Geçtiğimiz haftalarda Salon’da Agnes Obel ve İş Sanat’ta Red Priest konserlerini dinledim, Miró İstanbul’da sergisini gezdim ve yeni bir dizi, The Crazy Ones’ı keşfettim. Yaşamakla kalmadım, paylaşmak istedim:

agnes obel

Bir Konser: Agnes Obel @ Salon

Salon’un bu sezon yaşattığı Kuzey Müziği çılgınlığının ardı arkası kesilmiyor. Flunk, Ane Brun ve Tonbruket’in ardından 6 Aralık gecesi de Danimarkalı Agnes Obel’i dinledik mekanda. Diğerleri ile karşılaştırıldığında oldukça sessiz, sakin ve huzurlu bir konserdi. Müziğin büyüsü, Agnes Obel’in dupduru sesi başroldeydi. Agnes Obel’in öncesinde sahnede Quebecli Erin Lang’i dinledik. Fısıldayarak konuşuyordu adeta, şarkıları da en az o derece dinlendiriciydi. Sahnede birbiri ardına Erin Lang ve Agnes Obel’i dinletmek, iki sanatçıyı birlikte turlatmak çok güzel bir karar, o kadar yakışıyorlardı. Agnes Obel piyanosunun başında, karanlıkta söyledi ilk albümü “Philharmonics” ve yeni albümü “Aventine”den şarkılarını. Gözlerimizi kapayıp İskandinavya üzerinde uçtuk, döndük.

miro istanbulda

Bir Sergi: Miró İstanbul’da

miroBildiğiniz gibi Miró’nun eserlerinden oluşan bir seçki, 20 Kasım’dan beri (19 Ocak’a kadar) MSGSÜ Tophane-i Amire Kültür Merkezi’nde sergileniyor. Öncelikle uyarayım, eğer Miró imzalı dev tablolar görme beklentisindeyseniz, doğru adres Tophane değil. Sergide, Mourlot ve Maeght koleksiyonlarında bulunan 60 civarında baskı sergileniyor yalnızca. Katalan sanatçının kullandığı ana renkler ve çocuksu fırça darbeleri tüm baskılarında açıkça görülebiliyor. Sergiyi gezerken bu baskıların albümler halinde bir arada tutulduğunu, her albümden belli bir sayıda basılsa da baskının üzerine yapılan fırça müdahaleleri ya da eklemelerle hepsinin eşsiz ve benzersiz hale getirildiğini öğreniyoruz. Hatta bazı albümlerin, bizzat Miró tarafından tasarlanmış ciltlerini de görmek mümkün. Miró’nun baskı eserlerini ya da bu teknikle ilgili detayları merak ediyorsanız kesinlikle kaçırmamanız gereken bir sergi. Fakat Miró ile henüz tanışmadıysanız, bu eserler sanatçı hakkında doğru ve eksiksiz bir izlenim yaratmak için yeterli değil bence.

2011 yazında Barcelona’da gezdiğim Fundació Joan Miró izlenimlerimi bu yazıda okuyabilirsiniz.

red priest

Bir Topluluk: Red Priest

Bir erken dönem klasik müzik topluluğu düşünün, Rolling Stones ve Cirque du Soleil ile kıyaslansın… Evet, bu kıyaslama abartı. Müziklerinin kalitesi ya da virtüöziteleri konusunda da tartışılabilecek çok şey var.  Fakat Red Priest, bugüne kadar dinlediğim en ilginç klasik müzik topluluğuydu. Benzersiz, orijinal ve eğlenceliydi. Adlarını Barok dönem bestecisi Vivaldi’nin kırmızı saçlarından alan grup, Piers Adams (blok flüt), Julia Bishop (keman), Angela East (çello) ve David Wright’tan (klavsen) meydana geliyor. Barok dönem bestecilerinin önemli eserlerini hikayelerini anlatarak, seyirci ile iletişim kurarak, mizansenlerle bir şova dönüştürerek yorumluyorlar. Blok flütle harikalar yaratan Piers Adams’ın müziği ilkokul müzik derslerimizde üflemişliğimiz bulunan Helvacıoğlu flütlerini sorgulamamıza neden oluyor. Çünkü hiçbir zaman o enstrümandan çıkabileceğine ihtimal vermediğiniz sesler duyuyor, dönemin ruhuna bürünüyor ve müziğe kendinizi kaptırıyorsunuz. Mizansenlerin neden olduğu esler ve kasıtlı detonasyonlar işleri klasik müzik açısından karıştırsa da, izlediğiniz şov ve eğlence bunu tolere etmenizi sağlıyor.

red priest

Red Priest, 12 Aralık gecesi İş Sanat’taki performansının ilk yarısında Bach, Telemann, Albinoni, Handel, Eyck ve Lanzetti’den eserler seslendirdi. Her eser için çoğunluğu Piers Adams’ın ağzından, ufak hikayeler dinledik. Adams çingene müziğinden esinlenerek müzik yapan Telemann için “Fakirden alıp zengine veren bir hırsız” dedi; Wright Handel için “Barok dönemin rock starı” tabirini kullandı. İkinci yarıda ise grubun isim babası Vivaldi’nin en bilinen eseri, dört mevsim konçertolarını oldukça teatral bir yorumla dinledik/izledik. Aslen keman konçertosu olan eserleri grup blok flütü merkeze alarak yorumladı. Söylediğim gibi, bir klasik müzik dinleyicisi ve Barok müzik aşığı bir insan olarak rahatsız olduğum çoğu detay vardı bu yorumlarda. Fakat yaşattıkları deneyimin benzersizliği ve eğlencesi tüm bunlara değiyordu sanki.

the crazy ones

Bir Dizi: The Crazy Ones

the crazy ones20’li yaşlardaki herkes gibi ben de hafta sonları televizyonda yayınlanan filmleri izleyerek büyüdüm. -ki bu Robin Williams’ın bana çocukluğumu hatırlatması için yetiyor da artıyor bile: Hook, Jumanji, Mrs. Doubtfire, Patch Adams. Aladdin’i büyüyüp bir de dublajsız izlediğimde ya da Happy Feet’i izlediğimde kendisinin ne kadar yetenekli bir ses aktörü olduğunu da keşfettim tabii ki. Bir süredir ufak roller dışında pek karşımıza çıkmayan Robin Williams’ın yeni bir komedi dizisi ile ‘geri döndüğünü’ duyunca da bir hayli heyecanlandım. Üstelik bu dizi, The Crazy Ones, reklamcılık sektörünün perde arkasından komik hikayeler anlatan bir dizi… Robin Williams, büyük bir reklam ajansının kreatif direktörü rolünde. Reklamcılıkta en az kendisi kadar yaratıcı ve başarılı, fakat onun kadar çocuk olmayan kızı rolünde ise Buffy olarak tanıdığımız Sarah Michelle Gellar’ı izliyoruz. Dizi ekranlardaki en iyi komedi dizisi olmasa da (ve olmayacak gibi dursa da) izlemesi oldukça eğlenceli. Çoğu zaman profesyonelliğin dışında hareket eden çalışanları, çocuk ruhlu patronu, krizleri, mesaileri, ofis içi ilişkileri, sürpriz konukları ve sektöre dair gülümseten içgörüleriyle izlemeye kesinlikle değer. Dizinin uzun yıllar Leo Burnett’te çalışmış ve ajansın kreatif direktörlüğünü de üstlenmiş olan John R. Montgomery’nin anılarından uyarlandığını da ekleyeyim.

Bir başka sergi önerisi için Emre Eminoğlu’nun “Aslı Çavuşoğlu’ndan Taşları Konuşturan Sergi” başlıklı yazısını okuyabilirsiniz.

Agnes Obel Konser Fotoğrafı: İKSV, Ali Güler

Emre Eminoğlu

Magger, Kültür ve Sanat Blogger'ı
SİZ NE DÜŞÜNÜYORSUNUZ? YORUM YAZIN

x

Newsletter'a üye olmadınız mı?