“I hate you, God. I hate you as though you existed. / Senden nefret ediyorum Tanrım. Sanki varmışsın gibi senden nefret ediyorum.” – The End of the Affair

Bu yazıdaki tüm filmlerin fragmanlarını beLister’daki Bu Ara Neler İzledim? – Kasım 2015 listemden izleyebilirsiniz.

one_true_thingOne True Thing (1998, Carl Franklin)

Meryl Streep’e 20′ye yakın Oscar adaylığından birini armağan eden One True Thing, kanser teşhisi konan annesinin bakımını üstlenmek için kariyerini bir kenara bırakarak aile evine dönen bir genç kadının hikayesini anlatıyor. Film, geleneksel aile yapısının denklemlerini, çalışan kadın ve ev kadını rollerini, Amerikan banliyösündeki muhafazakar aile düzeninin rutinlerini ve kapalı kapılar ardında dönen olayların karşısında kadının kabullenişini beyazperdeye taşımış. Fakat tüm bunları yaparken kullandığı sinema dilindeki eleştirel eksiklik rahatsız edici bir şekilde göze batıyor ve hatta filmin tüm bunları kabul ettiğine, tasvip ettiğine dair şüpheler duymanıza yol açıyor. Bunları bir yana koyup, benim yaptığım gibi bir pazar sabahı filmi olarak izlerseniz içinizi ısıtacak bir aile filmi olarak bakabilirsiniz One True Thing‘e. Meryl Streep’in performansı ise her zamanki gibi bambaşka. (***)

dope_ver2Dope (2015, Rick Famuyiwa)

2015′in en şaşırtıcı ve en orijinal bağımsızlarından olduğunu düşündüğüm Dope, ülkemiz vizyonuna ya da festivallerine uğramadan DVD olarak yayınlandı. Liseli bir geek olan Malcolm’ın gerçek kimliğini arama ve kendini tanımlama hikayesini izlediğimiz film; etnik, kültürel, sınıfsal, cinsel, toplumsal her türlü kimlik sınırlamasının dışındaki olasılıkların var olabileceğini fark eden bir gencin sancılı üniversite başvuru döneminde geçiyor. Dope, derslerinde başarılı ve ezik olarak nitelenen siyahi bir geek‘in gangsterler ve çetelerle yakın ilişki içinde olmayışını etnik kimliğinden dolayı garipsemesini mizahi bir unsur olarak ele almış ve bunun üzerine inşa edilmiş. Genç oyuncularının doğal performansları, harika soundtrack’i, sürükleyici kurgusu ve eğlenceli senaryosuyla yılın en iyi sürprizlerinden bana kalırsa. (***½)

delicatessenDelicatessen (1991, Jean-Pierre Jeunet & Marc Caro)

Jean-Pierre Jeunet ve Marc Caro ikilisinin filmini tüm Jeunet/Jeunet & Caro filmlerinden önce izleseydim fikrim ne olurdu çok merak ediyorum. Fakat izleme sıramda sona kalan bu ilk-filmden beklediğimi bulamadığımı söylemem gerek. Amerikan sinemasında bilimkurgunun ve hayal gücünün tavan yaptığı onyıllar sırasında Avrupa sinemasının bu türe bakışı konusunda da yorum yapmakta donanımsız ve yetersizim, fakat haliyle karşılaştırma yapmadan duramıyorum. Postapokaliptik, sürreal, kasvetli ve karanlık bu filmin sevdiğim tek yanı, bir binanın tüm sakinlerinin dağınık hikayelerini filmin finalinde işlevsel bir bütün haline getirmeyi başarabilmiş olması. İkilinin benzer bir atmosferdeki diğer filmi La cité des enfants perdus’yü (1995) çok daha başarılı bulduğumu söylemeliyim; tavsiye ederim. (***)

zvizdanZvizdan (2015, Dalibor Matanic)

Eylül ayında Pera Film’in Şimdi Saraybosna!: Bosna Hersek Sineması başlıklı gösterim programı sayesinde yakın tarihin acı dolu savaşlarından Bosna Savaşı ile ilgili birikimimi arttırmış, bu savaşa dair iki ‘ortalama’ film (biri Hırvatistan, biri Bosna Hersek yapımı) izlemiş ve üzerlerine kısa bir yazı yazmıştım. Filmekimi’nde gösterildikten hemen sonra vizyona giren Hırvatistan’ın bu seneki Oscar aday adayı Zvizdan da bu savaşı konu alıyor. Fakat bunu izlediğim diğer iki filme kıyasla çok daha yaratıcı bir şekilde ve göreceli olarak daha az dramatize ederek yapıyor. Filmde 90′lar, 2000′ler ve 2010′larda geçen üç ayrı hikaye, aynı oyuncuların canlandırdığı farklı çiftler üzerinden anlatılıyor. Film, önce savaşın trajedisine, sonra savaşın ardından yeni bir hayata başlama çabasına, son olarak da yaşananları hatırlamadan büyüyen nesillerin savaşa yabancılaşmasına tanık ediyor sizi. Genele vurulduğunda pek yaratıcı gözükmese de, bölge sineması açısından yenilikçi olduğunu söylemek mümkün. (***½)

driving_miss_daisyDriving Miss Daisy (1989, Bruce Beresford)

Driving Miss Daisy‘nin En İyi Film dahil dört Oscar’ı ve ödüle döndüremediği beş adaylığı bulunuyor. Filmi izledikten sonra verdiğim ilk tepki, 1989′da iki yaşında olmasaydım ve ödül sezonunu takip ediyor olsaydım nasıl şoka uğrayacağım, ne denli çılgına döneceğim oldu. 80′ler standartlarına göre bile klişe sayılacak diyaloglarla bezeli, karakterlerini kötü bir makyajla yaşlandıran, huysuz zengin kadın ve siyahi dürüst hizmetkar tiplemelerinin ilginç olduğunu düşünmemizi isteyen bir film var karşımızda. (Bu tiplemeleri çok iyi iki oyuncuya Jessica Tandy ve Morgan Freeman’a emanet etmiş, o ayrı.) Bir de şu var, birkaç istisna olsa da, tiyatrodan sinemaya uyarlanan filmleri oldum olası sevemedim, tiyatrodan farklı bulamadım; gelenek bozulmadı. (***)

spectre_ver4Spectre (2015, Sam Mendes)

Pierce Brosnan ve Daniel Craig dışında kalan James Bond külliyatına yabancı olduğumu söyleyerek başlayayım. 90′ların sonunda ve 2000′lerin başında izlediğim Pierce Brosnan’lı Bond filmleri benim için sıradan birer aksiyon filminden ibaretti. Sinemayla yakından ilgilenmeye başladığım 2000′lerin ortalarından itibaren ise 007 ünvanı Daniel Craig’e aitti ve Casino Royale (2006) ile Skyfall (2012) benim için kesinlikle sıradan bir aksiyon filminden fazlası oldu. Hatta uzun bir süre Skyfall çizgisinde bir Bond filmi çekilebileceğine imkan tanımıyorum. Bunun bilincinde olmama rağmen, onun hemen ardından çekilecek ilk 007 filminin  bu denli sığ ve vasat olacağını açıkçası tahmin etmiyordum. Spectre (Şahsen ısrarla İtalyan aksanıyla ve sipektre olarak okuyorum, doğrusu İngiliz aksanlı bir sıpektır olacak.) hiçbir derinliği olmayan, sadece aksiyon üzerine kurulu senaryosuyla sadece şık bir adam, güzel arabasını ve seksi ‘kadınını’ izleyip aksiyona doyduğunuz 90′lar Bond filmlerini anımsatıyor. Filme dair beğendim iki şey var: Sam Smith’in Writing’s on the Wall‘u ile güzelleşen açılış jeneriği ve Meksika’da geçen açılış sahnesi. (**½)

ablukaAbluka (2015, Emin Alper)

Türkiye sineması son yıllarda gerçekten çok iyi yönetmenler kazandı, bunlardan biri de ilk filmi Tepenin Ardı ile tanıdığımız Emin Alper. Alper’in bu yılki Venedik Film Festivali’nden Jüri Özel Ödülü ile dönen yeni filmi Abluka, yıllar sonra şartlı tahliye ile mahallesine geri dönen Kadir’in yaşadıklarını anlatıyor. Polis ablukası altındaki mahallede, Kadir’in ve bir yan hikaye olarak kardeşi Ahmet’in dönüşümünü izliyoruz; biri yavaş yavaş sistemin maşalarından birine dönüşürken, diğeri de bağ kurduğu bir köpek vasıtasıyla sistemden uzaklaşıyor. Başta bu iki karakteri canlandıran Mehmet Özgür ve Berkay Ateş’inki olmak üzere, tüm ekibin performansları başarılı. Güldürmeyi de, korkutmayı da başaran bir film. Ülkemizde abluka altında bulunan koca bir coğrafyanın mikro düzeydeki yansımalarını göreceksiniz Abluka‘da. (****)

stalkerSolyaris & Stalker (1972, 1979, Andrei Tarkovski)

Pera Film’in Çarlardan Yıldızlara: Fantastik Rus Sineması başlıklı gösterim programı, beni bugüne dek tanışmaya cesaret edemediğim bir yönetmenle tanıştırmış oldu: Andrey Tarkovski. Yönetmenin, her ikisi de üçer saate yakın süren bu destansı filmleri sinema tarihine ilgiliyseniz, mutlaka izlemeniz gerekenlerden. İçlerinden Solaris bilimkurgu türüne biraz daha yakın dururken, Stalker bilimkurgu öğeleri minimumda tutarak derinlikli ve sembolik anlatımıyla etkiliyor. Stalker ile ilgili daha detaylı bir yazımı yakında Pera Müzesi Blog ve theMagger’da bulabilirsiniz.

dressmakerThe Dressmaker (2015, Jocelyn Moorhouse)

The Dressmaker, bu yılki guilty pleasure‘larım arasında yerini aldı. Yılın iki dikkat çekici Avustralya yapımından biri olan (diğeri Mad Max: Fury Road) filmin başrolünde Kate Winslet göz kamaştırıyor. Oyuncunun, senaryoya göre yaşıtı olması gereken bazı rol arkadaşlarıyla, özellikle de kendisinden 25 yaş küçük Liam Hemsworth ile, arasındaki yaş farkı dikkatinizi dağıtacaktır muhtemelen. Fakat kostümlü dramalara alternatif olarak “kostümlü komedi” diye adlandırabileceğimiz The Dressmaker yerinde mizahı, büyüleyici kostümleri ve müzikleri, Kate Winslet’i, Hugo Weaving’i, Liam Hemsworht’u ve Judy Davis’i ile çok keyifli zaman geçirmenizi sağlayabilir.  (***½)

end_of_the_affairThe End of the Affair (1999, Neil Jordan)

Yaşayan en iyi aktrislerden olduğunu düşündüğüm Julianne Moore’un büyülediği bir dönem filmi The End of the Affair. Yağmurlu bir günde iki adamın yıllar sonra yeniden karşılaşması, gizemli bir başlangıç sunuyor. Adamlardan birinin, yıllar önce diğerinin eşiyle yasak bir aşk yaşadığını öğreniyor, fakat bu ilişkinin neden ve nasıl sona erdiğini bilmediğimizden, bu bilgi işleri biraz daha gizemli kılmaktan başka bir işe yaramıyor. Kimi zaman bir dedektif bizim yerimize araştırıyor konuyu, kimi zaman da geri dönüşlerle işin aslını yavaş yavaş öğreniyoruz. Filmin sadakat, aşk ve inanç üzerine söylediği sözler çok yerinde, çok doğru. Julianne Moore’un güzelliği ve oyunculuk yeteneği ise hepsini geride bırakıyor. (***½)

bowling_for_columbine_ver2Bowling for Columbine (2002, Michael Moore)

20 Nisan 1999′da ABD’nin Colorado eyaletindeki Columbine Lisesi’nde gerçekleşen katliamın üzerinden 15 yıl geçmiş olmasına ve bu süre zarfında benzer olaylar çokça tekrarlanmasına rağmen, süpermarketten yumurta ve süt alır gibi ateşli silah ve mermi alabildiğiniz ABD’de silah düzenlemeleri konusunda herhangi bir adım atılmış, önlem alınmış değil. Columbine katliamını ve ABD halkının silahlara olan aşkını konu alan Michael Moore belgeselinin verdiği bilgiler ve istatistikler şok edici. Fakat bu sayısal ve kayıtsal gerçeklerden daha şok edici olan, sivil silahlanmanın gerekliliğini savunan gerçek insanların soğukkanlılığı ve söyledikleri… Belgeseli izlediğimin hemen ertesi gününde benzer bir olayın haberlerde yerini alması, 2002′den bu yana değişen pek bir şeyin olmadığını ve Bowling for Columbine‘ın güncelliğini koruduğunu gösteriyor. (****)

NON-ESSERE-CATTIVO-POSTER-LOCANDINA-2015-1Non essere cattivo (2015, Claudio Caligari)

İtalya’nın bu yıl Oscar değerlendirmesi için seçtiği Non essere cattivo, uzun zamandır izlediğim en kötü Avrupa filmiydi. Var olan tüm klişeleri birbiri ardına sıralayan film, uyuşturucuyla ve çetelerle iç içe büyümüş iki arkadaşın, filmin adında ve kör-göze-parmak bir sahnesinde de belirtildiği gibi ‘artık kötü olmamak’ için kendileriyle verdikleri savaşı konu alıyor. Bilinçli tüketilmemesi halinde İtalyan sinemasından soğutabilir, dikkat ediniz. (*)

Ve diğerleri…

Kasım ayında izlediğim filmler bu kadar değil, üzerine olumlu ya da olumsuz herhangi bir şey yazmaya değer bulmadığım birkaç film daha var: İlk filmden kötü, hatta öncülünün ucuz bir kopyası gibi duran Ted 2 (2015, Seth MacFarlene, **½), mizahi yönü oldukça güçlü ve ilk yarısının senaryosu neredeyse kusursuz olsa da ikinci yarıdaki içi boş aksiyonu ile tatmin etmeyen Ant-Man (2015, Peyton Reed, ***), şımarık liseli bir sosyal medya ünlüsünün şımarık bir liseliyi oynadığı Expelled (2014, Alex Goyette, *½), serinin en kötü filmi The Hunger Games: Mockingjay – Part 2 (2015, Francis Lawrence, **) ve serinin zaten kötü olan ilk filminden daha kötü olan ikinci filmi Maze Runner: The Scorch Trials (2015, Wes Ball, ½).

bu ara neler izledim - 1511

Kasım 2015′in en iyileri Emin Alper’in Abluka‘sı ve bu denli geç izlediğime üzüldüğüm iki film, Bowling for Columbine ile The End of the Affair oldu. Ödül sezonunun açılması ile, Aralık 2015′te heyecan verici 2015 filmleri izleyeceğim gibi duruyor.

Emre Eminoğlu

Magger, Kültür ve Sanat Blogger'ı
SİZ NE DÜŞÜNÜYORSUNUZ? YORUM YAZIN

  1. Emre ! Kesin bu postlari aylik bir rutine donusturmelisin.. Kisa kisa ama nefis cumlelerle bi dolu film hakkinda yorumlarini okumayi cok sevdim.. Is, cocuk ve sosyal yasam arasi kosturmaktan o kadar az vaktim kaliyor ki kendime.. Onu da iskalamadan iyi film, kitap ve dizilerle doldurmayi seviyorum.. Uzattim… The End of the Affair listemdeydi ama yazin sayesinde bu gece hemen izlemeye geciyorum :) Tesekkurler pek cok..

MAGGER NEWSLETTER'A ÜYE OLUN

MAGGERLARDAN GÜNCEL YORUMLAR
x
Newsletter'a üye olmadınız mı?