“One step at a time. One punch at a time. One round at a time. / Her defasında bir adım. Her defasında bir yumruk. Her defasında bir round.” – Rocky Balboa, Creed

Bu yazıdaki tüm filmlerin fragmanlarını beLister’daki Bu Ara Neler İzledim? – Ocak 2016 listemden izleyebilirsiniz.

star_wars_episode_vii__the_force_awakens_ver3Star Wars: The Force Awakens (2015, J.J. Abrams)

Star Wars evrenini severim. Fakat fanatik bir hayranı olduğumu, bu evrendeki her gezegenin ve karakterin adını ezbere bildiğimi, yatak odamda bir ışın kılıcı bulundurduğumu söyleyemeyeceğim. Hatta ve hatta itiraf etmeliyim ki ilk üçlemeyi halen izlemiş değilim. Bu eksiklik ikinci üçleme bir prequel olduğundan beni olumsuz yönde etkilememişti, fakat bu kez pek tabii ki, filme girmeden önce geek bir arkadaşımdan ilk üçleme hakkında hızlandırılmış bir brifing aldım. Açıkçası beklentim çok düşüktü ve beni ilk üçlemeyi bir an önce izlemem konusunda gaza getirecek, ilgi ve hayranlıkla dolu iki saat geçirmemi sağlayacak bir film beklemiyordum. Gerçek hayranları ne düşünür bilmiyorum, (biliyorum aslında, çoğu sonuçtan memnun) J.J. Abrams tüm bunları başarmakla kalmamış, benim gibi seriye karşı eksik olan izleyiciyi de tatmin edecek, dışarıda bırakmayacak bir iş koymuş ortaya. Eski kadronun yeni kadro ile ahenkli birlikteliği, yaratıcı esprileri, referansları ve tabii ki John Williams’ın (sinema tarihinin en büyük film müziği bestecisi olduğunu kabul etsem de 2001’deki Harry Potter temasının ardından doğru düzgün bir beste yapmadığını düşünüyorum) muhteşem dönüşü… Eski üçlemelerle aranız nasıl olursa olsun kesinlikle izlemeniz gereken, Mad Max olmasaydı yılın en iyi aksiyon filmi olduğunu söyleyeceğim bir film The Force Awakens. 2017’deki yeni filmi ve 2016’da izleyeceğimiz bir diğer Star Wars evreni filmi olan Rogue One‘ı merakla bekliyorum. (****½)

in_the_heart_of_the_sea

In the Heart of the Sea (2015, Ron Howard)

Ron Howard’ın klasik anlatımı sevdiğini ya da risk almaktan korktuğunu söyleyebilir, bu nedenle günümüze değil bir 15-20 yıl öncesine ait bir sinema yaptığını düşünebilirsiniz. Fakat çok başarılı biyografik ya da yarı-biyografik yapımlara imza attığını (A Beautiful Mind, Frost/Nixon, Rush) göz ardı edemezsiniz. Ben de yönetmenin Robert Langdon eğlencelikleri dahil son yıllarda çektiği tüm filmleri beğenerek izledim. Bu yüzden 2015-2016 ödül sezonu yaklaşırken yılın en merak ettiğim, beni en çok sabırsızlandıran filmleri arasında, en üst sıralarda hem de, Ron Howard’ın Moby Dick‘in yazımına ilham veren gerçek hikayeyi anlattığı In the Heart of the Sea vardı. Fakat Ron Howard’ı Ron Howard yapan şeyin Peter Morgan ya da Akiva Goldsman ile olan ortaklıkları olduğunu görememişim. Senaryoda eksik olan bu güçlü imzalar, yılın en büyük hayal kırıklıklarından birini izlememe yol açtı. Çok büyük bir fırsat kaçmış, etkileyici bir öykü çöpe atılmış gibi. Koltuğunuzda dikilip nefes nefese izleyeceğiniz bir macera, sıradan bir dönem filmine dönüşmüş. Film hakkında beni mutlu eden tek şey, çok yakında Spider-Man olarak izleyeceğimiz genç oyuncu Tom Holland’ın, The Impossible‘dan sonra bir kez daha oyunculuk yeteneğini kanıtladığı bir performans sergilemiş olması oldu. (***)

nadide-hayat_1947015763563ca148ad161

Nadide Hayat (2015, Çağan Irmak)

Çağan Irmak’ın daha ilk filminden başlayarak yapmayı başardığı en önemli şey, genel izleyiciyi de, sinefili de, eleştirmeni de mutlu eden filmler çekebiliyor olması. Birçoğu tribüne ve gözyaşına oynayan, belli bir formüle dayanan filmler olsa da arada Ulak ya da Karanlıktakiler gibi bu sürünün dışında yer alan filmler de var üstelik. Yönetmen yeni filminde, ülkemizin en iyi kadın oyuncularından olan Demet Akbağ’ın performans gücünü arkasına almış ve son yıllarda Türk sinemasında karşıma çıkan en cinsiyetçi-olmayan genel izleyici komedi filmine imza atmış. Eşinin ölümünden sonra evinde oturup torun bakmak yerine hayatına bırakmak zorunda kaldığı yerden devam etmeyi, 30 yılın ardından üniversiteye dönmeyi seçen bir kadının hikayesini anlatan Çağan Irmak’ın karşımıza çıkardığı en hoş sürpriz de filmin ufak bir detayında dahi olsa eşcinselliği hayatın bir parçası olarak göstermesi, olumsuz ya da olumlu bir tepkiyle karşılanması ya da özel olarak değinilmesi gerekmeyen bir detay olarak filminde en doğal haliyle bir eşcinsel karaktere yer vermesi. Tüm komedi anlayışı cinsiyetçilikten, küfürden (ve tabii cinsiyetçi küfürlerden) ibaret olan bir ülke sineması için pozitif bir gelişme… (***)

ertugrul

Kainan 1890 (2015, Mitsutoshi Tanaka)

Evet, evet… Yanlış okumadınız. Ben bu filmi izledim. Üstelik, bu satırları antrakttaki ruh halim ve düşüncelerimle yazıyor olsam, verdiğim puanın dört katını verecek olabilirdim. Bilmeyenler için, Kainan 1890 ya da Türkçe adıyla Ertuğrul 1890, Japon-Türk ortak yapımı olarak her iki devletin de desteğiyle çekilen, iki ulusun yüzyıllık dostluğunun hikayesini anlatmaya çalışan bir film. Hikayemiz, aylar sürecek bir yolculuk ile Japonya’ya giden Osmanlı heyetini taşıyan geminin (Ertuğrul) dönüş yolunda batmasını ve yokluk içindeki bir Japon köyünün kurtulanları tedavi etmek ve evine ulaştırmak için seferber oluşunu anlatıyor aslında; fakat film bunu anlatmakla yetinmemekte kararlı. Bir noktadan sonra muhtemelen iki devletin sidik yarışına dönüşmüş olan bu yapım, üçte ikisinden sonra Ertuğrul’un hikayesinden tamamen alakasız bir başka hikaye anlatmaya karar veriyor. 1980’lere gidiyor ve “Türkler de borcunu ödedi, altında kalmadı.” temalı bir başka dala atlıyor. Üstelik aynı oyuncularla ve sanki-bir-yerden-tanışıyoruz ucuzluğuyla! Üstelik hayal bile edemeyeceğiniz sahtelikteki diyaloglarla ve tiradlarla. Üstelik el ele tutuşan bir Türk ve bir Japon bebesiyle! Bu nedenle, başarılı bir prodüksiyon tasarımına sahip, tarihi bir hikayeyi etkileyici bir şekilde anlatan, orijinallikten uzak bir dönem filmi olarak hatırlanıp, ortalama bir film olabilecekken; bir tren enkazına dönüşüyor Kainan 1890. İzlerken göz devirmekten gözlerim ağrıdı. Not: Yönetmen Japon olsa dahi kötü Türk filmleri ve dizilerinin vazgeçilmezi o saatlerce süren konuşmasız bakışmalar yerli yerinde, bir endişeniz olmasın. (*½)

hateful_eight_ver10

The Hateful Eight (2015, Quentin Tarantino)

Ayın bir diğer tren enkazı, birçoğunuz gibi benim de en sevdiğim yönetmenler arasında hiç şüphe duymadan sayabileceğim Quentin Tarantino’nun son filmiydi üzücü bir şekilde. Yönetmenin önceki filmlerindeki özgün, stratejik ve tasarlanmış şiddet sahnelerin yerini sadece şiddet olması için oraya konmuş sahneler, ince elenip sık dokunarak yazılmış karakter temelli senaryoların yerini küfürle güldürmek ve ucuz esprilerle kendini garantiye almak için yazılmış bir senaryo almış The Hateful Eight‘te. Filmin iyi yanları yok değil, fakat bunların hepsi Tarantino’nun imzasından (ve kibrinden) bağımsız başarılar: Ennio Morricone’nin yıllar sonra bestelediği akılda kalıcı ve hipnotize edici müziği (Oscar kazananı), bir de Jennifer Jason Leigh (Oscar adayı) ve Walton Goggins’in çok iyi oyunculukları… (**½)

big_short_ver2

The Big Short (2015, Adam McKay)

Yılın en eğlenceli, en iyi, en şaşırtıcı filmlerinden biri olduğunu, aldığı 5 Oscar adaylığını (Film, Yönetmen, Uyarlama Senaryo, Kurgu ve Yardımcı Erkek Oyuncu (Christian Bale)), En İyi Uyarlama Senaryo ödülünü ve çok daha fazlasını hak ettiğini düşündüğüm The Big Short hakkında uzun uzun yazmıştım. Buradan okuyabilirsiniz. (****½)

joy

Joy (2015, David O. Russell)

The Fighter ve Silver Linings Playbook sevdiğim filmler olsa da, bu David O. Russell’ın son yılların en abartılmış yönetmenlerinden biri olduğunu düşünmeme engel değil. Evet, iyi kadroları bir araya getirebilen ve oyuncularından iyi performanslar elde edebilen bir yönetmen -ki ödül sezonu rekabetinin bir parçası olarak ortaya dökülen kirli çamaşırlardan biliyoruz ki, çalışması pek de kolay bir yönetmen değil- ve fakat üç filmi ile arka arkaya en iyiler arasında anılmaya layık olduğunu da düşünmüyorum. 2015-2016 ödül sezonu, benim için büyük yönetmenlerin birbiri ardına beni mutsuz ettiği, hiç beklemediğim filmlerin ise en iyilerim arasında yer aldığı bir yıl olarak beni çokça şaşırttı ve bu garip yılda David O. Russell da Quentin Tarantino ve Ron Howard gibi isimlerin arasında, mutsuz ederek yer aldı. Joy, anlatmayı seçtiği konu ile daha baştan büyük bir risk almış. Şöyle ki, film kendiliğinden sıkma özelliğine sahip Miracle Mop adlı paspası icat eden bekar anne Joy Mangano’nun yaşadıklarını anlatıyor. Aynı anda bir aile dramı, bir girişimcilik hikayesi, bir tüketim toplumu patronları eleştirisi, bir televizyon dünyası yansıması ve bir 90’lar dönem filmi olmaya çalışsa da hiçbiri olamayan, Jennifer Lawrence, Bradley Cooper ve Robert De Niro’nun Silver Linings Playbook‘taki performanslarını bir devam filmindeymişçesine tekrarladıkları sıradan bir film var karşımızda. (***)

theebTheeb (2015, Naji Abu Nowar)

Ürdün’e En İyi Yabancı Dilde Film dalında ilk Oscar adaylığını kazandıran Theeb, I. Dünya Savaşı yıllarında, Osmanlı İmparatorluğu sınırlarındaki Hicaz’da geçen bir büyüme hikayesi. Geçtiğimiz yıl İstanbul Film Festivali programında yer alan filmi çok bir şey kaçırmayacağımı düşünerek programıma eklememiştim, pek de haksız sayılmazmışım. Birkaç yıldır olduğu gibi İstanbul Modern’in Oscar’ın Yabancıları programı, kaçırdığım ve daha önce hiçbir yerde bulamadığım için izleyemediğim birçok aday adayının gösterimine yer verdi ve filmi bu şekilde yakaladım. Coming-of-age (büyüme) hikayeleri, genellikle birbirlerine benzeyen sonuçlar ortaya koysa da her daim izlemekten zevk aldığım bir alt-tür. Theeb, bu senaryoyu hem coğrafi hem kültürel hem de dönemsel olarak daha önce hiç karşılaşmadığım bir noktaya taşımasıyla ayrışıyor. Çok yenilikçi ve çok başarılı bir film beklemeniz doğru olmayacaktır, fakat izlemeye değer. Filmde bir İngiliz subayına rehberlik etmesi üzere görevlendirilen ağabeyinin peşinde takılan ve bu yolculukta birçok zorlukla karşılaşan Theeb’i canlandıran Jacir Eid Al-Hwietat ise iyi bir keşif. (***½)

rocky_ver1

Rocky (1976, John G. Avildsen) & Creed (2015, Ryan Coogler)

Sinema tarihinin en beğenilen filmleri arasında daima adı geçse de, ben henüz hiçbir Rocky filmi izlememiş, dahası izlersem beğenebileceğime kesinlikle ihtimal vermemiştim. Creed’in aldığı olumlu eleştiriler, bir de son zamanlarda çok beğendiğim Michael B. Jordan’ın filmde başrolde yer alacak olması filme dair merakımı arttırınca, Rocky mirasına dair bir şeyler bilmem gerektiğini düşündüm ve 1976 yapımı ilk filme bir şans vermeye karar verdim. Spor filmlerine mesafe ile yaklaşan bir insan olarak sporun asgari miktarda yer aldığı Rocky, beni başta bu nedenle memnun etti. Hem filmde Rocky’nin yaşadıkları hem de Sylvester Stallone’in bu filmi yapmak için yaşadıkları Amerikan rüyasının en saf haline dair bambaşka bir hikaye anlatıyor, Rocky‘i bir boks filmi olmanın ötesine taşıyordu.

creedDevam filmlerinin ilk Rocky filmi kadar başarılı olmadığını duyduğumdan, hikayeye de aşağı-yukarı hakim olduğumdan, ardından hemen Creed‘i izledim. Karşılaştığım şey, 40 yıl önce çekilmiş o ilk filmdeki aynı hisleri tattıran, fakat her yönden günümüzün duygularına, dünyasına ve sinemasına uyum sağlayabilen bir film oldu. Rocky ve Creed arasındaki benzerlikler, farklılıklar ve bu iki filmin bana ayrı ayrı ve bir arada hissettirdikleri hakkında sayfalarca yazasım var aslında. O yüzden daha fazlasını başka bir yazıya saklamak istiyorum. Rocky‘nin de, Creed‘in de bir boks filminden ibaret olduğunu düşünme hatasına düşmeyin ve kendi mirasını yaratmış bu efsanevi filmi ve onu 21. yüzyılın dünyasına taşımayı başaran genç versiyonunu izlemeyi ihmal etmeyin. (****½ ve ****)

coming outComing Out (1989, Heiner Carow)

Bu yıl ikinci kez İstanbul’a da uğrayan Ankaralı Pembe Hayat Kuir Fest programında sinema tarihi adına önemli bir yapımın özel gösterimi vardı: Doğu Almanya’da çekilen ilk ve tek eşcinsel temalı film olan Coming Out. Filmin öncesinde Engin Ertan’ın yaptığı kıymetli sunumda, filmin galasının Berlin Duvarı’nın yıkılmasıyla sonuçlanan toplumsal hareketin başlangıcı ile aynı geceye denk geldiğini ve galadan çıkanların protestolara katıldığını öğrendik. Dönemin ruhunu taşıyan ve Berlin’de ve özellikle Doğu Almanya gibi baskıcı bir düzende eşcinsel olma durumunu anlatan film, tematik ve tarihsel açıdan çok önemli olsa da, yalnızca 2016’dan bakıldığında değil 1980’lerden bakıldığında bile hatalara sahip ve gerçeklikten uzak. Abartılı ve yapmacık oyunculukları ve mantıksızlıklarla dolu senaryosu filmin dert edindiği meselelere yabancılaşmanıza neden oluyor. Kuir sinemaya uzaksanız, Amerikan bağımsızlarından başlamanız daha doğru olacaktır. (***)

revenant_ver2

The Revenant (2015, Alejandro González Iñárritu)

Neredeyse bir yıla yakındır “Leonardo DiCaprio’nun Oscar’ını alacağı film” olarak kodladığımız ve merakla beklediğimiz The Revenant, benim için ne yazık ki Alejandro González Iñárritu’nun daha az beğendiğim filmleri arasında yer aldı. İnsanın doğaya karşı mücadelesi, hırsları ve intikam duygusunun peşine takılarak hayatta kalması gibi oldukça ciddi konuları dert edinen filmin, sinematografik açıdan bir başyapıt olmasına diyecek söz yok. Başta Leonardo DiCaprio ve Tom Hardy olmak üzere tüm oyuncularının zor şartlarda zor performanslar ortaya koymuş olmalarına da öyle. Fakat filmin mesafeli ve soğuk duruşu, beni bir türlü içine çekemeyişi, bana bir türlü bir şey hissettirememiş olması, bana sadece iyi bir film izlediğimi, iyi görüntülere baktığımı düşündürdü. Üstelik Alejandro González Iñárritu gibi mükemmeliyetçi bir yönetmenin, yerli dilindeki diyalogları dudak hareketlerinin uymayacağı derecede başarısız bir dublajla geçiştirmiş olması, beni filmden daha da kopardı. Geriye yalnızca Emmanuel Lubezki’nin önünde saygıyla eğilinecek kamerası ve DiCaprio’nun Oscar için yapabileceklerinin sınırlarını görmek kaldı. (***½)

trainwreck

Trainwreck (2015, Judd Apatow)

Amy Schumer… Adını ilk kez geçtiğimiz yaz duymuş olmama rağmen, sanki yıllardır onu izliyor ve ona gülüyormuş gibi hissediyorum kendimi. Muhteşem şovu Inside Amy Schumer‘ın her bölümünü, konuk olduğu tüm porogramların videolarını defalarca izledim ve her seferinde ilk kez izliyormuşum gibi güldüm ona. Hal böyle olunca sinemaya ilk armağanı olan filmini de sabırsızlıkla bekliyordum. Trainwreck, daha ilk dakikalarında güldürmeye başlıyor ve babalarının tek haneli yaşlardaki iki kız kardeşe anneleri ile neden boşanıyor olduklarını tüm gerçekliğiyle anlattığı sahne ile iddialı ve komik bir giriş yapıyor. Inside Amy Schumer’da karnıma ağrılar girerek güldüğüm seviyeden biraz düşük bir tempo ve kalitede olsa da, kendisiyle ilk kez tanışacaklar için doğru bir başlangıç olacaktır Trainwreck. Trajikomik anları iyi durum komedilerine dönüştürmüş Amy Schumer filminde de, fakat Bill Hader ile beklediğim uyumu yakaladığını söyleyemeyeceğim. Filmde yan rollerde Tilda Swinton, Daniel Radcliffe, Marisa Tomei, Matthew Broderick gibi ünlü isimlerin de çok yaratıcı bir şekilde kullanıldığını da söylemeden geçmeyeyim. Filmi izleyin ama bana söz verin, sonra Inside Amy Schumer‘ın tüm bölümlerini de izleyeceksiniz! (***½)

spotlight

Spotlight (2015, Tom McCarthy)

Ödül sezonu muhabbetleri başladığından beri tahmin listelerinin zirvesinde yer alan ve sezon boyunca büyük ödüller kazanan Spotlight, nihayetinde Akademi’nin de En İyi Film seçimi oldu. Açıkçası o kadar karmaşık yorumlara denk gelmiştim ki, filme bayılacak mıyım, nefret mi edeceğim bir türlü kestiremiyordum izlemeden önce ve sonuç olarak yılın en iyileri listeme giren bir filmle karşılaştım. 2000’lerin hemen başında, Boston Globe gazetesinin mucizeler yaratan araştırmacı gazetecilik bölümü Spotlight’ın Katolik Kilisesi’ndeki çocuk istismarı ve bu olayları örtbas zincirini ortaya çıkarmasını konu alan film, ne yazık ki şu günlerde ülkemizde yaşanan ve yaşanmıyormuş gibi yapılmaya çalışan konularla paralellik gösteriyor. Filmde, yaşanmış olanların korkunçluğu, soğukkanlılıkla normalleştirilmesi; olayı ortaya çıkaran gazeteciler kadar izleyenleri de psikolojik olarak etkiliyor. Spotlight‘ın etkileyiciliği kurgusundan ve senaryosundan kaynaklanıyor büyük ölçüde, zira filmde oyunculuk anlamında abartılacak bir performansla karşılaşmak mümkün değil. Herkes rolünün hakkını vermiş olsa da, kendini aşan bir oyuncu yok parlak isimlerle dolu kadroda. Fazla söz gerek yok; Spotlight yaşanmış korkunç olayları ve ucu nereye dayanıyor olursa olsun yaşananların cesurca ortaya çıkarılması gerektiğini çok iyi anlatıyor, etkiliyor izleyicisini. Filme dair yeterince dillendirilmediğini düşündüğüm başarı ise Howard Shore’a ait. Gittikçe dallanıp budaklanan bir pisliğin nasıl her yana yayıldığı hissini müziğe, notalara çok iyi dökmüş besteci. Ne olursa olsun 2015, Spotlight‘ın yılı olarak anılacak, sırf bu yüzden bile izlemek şart. (****½)

Ve diğerleri…

Ocak ayında izlediğim filmler bu kadar değil, üzerine olumlu ya da olumsuz herhangi bir şey yazmaya değer bulmadığım birkaç film daha var: Yetişkinlere hitap etmeyen animasyonlardan da zevk alabilen biri olsam da hedef kitlesinin 6 yaş ve altı olduğunu düşündüğüm, küçüklüğümde de sevmediğim kahramanları nedeniyle nostalji duyguma da hitap etmeyen animasyon The Peanuts Movie (2015, Steve Martino, **), daha önce defalarca izlediğimiz yetenekli şef Michelin yıldızı kapmaya çalışırken ilişki kurduğu insanlar sayesinde hayatı da değişir temalı filmlerden olan -yine de tavsiye edebileceğim- Burnt (2015, John Wells, ***), elektronik müzik soundtrack’i bugüne kadarkilerin en iyilerinden olan, fakat filmin sonunda çalan tek bir parçanın tüm filmi birkaç dakikada özetleyebildiği We Are Your Friends (2015, Max Joseph, **½), binlercesini izlediğimiz bol cinsel gerilimli eşcinsellik temalı ergen filmlerinden olan Beira-Mar (2015, Filipe Matzembacher & Marcio Reolon, **), Pixar’ın en Pixar olmayan animasyonu The Good Dinosaur (2015, Peter Sohn, **½), televizyon ve komedi dünyalarının en sevdiğim ikilisi Tina Fey ve Amy Poehler’ın beni hayalkırıklığına uğrattığı Sisters (2015, Jason Moore, **½) ve Shane Black’in dördüncü duvarı yıkarak ve iyi espriler ve hareketli bir tempoyla başlamasına rağmen aynı başarıyı ilk 20 dakikasından sonra sürdüremeyen ilk filmi Kiss Kiss Bang Bang (2005, Shane Black, **½).

bu ara neler izledim - 1601

Ocak 2016′nın en iyileri, ödül sezonunun da favorileri arasında olan iki film The Big Short ve Spotlight ile bugüne kadar neden izlememişim dediğim, üstelik spor filmlerine olan mesafeli duruşum nedeniyle beğenmiş olmama hala inanamadığım Rocky oldu. Biliyorum, oldukça geç kalmış bir yazı oldu. Ama (umarım) hız kesmeden, hemen ardından tamamen !f izlenimlerine ayırdığım özel bir seçki ve Şubat-Mart 2016 yazısı da gelecek. İyi seyirler!

Bu yazıdaki tüm filmlerin fragmanlarını beLister’daki Bu Ara Neler İzledim? – Ocak 2016 listemden izleyebilirsiniz.

Emre Eminoğlu

Magger, Kültür ve Sanat Blogger'ı
SİZ NE DÜŞÜNÜYORSUNUZ? YORUM YAZIN

x

Newsletter'a üye olmadınız mı?