Broadway ve Londra sahnelerinin son yıllarda öne çıkan oyunlarından “Dead Man’s Cell Phone”, bu sezon “Ölen Adamın Cep Telefonu” adıyla Aslıhan Evrensel ve Stüdyo ekibi tarafından Caddebostan Kültür Merkezi’nde sahneleniyor. Genç yönetmenle daha önce Marquez’in “Yüzyıllık Yalnızlık” romanından esinlenilerek yazılan “100″ün çevirisini yaparak oyunu iki sezon sahneye koyan ekibini, “Ölen Adamın Cep Telefonu”nu, gelecekteki projelerini ve Türkiye’de tiyatro yapmayı konuştum.

Tiyatro eğitiminden ve yönetmenliğe nasıl başladığından bahseder misin?

Çocukken tiyatroya çok ilgiliydim. Evin salonunda aileme tiyatro yapardım kendi kendime. Lisede tiyatro kulübünde oyunlarda oynamaya başladım, konservatuara gittim, kitaplar okudum. İstanbul Üniversitesi’nde İngiliz Dili ve Edebiyatı bölümünde okurken de Tiyatro bölümüne başvurup çift ana dal yapmaya başladım. Sonuç olarak iki lisansı da aldım. Üniversitedeyken de oyunlarda oynadım, kurslara gittim, oyunculukla ilgili derslere, atölye çalışmalarına katıldım. Ekol Drama Kursu meşhurdu o zamanlar, tüm ünlü olmak isteyenler oraya giderdi. Ben de gittim ama benim oyunculukta aklım yoktu, hep yönetmek vardı aklımda.

Edebiyat bölümünde zaten çeviriler yapıyor, yazıyordum; edebiyata meraklıydım. Dedim tamam, ben kendi işlerimi yapacağım, kendi çevirilerimi sahneleyeceğim, oyun yazacağım. Mezuniyetimle eşzamanlı olarak ilk prodüksiyonum “100”ü yaptım. O zamanlar Stüdyo olarak Tophane’de, diğer sanatçı arkadaşlarla paylaştığımız bir binada çalışıyorduk. Ekip olarak bir kumpanya gibi çalışabiliriz fikriyle yola çıktık. “100” iki sezon oynadıktan sonra ben İngiltere’ye gitmeye karar verdim. Hem daha çok pratik yapmam gerektiğini düşünüyordum hem de elimde bir diplomam olsun istedim. Yüksek lisansım sırasında çok güzel oyunlar yaptım, aklım orada kaldı.

Hiç oyunculuk eğitimi aldın mı?

Aldım. Atölyelere katıldım. Şahika Tekand, Ayla Algan, Sevi Algan, Ahmet Cemal… Bu konuda uzman isimler hepsi, onlardan 8 aylık çağdaş drama ve oyunculuk kursu aldım. Daha çok Londra’da oyunculuk yaptım çünkü Reji Yüksek Lisansı oyuncu olarak da çalışmanı gerektiren bir programdı. Başka yönetmen arkadaşlarımın oyunlarında oynuyorsun. Oyuncularla çalışabilmek için oyunculuk yapıyorsun aslında, etüt yapıyorsun. Çok zorlayıcıydı benim için, üstelik İngiliz aksanıyla! Okul ve ev arasında gidip gelmek dışında hiçbir şey yapamıyordum. Provalara girmek ve derslere hazırlanmak tüm vaktimi alıyordu.

Londra’da sahnelenen oyunları da izliyor muydun?

Okul her hafta bir oyuna götürüyordu, o da bir parçasıydı eğitimin. Her hafta ya da her ay mutlaka oyunlara gidiyorduk. Hatta çok iyi bir prodüksiyon varsa trene, otobüse atlayıp o yönetmenle görüşmeye, oyunu izlemeye gidiliyordu ki onun üzerinden konuşalım, nelerin doğru ya da yanlış yapıldığını kendimiz görebilelim. O bakımdan çok güzeldi.

Ölen Adamın Cep Telefonu” projesine nasıl başladın?

“Dead Man’s Cell Phone”, sürekli konuşulan bir oyundu, “Acayip patlamış, ABD’de her yerde sahneleniyormuş!” diye. Bunu birçok oyun için konuşuyorduk tabii ama nedense bu oyun hep aklımda kalmış. Merak ettim, bir gün ısmarladım. Kitap geldi, bir solukta okudum. Gerçekten dedikleri kadar varmış dedim. Bu yüzden İngiltere’den döndüğümde, yapmak istediğim oyunlar listesinin en tepesinde yer alıyordu “Ölen Adamın Cep Telefonu”. Çünkü çok günceldi. Hemen kast çalışmalarına koyuldum ama ilk yıl denk gelmedi. İstediğim kast olmadı, hep oyuncuları bekledim. Ekibin istediğim gibi olmasını bekledim. Neyse, bu arada kimse yapmadı, oyunu tamamladım ve 2012 Aralık ayında başladı, şimdi de devam ediyor.

Oyunda cep telefonlarının insan ilişkilerini nasıl değiştirdiği üzerine odaklanıyorsunuz. Senin kişisel olarak da kafa yorduğun bir konu mu bu?

Benim içimde birikmiş bir sorunsaldı bu cep telefonundan bir şeyleri, özellikle önemli şeyleri söyleyebilmek. Bu ölüm olabilir, bir sevgili ilişkisinde ayrılık olabilir… Böyle şeylerin bir anda cebimize gelebilmesi, ardından “Aa, ben sana cepten mesaj atmıştım” denilebilmesi çok olağanüstü bir durum gibi geliyor bana. Sanki her an o cep telefonuyla bir arada yaşamak durumundasın, bakmak zorundasın. Hayatını değiştiren birçok şey gelebiliyor cep telefonlarından, iyi şeyler de olabiliyor bunlar. İşe alınıyorsun, email geliyor, mesaj geliyor. Twitter’dan biri hakarette bulunuyor, dert ediniyorsun. O kadar büyük ki etkisi, çapı… İyi şeyler, kötü şeyler, hepsi toplandı ve bu oyunda tüm söylemek istediklerimizi kustuk bu konuyla ilgili diyebilirim. Seyirciye gösteriyoruz o anları. Oyunda yazar da yazmış işte, tabutta cep telefonunu unutmuşlar, cenaze boyunca çalmış! İnsanlar anlatıyor böyle hikayeler, böyle şeyler de etkiliyor insanın hayatını. Çarpıcı, herkesin hayatında olabilecek şeyler. Alın size oyun işte dedik biz de.

“Ölen Adamın Cep Telefonu”na komedi diyebilir miyiz?

Komediye yakın… “Yeni komedi” diye ifade ediyoruz aslında. Çünkü günümüzde her şey nasıl değişiyorsa, komedi anlayışı da değişiyor. O anlamda “yeni komedi” anlayışına hitap eden bir oyun Ölen Adamın Cep Telefonu. Ne çok komik, çok kahkahaya boğuyor, ne çok beklediğimiz klişe komedi anlarını veriyor… Daha şaşırtıcı, beklenmedik anlarda mizah ya da ironik anları veren bir oyun.

Başka bir prodüksiyonunu izledin mi “Ölen Adamın Cep Telefonu”nun?

İzlemedim. Yalnızca Youtube’dan birkaç tanıtımına baktım, şaşırdım. İnsan ne kadar farklı fikirler üretebiliyor… Yani aynı metin üzerinden bir bakıyorsun, onlar bir şey yapmış, ben tamamen farklı bir şey yapmışım. Bundan sonraki oyunlar için de izlemek istemem herhalde, izlersem takılırım. Zaten ülkemizde oynanmış bir şey olsun da istemiyorum hiçbir zaman, bu bir seçim sebebi benim için.

Sırada hangi oyun var, belli mi?

Evet, evet! Şu sıralar Oscar Wilde ile ilgili bir oyun yazdım, onun peşinden koşuyorum, onu sahnelemek istiyorum. Yeteri kadar istediğim şeyi hazırlayamadım henüz. Bunların başında da mekan geliyor. İstediğim gibi bir zemin bulamadım oyunu sergileyebilecek. Öyle 1-2 kez sahnelensin de istemiyorum, uzun soluklu olsun istiyorum. İki kişilik bir oyun olacak, oyunculardan biri Celal Kadri Kınoğlu… Onunla giriştik bu işe ama ne zaman sezona girer hiç bilmiyorum.

Daha önce Tophane’de çalıştığınızı söyledin, şu an Stüdyo olarak nerede çalışıyorsunuz, bu oyunun provalarını nerede yaptınız mesela?

Şimdi belli bir yerimiz yok. Provaları çalıştığım okulda yaptık. Mezun olduğum lisede, drama derslerine giriyorum. Orada bir oda var, orada. Ama çok büyük, geniş planlar yapamıyorum. Bir binada bir sahnemiz olsun isterim ama olursa daha çok oyun olması, daha çok iş olması gerekir. Biraz fazla tek başımayım ben, daha fazla organizasyon yapacak kişinin olması lazım. İleriye dönük arzularım var ama ne kadar geniş anlamda çalışabileceğimiz net değil.


Türkiye’de tiyatro yapmak konusunda ne düşünüyorsun?

Çok ilginç bir dönem gündemde tiyatro için. Hem Şehir Tiyatroları’nda başlayan karışıklıklar, sonra Devlet Tiyatroları ile devam eden durum… Bir yandan Beyoğlu’nda özel tiyatroların çok aktif ve sürekli oyun değiştiren bir yapıda olması. Küçük black box tiyatroların, kendi mekanlarında bir şeyler yapıyor olması ve o tecrübenin aslında büyük tiyatro prodüksiyonlarına göre çok farklı bir iş, farklı bir deneyim olması… Bütün bunlar kocaman bir karışıklık ve kaos halinde.

Özel tiyatrolar pahalı diyenler var ama özel tiyatrolar da bir bakıma haklı, kendilerini geçindirmek için böyle bir seçim yapıyorlar. Halkın kültürel bir etkinliğe gitmesini istiyorsan devlet olarak onun ücretinin uygun olmasını sağlamalısın, bu da devlet desteği demek oluyor. Ama devletin müdahalesi olacaksa, özgür sanat olmayacaksa, sanatın sanat olma özelliği nerede kaldı… İşin çok boyutlu tartışılacak tarafları var.

Bir anlamda tiyatroya ilgi hem var hem de yok sanki. AKM kaç yıldır kapalı, önünden geçip duruyoruz kocaman tiyatro-opera binasının. Bir de Aziz Nesin Sahnesi var arkasında, üç ayrı mekanın kapalı olmasından söz ediyoruz. Diğer yandan yeni mezun olup iş arayan, iş yapmak isteyen tiyatro bölümü ya da konservatuar mezunu bir dolu insan küçük odalar tutup tiyatro yapmaya çalışıyor. Oraya 30-40 seyirci anca sokabiliyor. İmkanları kısıtlı oluyor. Kültür merkezlerinde de farklı sorunlar… Sahne bulamıyorsunuz, ya da sahneyi buluyorsunuz ama ışık ya da ses tesisatı konusunda imkanlarınız kısıtlanıyor.

Son zamanlarda en çok hangi oyunları beğendin ya da hangi oyunları merak ediyorsun?

İstanbul’da KREK’i çok merak ediyorum. Daha hiç izlemedim. Onları kıskanıyorum biraz. Çok değişik bir fikir bulmuşlar, çok başarılı bir seçim bence. Onların işlerini takip etmeye çalışıyorum. Ama hala İstanbul’dan biraz uzağım, Londra’da oyun izliyorum. En son Broadway’e de transfer olan bir oyun izledim: “One Man two Guvnors” (İki Efendinin Uşağı). Aslında çok eski bir İtalyan metninin güncellemesi gibi bir oyun kurgusu üzerinden devam ediyor. Çok iyi bir komediydi.

Benim Broadway ve Londra sahnelerinin en kıskandığım yanı sinemada gördüğümüz ünlü yönetmenlerin işlerini, çok ünlü oyuncuları tiyatroda canlı olarak izleyebilmek…

Kesinlikle! Londra’da Danny Boyle, “Frankenstein” yönetti, onu unutamıyorum. Benedict Cumberbatch ve Jonny Lee Miller oynuyordu. Hayatım boyunca unutamayacağım, çok iyiydi. Kitabı da çok severim zaten; hepsini bir arada çok sevmek, o bana çok fazla geldi.

Sence sinema filmi ve tiyatro oyunu yönetmek arasında nasıl farklar var?

Of, çok fark var! Tiyatro canlı bir şey ve sürekli aynı iş performansını tekrar tekrar göstermek zorundasın. Mesela bir sezona yayılı programda o işin ekiple kurulumunu yapıyoruz. Dekoru, sesi, tekniği… Yapılıyor ve bunu bir sonraki seferde tekrar yapıyorsun. “Keşke sinema filmi yapsaydın, hepsini bir kerede yapar bitirirdik, bir ay mı olur, ne kadar sürerse. Ama olur biterdi.” diye dalga geçiyor ekiptekiler. Oyunu yapıyorsun ama her seferde aynı efor sarfediliyor. Canlı canlı adrenalin her seferinde.

Ekip arkadaşlarınla nasıl bir araya geldin?

Bazı arkadaşlarım okuldan, bazıları profesyonel tiyatro çevresinden. Özellikle beyin takımını teknikten bir ekip olarak oluşturmak istedik. Oyuncu olarak görev olacak olanlar gelebilir ve gidebilir. Her oyun için ayrı kast yapıyoruz. Ama biz bir amaca yönelik çalışma durumundayız ve bu nedenle hep aynı grup içerisinde kalıp prodüksiyon yapmak istedik. Zira başarılı da olduk. Tabii herkes freelance bir şekilde para kazanmak için çalışsa da prodüksiyon olduğunda bir araya geliyoruz ve herkes kendi göreviyle ilgili bir şeyler üstleniyor. Repertuar tiyatrosu olmak gibi bir amacımız yok. Prodüksiyon tiyatrosu olarak çalışıp kendi işlerimizi yapıyoruz.

“Ölen Adamın Cep Telefonu” ne kadar devam edecek?

Mayıs sonuna kadar oynayacağız bu sezon boyunca. Ardından da umarım “Oscar Wilde ile Bir Gün”…

Emre Eminoğlu

Magger, Kültür ve Sanat Blogger'ı
SİZ NE DÜŞÜNÜYORSUNUZ? YORUM YAZIN

MAGGER NEWSLETTER'A ÜYE OLUN

MAGGERLARDAN GÜNCEL YORUMLAR
x
Newsletter'a üye olmadınız mı?