Yılın ilk film festivali, her yıl olduğu gibi bu yıl da bağımsız ruhlara seslenen !f İstanbul Bağımsız Filmler Festivali oldu. Hit filmler bölümü ile merakla beklenen filmleri 16-26 Şubat tarihleri arasında seyirciyle buluşturan festival, yine tabuları yıkan, deneysel sularda dolaşan, politikadan müziğe kadar farklı konularda söyleyecek sözü olan birçok cesur filmi de programına dahil etmişti. Sinemanın yanı sıra Adidas işbirliği ile ilk kez gerçekleşen !f Music kapsamında da müzik filmleri, etkinlikleri ve partiler mini bir festival altında toplandı. İstanbul’un ardından 1-4 Mart tarihleri arasında Ankara ve 2-4 Mart tarihleri arasında İzmir’de de sinemaseverlerle buluşacak olan !f’in İstanbul ayağında 14 film izledim. 4 yazı sürecek bu dizide film günlüklerimi bulacaksınız.

CIRCUMSTANCE

(Yön: Maryam Keshavarz, İran)

!f’in her daim en sevdiğim bölümü Gökkuşağı Filmleri’nden izlediğim birinci film İran kökenli kadın yönetmenin ilk filmi oldu. Ülkesindeki sorunları cesurca ortaya koymakla kalmayıp, bunu bir de Batı’nın bazı ülkelerinde bile tabu olan kadın eşcinselliği üzerinden yapan yönetmen, hikayesiyle, karakterleriyle, müzikleri ve görüntüleriyle çok iyi bir iş çıkarmış.

Sırasıyla din, toplum ve aile baskısı ile kısıtlanan özgürlüklerin birbirine aşık iki kadını sürüklediği farklı yolları gösteriyor film. Bunları bambaşka bir İran gösterilerek anlatan “Circumstance”, Farsça rap müziğini bolca kullanarak da izleyenlere ilginç bir deneyim yaşatıyor.

WEEKEND

(Yön: Andrew Haigh, İngiltere)

Gökkuşağı Filmleri bölümünün merakla beklediğim filmi geçtiğimiz yıl katıldığı tüm gay-lezbiyen festivallerinden ödülle ayrılan “Weekend”di. Eşcinsel dünyasının dertlerini bu kadar doğal, romantik, güzel ve gerçekçi anlatan film bulmak pek kolay değil. Hatta filmin eşcinsel erkeklerle çekilmiş bir “Before Sunrise” / “Before Sunset” olduğunu bile söylemekte sakınca görmüyorum.

Film, Russell ve Glen’in tek gecelik bir ilişki olarak başlayan yatak macerasını, kısıtlı zamanları olduğunu bile bile çok daha kuvvetli bir bağa ve duygusal bir ilişkiye dönüştüren hafta sonunu anlatıyor. İki yıl önce ilk filmi “Greek Pete”i yine !f kapsamında izlediğim (ve tam anlamıyla nefret ettiğim) Andrew Haigh, ikinci filmi ile bambaşka bir filme imza atmış. Eşcinselliği ötekileştirmeden anlatmış, marjinal karakterlerden ya da hayatının tek anlamı seksmiş gibi lanse edilen stereotiplerden uzak durmuş ve gerçekçi duyguları işlemiş Haigh bu kez. Filmin Urszula Pontikos imzalı görüntüleri arasında çok güzel kareler olduğunu ve filmin sonunda çalan John Grant şarkısı “Marz”ın filme çok yakıştığını da eklemek gerek.

PROJECT NIM

(Yön: James Marsh, ABD)

Merakla beklediğim bir başka film, “Man on Wire”ın yönetmeni James Marsh’ın yeni belgeseliydi. Özellikle bu yaz izlediğim ve psikolojik olarak tahmin ettiğimden çok etkilendiğim (Şu aralar deneylerde kullanılan maymunların gerçekten dünyayı ele geçirmesinden korkuyorum. Facebook’ta gezinen “kendi başına barbekü yakan maymun” vs. videoları da pek yardımcı olmuyor.) “Rise of the Planet of the Apes”ten sonra konunun kurmaca olmayan halinin çekildiğini duymak da olukça fazla ilgimi çekmişti.

“Project Nim”, 70’li yıllarda hayata geçirilen bir deneyi ve denek şempanze Nim’i konu alıyor. İnsan gibi yetiştirilen Nim’e yıllarca öğretilen işaret dilinin, insanlarla (ve hayvanlarla) ilişkisini nasıl etkilediğini dert ediniyor. Bunun yanında deney rafa kalktığında Nim’in diğer hayvanların arasına yollanmasının ne kadar etik olduğu konusuna da değinmeyi unutmayan, iyi kurgulanmış, arşiv bilgilerini iyi toparlamış ve iyi anlatılmış bir belgesel.

Ödül sezonu boyunca onlarca ödül alıp ya da ödüle aday gösterilip Oscar adayları arasında adını göremeyince şaşırdığım bu belgeseli izlediğimde ve “If a Tree Falls” ile karşılaştırdığımda neden aday olmadığını daha iyi anladım aslında. “Project Nim”in tek eksik yanı, izleyenlere sadece bir hikaye anlatıyor oluşu. Düşündürmek, sorgulamaya yöneltmek her zaman daha etkili.

UN AMOUR DE JEUNESSE

(Yön: Mia Hansen-Løve, Fransa)

İkinci filmi “Le père de mes enfants” ile 2009 Cannes Film Festivali’nin Belirli Bir Bakış bölümünün Jüri Özel Ödülü’ne layık görülen Mia Hansen-Løve, “Un amour de jeunesse” ile kişisel bir hikaye anlatıyor.

Filmde iki genç aşık olarak tanıdığımız Camille ve Sullivan’ın yıllar içinde farklı yönlere gitseler de yollarının bir şekilde yeniden kesişmesine, Camille’in saplantılı aşkına, yaşadığı hayal kırıklıklarına ve çektiği acılara tanık oluyoruz. Hem Lola Créton, hem de (Bir Fransız’ı oynasa da Alman olan) Sebastian Urzendowsky’nin inandırıcı oyunculukları, hem de senarist/yönetmenin hikayeyi anlatırken hem odak noktasını belirlemekte, hem de zamandaki atlamalarda yaptığı seçimler klişe bir aşk hikayesini izlenebilir kılmış.

Yönetmen filmden sonraki soru-cevap kısmında, filmin kendi ilkgençlik zamanlarındaki deneyimlerine dayandığını ve bu filmi çekmeseydi bu filmi çekme fikrinden hiçbir zaman kurtulamayacağını söyledi.

(Vizyon Tarihi: 23 Mart)

Emre Eminoğlu

Magger, Kültür ve Sanat Blogger'ı
SİZ NE DÜŞÜNÜYORSUNUZ? YORUM YAZIN

MAGGER NEWSLETTER'A ÜYE OLUN

MAGGERLARDAN GÜNCEL YORUMLAR
x
Newsletter'a üye olmadınız mı?