13-23 Şubat tarihleri arasındaki 13. !f İstanbul Bağımsız Filmler Festivali’ndeki film maratonum devam ediyor. !f 2014 Günlükleri’nin ikinci bölümünde 6 film var:

short term 12 posterSpot: Short Term 12

(Kısa Dönem 12, ABD, Destin Cretton)

Neden Seçtim? 2013 boyunca birçok uluslararası festivali dolaşan ve birçok bağımsız film listelerinde yılın en iyileri arasında yer alan bir yapım oldu “Short Term 12″. Ödül sezonuna girdiğimizde Brie Larson’un performansını konuşur olduk.

short term 12

Filmin Olayı: Yardıma ve ilgiye muhtaç, çoğunluğu aile şiddeti nedeniyle ailelerinden alınmış çocukların yaşadığı bir kuruma görevli olan 20′li yaşlardaki Grace’in çocuklarla empati kurdukça kendi psikolojisi ve kendi geçmişiyle yüzleşmek zorunda kalıyor. Yönetmen Destin Cretton’un kendi kısa filminden uyarladığı “Short Term 12″, aile içi şiddetin açtığı psikolojik yaraları ve bıraktığı izleri hem çocuk hem de yetişkin karakterlerinde görmemizi sağlıyor.

short term 12

Filmin Notu: (8/10) “Short Term 12″, oldukça karakter odaklı bir senaryoya sahip. Tamamı Grace’in etrafında dönen filmin ihtiyacı olan en önemli şey, bu karakteri anlayabilecek ve başarıyla canlandırabilecek bir oyuncuymuş. Ve Brie Larson sayesinde bunu yakalamış, başarılı olmuş. Bakımevindeki çocukların her biriyle olan inandırıcı yakınlığı ve diyaloglarında da, sadece Grace olarak da çok şey başarıyor Larson. Film, gözyaşı döktüren ve gülümseten sahneler arasındaki dengeyi de çok iyi sağlamış. Son yıllarda birbirinin kopyası olmaya başlamış filmler nedeniyle beni çokça hayalkırıklığına uğratan Amerikan bağımsız sinemasını neden sevdiğimi hatırlattı bana.

!f Notları

Gün #4 Film #6: Test (ABD, Chris Mason Johnson)

test

!f’in Gökkuşağı bölümünde bu yıl izlediğim ikinci film (ilki “Concussion”dı) “Test” oldu. 1985 yılında San Francisco’da geçen filmin ve karakterlerinin odağında, söz konusu onyılın kabusu olan AIDS korkusu var. Hastalığın henüz nasıl bulaştığının, etkilerinin ne olduğunun ve hatta nasıl teşhis edilebileceğinin dahi bilinmediği yıllarda bu bilinmezliğin yarattığı korkunun eşcinsel bireyleri nasıl etkilediğini anlatıyor “Test”. Hastalığın bir eşcinsel hastalığı olarak nam salması nedeniyle korkusunun yanında çilesini de eşcinseller çekiyor. Başroldeki Scott Marlowe (Frankie), henüz adını hiç duymamış olmamıza rağmen çok başarılı bir oyuncu. Filmin en önemli özelliği ise orijinal koreografileri… Frankie ve yakınındaki insanların bir dans kumpanyasındaki dansçılar oluşu nedeniyle filmde birçok dans sahnesi yer alıyor. Provalar ve sahne performanslarını detaylı ve derinlemesine izlerken karakterlerin arasındaki ilişkileri ve karakterlerin psikolojilerini de çözümleme fırsatı buluyoruz. Koreografi o denli önemli ki, filmin sonundaki kredilerde yönetmen ve yapımcıların adlarının hemen arkasından koreografın (Sidra Bell) adını görüyoruz. Walkman ve kasetlerden dinlenen müzikler filme iyi bir 80′ler atmosferi katıyor. Frankie’nin duyguları, korkuları ve endişelerine göre değişen renk ve ışıkla görüntü yönetmenliğinin de katkısı büyük. “Test”in !f 2014′ün en iyileri listemde yer alacağı kesin.

Gün #4 Film #7: The Dirties (Pislikler Çetesi, Kanada, Matt Johnson)

dirties

Sinemada beni en çok çekmeyi başaran temalardan biri, çocukların ya da ergenlerin şiddetle olan ilişkisini ve bunun sebeplerini sorgulayan, anlatan filmlerdir. Gus van Sant’ın “Elephant”ı ve Michael Haneke’nin “Das Weisse Band”ı da bu konudaki favorilerimdir. Kanada yapımı “The Dirties”, kolayca silahlara ulaşabilen ve bu ‘avantajını’ okulda bir katliam yapmak için kullanan çocukların/ergenlerin anlatıldığı filmlere bir yenisini ekliyor. Gerçekten amatörce çekilmiş olan filmin çıkış noktası, lisede sinema dersi alan ve tüm okul tarafından dışlanan, ezilen, aşağılanan iki arkadaşın dersleri için çektikleri kısa film. Matt ve Owen, okuldaki zorbalara haddini bildiren iki dedektifi canlandırdıkları film sınıfta gösterildiğinde, zorbaların eline alay konusu olmak için daha fazla koz vermiş oluyorlar. Bu da Matt’in psikolojisinin karanlık tarafa kaymasına, ikilinin arasının bozulmasına ve gerilimin artmasına neden oluyor. Farklı bir gerçeklik yaşamaya başlayan Matt, okulun planlarını ele geçiriyor ve kolaylıkla ulaşabildiği silahları bir çantaya dolduruyor. Belki benim türe olan ilgimden kaynaklanıyordur; fakat filmin başındaki uyarılar nedeniyle yaşananların gerçekliğini de, kamerayla ikiliyi izleyen üçüncü bir kişinin varlığını da uzun süre sorguladım, bu nedenle de zevkle, heyecanla izledim. Klasik hikaye anlatımından uzak olduğu için kolay izlenen bir film olmasa da, Matt ve Owen’ın temsil ettiği öğrenci psikolojisini çok iyi anlamış bir film var karşımızda. Bunun nedeni de tabii ki yönetmenin kendini canlandıran Matt olması.

Gün #4 Film #8: The Spectacular Now (Şu An Muhteşem, ABD, James Ponsoldt)

the spectacular now

“(500) Days of Summer”ın senaristlerinden bir film “The Spectacular Now”. Ayrıca başrollerde son dönem gençlik filmlerinin yükselen erkek oyuncusu Miles Telller ile “The Descendants”ta George Clooney’den rol çalan Shailene Woodley var. Bu iki bilgiyi okuduğumda kötü bir film izleyebileceğim aklımın ucundan dahi geçmiyordu. Fakat buhranlı Amerikan banliyö yaşamı, alkolik lise öğrencileri, hayallerinden korkan ve bu korkuyu kötü birer örnek olan ebeveynlerinin başrısızlıklarıyla ilişkilendiren karakterlerle dolu bu filmi tanımlayabilecek tek sözcük ‘sıkıcı’.

Gün #5 Film #9: Tim’s Vermeer (Tim’in Vermeer’i, ABD, Teller)

tims vermeer

Sanat ve bilimin iç içe geçebilmesi, bir ‘Rönesans Adamı’ olmak kavramı Da Vinci’ye özgü, Rönesans’ta kalmış olgular değil. “Tim’s Vermeer” özetle bunu anlatan, son zamanlarda izlediğim en ilginç belgesellerden. Tim Jenison, elini attığı her işi başarabilen, her makinenin nasıl çalıştığını kolayca kavrayabilen, yeni makineler icat edebilen, her türlü yazılımı kullanabilen bir dahi. Başta televizyon yayını teknolojileri alanında olmak üzere bu yeteneğini ve yeteneğinin kazandırdığı parayı yeni icatlar yapmak için kullanmış. En çok merak ettiği şeylerden biri, sanat tarihçilerinin bir cevap bulamadığı Vermeer’in kullandığı teknik ve en çok istediği şeylerden biri, bir Vermeer tablosu yapmak. Hayatı boyunca hiç resim yapmamış olsa bile… Film, bilimi kullanarak hiçbir sanatsal yeteneği olmayan bir insanın nasıl sanat eserlerine imza atabileceğini canlı canlı kanıtlıyor, sanata ve bilime ilişkin çok ilginç bilgiler veriyor. Belgesel izlemeyi seviyor, sanata ve/veya bilime ilgi duyuyorsanız kesinlikle kaçırmamalısınız.

Gün #5 Film #10: Dom Hemingway (İngiltere, Richard Shepard)

dom hemingway

Jude Law’u bir antikahraman olarak izlemeyeli ne kadar oldu (ya da hiç oldu mu) bilemiyorum. Prömiyerini Toronto Film Festivali’nde yapan, fakat adını muhtemelen 2014 yılı içerisinde ABD’de vizyona girmesiyle sık sık duyacağımız “Dom Hemingway”, 12 yıl hapiste kaldıktan sonra geride bıraktığı boktan yaşama geri dönen bir adamı anlatıyor. Dom Hemingway’in cinsel organına yaptığı uzun bir güzellemeyle, görkemli bir monologla başlıyor film. Hapisten çıktıktan sonra ise boşandığı karısı ile evlenen adamı dövmek, hapse girmesine neden olan patronuna sövmek, kendisinden nefret eden kızı ile arasını düzeltmeye çalışmak ve alkol-seks-uyuşturucu ile özlemini gidermekle uğraşıyor Dom Hemingway. Çok iyi yazılmış bir kaybeden hikayesi dinliyor, Londra sokaklarını izliyoruz. Ve tabii ‘değişik’ bir Jude Law…

Gün #5 Film #11: Short Term 12 (Kısa Dönem 12, ABD, Destin Cretton)

İlk birkaç günde !f 2014′te aradığımı bulamamışken, birbiri ardına heyecan verici ve iyi yapımlar izledim. Özellikle “Tim’s Vermeer”, “Dom Hemingway” ve “Short Term 12″i izlediğim gün oldukça verimli geçti. Bu iki günün öne çıkanı ise kesinlikle “Short Term 12″ oldu. Nedenlerini ‘Spot’ bölümünde sıraladım.

!f 2014 Günlükleri #1′i buradan okuyabilirsiniz.

!f 2014 Günlükleri #3′ü buradan okuyabilirsiniz.

Emre Eminoğlu

Magger, Kültür ve Sanat Blogger'ı
SİZ NE DÜŞÜNÜYORSUNUZ? YORUM YAZIN

MAGGER NEWSLETTER'A ÜYE OLUN

MAGGERLARDAN GÜNCEL YORUMLAR
x
Newsletter'a üye olmadınız mı?