!f İstanbul Bağımsız Filmler Festivali’ne sayılı günler kaldı! 15. yılını kutlayan festivalin direktörü Serra Ciliv ve programlama koordinatörü Mustafa Uzuner ile, 15 yıllık bu macerayı, “!f filmi” dediğimiz o hissi ve !f’i !f yapan özellikleri konuştuk.

Serra Ciliv00

Serra Ciliv, Festival Direktörü | Fotoğraf: Korhan Karaoysal

Serra Ciliv: Bana 15 sene olmuş gibi geliyor! Hiç ne yaptığımızı bilmediğimiz bir yerden başladığımız için, sanki o ilk seneler bir bulut gibi. Yani nasıl programladık, nasıl yaptık, insanları nasıl bir araya getirdik onları hatırlamıyorum bile… Son üç senedir ise sanki artık tamamen ne yaptığımızı biliyoruz, her şey sistemli işliyor, herkes işini biliyor. Dolayısıyla o başlangıç noktası, bir yüz yıl önceymiş gibi hissettiriyor!

Her şeye 3 kişi olarak başlamışsınız. Bugünkü gibi bir festivali 3 kişiyle yapmak mümkün değildir herhalde; o yüzden ilk festival nasıldı diye soracağım. 3 kişinin çabaları nelere, kaç filme, nasıl etkinliklere yetmişti?

S: Fitaş’taydık bir kere… O zaman AFM Sinemaları vardı ve onlarla başlatmıştık !f’i. 35-40 film programlamıştık. 20.000 izleyici geldi o sene, çok acayip bir şeydi. Hasbelkader festival yaptık aslında; hissimiz doğruydu, kalbimiz doğru yerdeydi ama festival nasıl yapılır bilmiyorduk. Konuğumuzsa Darren Aronofsky’di! Partilerimiz o zaman da vardı. İlk Gökkuşağı partimize 12 kişi gelmişti; baya canlı (!) bir geceydi yani. Nişantaşı’nda küçük bir tavanarasındaydı ofisimiz ve bir (sayıyla 1) bilgisayarımız vardı o zaman. Ama zaten 3 kişiydik, o yüzden paylaşabiliyorduk.

Mustafa, sen nasıl dahil oldun !f ekibine?

Mustafa Uzuner: Benim !f’le beşinci yılım. Aslında ilk !f’in olduğu yıl elektronik mühendisliği okuyordum ve !f’in katılımcısıydım. Seyirci olarak meraklıydım, gidiyordum filmlere; Donnie Darko‘yu falan hatırlıyorum ilk senelerden. Sonra bi şekilde yolum buraya geldi.

S:  Yolu aslında çok güzel bir şekilde buraya geldi, çok !f’sel bir şekilde… !f’in en güzel başlayan ilişkilerinden bir tanesindir. Montreal’de okuyordun o zaman değil mi?

M: Evet, mühendisliği bırakıp sinema okumaya karar vermiştim.

S: Ve galiba ortak arkadaşımız bile yoktu. Mustafa’dan bir gün bir email geldi: Ben sizin filmlerinizi takip ediyorum, bence güzel program yapıyorsunuz. Ben de önereyim birkaç şey… Ondan sonra en sıkı yazışmalar, en çok beklediğimiz yazışmalar Mustafa’yla oldu; “Mustafa’dan mail gelmiş!” diye seviniyorduk. Daha sonra festival büyüdü; o zamana kadar Pelin (Turgut) ve ben yapıyorduk bütün programlamayı, artık gerçekten birisine ihtiyacımız vardı. Ve tam bunu dediğimiz sene tesadüfen Mustafa dedi ki, ben Türkiye’ye taşınıyorum. Böylece hiç tanışmadığımız bu adam, sadece yazıştığımız ve filmler sayesinde dost olduğumuz bu adam artık !f’in programlama koordinatörü oldu. Tarzını da yavaş yavaş festivale sokarak… (Gülüyor)

M: Ama hakikaten !f filmi denilen bir şey de var! Baştan beri !f’i takip edince, 15 senelik bir birikimden kafanda bir tarz oluşuyor.

Tarnation_review-2

Tarnation | Jonathan Caouette, 2003

Ben de çok kullanırım “!f filmi” tanımını, kullananı da çok duydum. Ve aslında herkesin “!f filmi” tanımı, bu tanımla kastettiği şey biraz farklı bence. Sizin için nedir tam olarak “!f filmi”?

S: Benim için galiba iki tane kıstas var: Birincisi her zaman için samimiyeti, – ki bunun ne kadar geniş bir kavram olduğunu biliyorum. Bu bir his sadece benim için, samimiyet arıyorum. İkincisi ise beni şaşırtabilmesi. Yani “Aa, adama bak, ne yapmış!” ya da “Ben bunu hiç böyle düşünmemiştim!” ya da “Sinema böyle bir yere mi gidiyor!” dediğim filmlerin aslında !f’lik filmler olduğuna inanıyorum. Bu içerikleri ve sorduğu sorular dolayısıyla da olabilir, biçimleriyle de. Tarnation (Jonathan Caouette, 2003) örneğin, bir çocuğun hayatında kamerayı bu kadar erken eline alıp, sonra da sinema için bu kadar önemli bir film çıkarabilmesi bence tam !f’lik bir durum.

M: Bir yandan Tarnation, ama bir yandan Cremaster (Matthew Barney), Donnie Darko (Richard Kelly, 2001). Synecdoche, New York (Charlie Kaufman, 2008) ya da Inland Empire (David Lynch, 2006) da… Çok geçişken bir şey, bir çok şey olabilen. Serra’nın dediği gibi şaşırtması, bir şekilde seni o an ters köşe etmesi çok önemli bence.

S: Ki bu senenin filmleri arasında neredeyse bütün Keş!f bölümü filmleri böyle. Gerçekten, geceyarısı birbirimizi arayıp “Daha neler!” dediğimiz filmler izledik. Zaten Keş!f, “!f’lik film” dediğimiz şeyi en iyi anlatan bölüm.

M: Bir yandan da şöyle bir şey var, biz !f’lik bulduğumuz filmi kendi aramızda konuşuyoruz ama seyirci de bizimle birlikte büyüyor ve değişiyor aslında, onun da farkındayız. Trendler ve insanların beslenme biçimleri de değişiyor. 15 sene önce internet bu kadar kullanılmıyordu, daha sınırlı bir erişim vardı. Şimdi insanlar farkındalar birçok şeyin. Bunları gözeterek ilginç ve değişik bir şeyler oluşturmaya çalışıyorsun.

ENG_0038-copy1

!f Ekibi, 2016 | Fotoğraf: Engin Irz

Bir festival programı oluştururken “kendi izlemeyeceğimiz filmi başkasına izlettirmemeliyiz” mi, “ben izlemem ama izleyicinin merak ettiği filme de yer vermeliyiz” mi daha ağır basıyor?

M: Çoğunlukla, hatta %99 diyelim, kendi sevmediğimiz bir şeyi koymuyoruz programa. Ama kendi sevdiğimizden kastım sadece benim ve Serra’nın zevki değil. Bir sürü insan olduk artık, aramızda daha gençler de var. Ekipteki herkesin zevkini önemsemeye, bir ortak nokta bulmaya çalışıyoruz.

S: İçimizden biri bir film konusunda çok iddialıysa, çok sevdiğini söylüyorsa, bir diğeri nefret bile ettiyse, bir daha dönüp düşünüyoruz.

Ventos-de-Agosto2

Ventos de Agosto | Gabriel Mascaro, 2014

Keş!f dedik demin; biz de theMagger olarak özellikle Keş!f bölümünü takip edeceğiz geçen yıl olduğu gibi… Bu bölümden favorinizi tabii ki soramıyorum, yarışma durumu söz konusu, haksızlık olmasın. Onun yerine şunu sorayım, bugüne kadar Keş!f ödülü almış favori filminiz hangisi?

M: Geçen sene ödül alan film (Ventos de Agosto) biraz sürpriz olmuştu. Herkes Plemya (The Tribe | Miroslav Slaboshpitsky, 2014) bekliyordu aslında. Jüri onunla Haganenet (The Kindergarten Teacher | Nadav Lapid, 2014) arasında kalmış, sonra aralarında biri tüm filmleri baştan tek tek konuşmayı önermiş. Hepsinin seveni, sevmeyeni ortaya çıkmış ve böylece herkesin huzurla seçtiği film de Ventos de Agosto (August Winds | Gabriel Mascaro, 2014) olmuş.

S: Le quattro volte (Michelangelo Frammartino, 2010) mesela çok acayip bir filmdi, ben Cannes ya da Toronto’da izlemiştim. O film benim için bir dönüm noktası oldu, bir film izleyicisi olarak sanki ergenliği aştığım yer oldu. Hani çok yavaş olacak, bu film gitmeyecek dediğim şeyin aslında ne kadar patlayabileceğini hissettiğim bir filmdi. Hatta hemen yazışmıştık, kesin alalım diye. Aynı yönetmenin, daha sonra Kopenhag’da bir enstalasyonunu gördüm, aynı düşünceyle yapılmış. Filmde keçilerle yaptığı şeyi enstalasyonda ağaçlarla yapabilmişti. Le quattro volte‘de yaptığı şey keçilerin hayatında onlarla beraber yürümekse, bu enstalasyonda yaptığı şey de o ağaçların ortasında oturabilmekti. Aslında “!f’lik film” dediğimiz şeyin çok büyük bir tarafı da bu; bir açılım veriyor sana.

M: Bence son yıllardan Nana (Valérie Massadian, 2011) ve Two Years at Sea (Ben Rivers, 2011) de çok özel filmlerdi, aynı şekilde O Som ao Redor (Neighboring Sounds | Kleber Mendonça Filho, 2012) da. Ayrıca tabii ödülün üst üste Brezilya’ya gitmesi de ilginç.

S: Bir de aramızda bir hafıza durumu var; bende sadece bir his olarak geçiyor bunlar, Mustafa’da isimleri yönetmenleri, her detayı var.

M: Mühendis kafası galiba. (Gülüyor)

!f programında daima toplumun ezilen kesimlerinin, azınlıkların, aktivistlerin sesi olan filmleri bulabiliyoruz, bazıları için bölümler de ayırıyorsunuz. Bu yıl programda özellikle öne çıkan, büyük bir öbek oluşturan aktivist bir tema var mı?

S: Burada Love & Change bölümümüzden bahsetmemiz lazım, bu bölüm zaten bu iş için yapıldı. Daha eleştirlel bakan ama yumuşak kalplerle bakan… Yaratıcı müdahalelere neden olan filmleri bir araya topluyoruz orada ve tam bu söylediklerinle ilgili. Örneğin bu sene Türkiye’den Bağlar (Berke Baş & Melis Birder, 2015) filmi var, Diyarbakır’ın Bağlar belediyesinin kurduğu basketbol takımı ile ilgili… Çok önemli buluyoruz bu filmi, çünkü sadece bir basketbol takımının, bu takımda oynayan oğlan çocuklarının hikayesini anlatıyormuş gibi görünen ama bir taraftan da bütün ülkenin resmini gösterebilen bir film. Yine Love & Change yarışmasında, A Syrian Love Story (Sean McAllister, 2015) var, Suriyeli bir karı-kocanın devrimden sonra oradan kaçmaları ve hayatlarının bundan etkilenmesiyle ilgili. !f’te hep yapmaya çalıştığımız şey o ya hani; büyük resim bize zaten siyasetçiler, gazeteciler, akademisyenler tarafından veriliyor. Ama sinemanın çok iyi yapabildiği şey o “Suriyeliler” denilen büyük resmin içindeki insanın detaylarına bakmak. Gözünün nasıl seğirdiğini görebildiğin insanı daha iyi anlarsın; geri çekilince de dünyaya daha temiz gözlerle bakabilirsin. Biraz “filler ve çimen”… “Filler tepişirken çimenler ne yapıyor?” sorduğumuz sorulardan en önemlisi. Çünkü hareket edebilmeye, nefes alabilmeye devam etmemiz gerekiyor. Nefes almanın yollarını sinemadan geçiren insanları hemen yakalamak istiyoruz.
M: Love & Change biraz  bölgenin bir resmi gibi de oldu. Gürcistan’dan bir hikaye var, İran’dan Afgan göçmeni bir kızın hikayesini anlatan bir film var, Ukrayna’da geçen hikaye de var. Çok farkında olmadan böyle bir yol çizdik.

Screen Shot 2016-01-27 at 12.21.14

Sinemanın bir de hem otoritenin propaganda amaçlı kullanabildiği, hem de karşıt görüşlerin sesini duyurabildiği bir sanat, herkesin kullanabildiği bir araç olma özelliği var. Son yıllarda sinemanın en çok hangi sesleri duyurmak için etkili bir şekilde kullanıldığını düşünüyorsunuz?

S: (Düşünüyor) Aslında bunu cevaplamaya şuradan başlayayım: Bu sene bir etkinlik yapıyoruz. Kurallara, normlara, sıkışmışlıklara karşı yaratıcı bir şekilde ses veren  yönetmenlerimizi bir araya topluyoruz ve onlarla bir konuşma yapıyoruz. Orada da göreceksin, çok değişik alanlarda söylenecek sözler var. Hep Gece diye bir kısa film var, hepimizin karanlıkta olduğu, artık hep gece olacak kararının verildiği bir dünyada birbirimize fısıldayabildiğimiz hikayelerle ilgili. Derya Durmaz’ın aile içinde bile konuşulamayan bekaretle ilgili bir filmi var, Gri Bölge, konunun bir anne ve kızın konuşması üzerinden bize anlatıldığı. Onur Saylak’ın kısa filmi, The JungleSuriyeli birinin İstanbul’da ayakta kalma çabasını onu takip ederek anlatıyor. Biraz evvel bahsettiğim Bağlar var. Salı var, Ziya Demirel’in Cannes’da da gösterilen, 16 yaşındaki bir genç kızın bir salı gününü gördüğümüz filmi… Bir taraftan da tabii Gökkuşağı bölümümüz var. Orada Diren Ayol! var, LGBTİ bireylerin Gezi’deki katılımıyla ilgili…

Bu ne demek, senin sorunu niye bu şekilde çevirdim… Herhangi bir grubun konuşmasının peşinde değiliz biz aslında. Biraz evvel de söyledim, yukarıdan baktığında grup gibi gördüğün insanların içlerine girdiğinde görebileceğin, onların gündelik deneyimlerinin peşindeyiz. Ve bu filmler bunu çok iyi yapan filmler. Sabahtan akşama birisinin nasıl yaşadığını hayal edebildiğin, hayal etmeye çalıştığın noktada ona karşı durman, ona düşman olman, onun ezilmesine göz yumman aslında mümkün değil. Bizim !f’te yapmaya çalıştığımız şey bu hikayeleri paylaşmak. Birbirimizin gözünün içine anca bu hikayeleri paylaşarak bakabileceğimize inanıyoruz. Dolayısıyla biraz dolaşmış oldum sorunun ardından ama herhangi bir grup olabilir. Çok yalnızlaştırıcı bir dünyada yaşıyoruz ve o dünyada ayrı-gayrı olmamak için, birbirimizin çektiği acılara kulak kabartmak ve kalplerimizi açmak için tek yapabileceğimiz şey bu hikayeleri devamlı döndürmeye devam etmek.

IMG_0920 copy

Bir film festivali olarak !f daima müzik ile de iç içe. Festivalin bu duruşu nasıl oluştu? 

M: En baştan beri vardı. Müzikle sinemanın işbirliği bu…

S: Sinemaya bağlı kalmamak, yaşadığımız deneyimleri birbirimizle paylaşmak ilk senelerden beri olan bir şey. O zaman da yapmaya çalıştığımız şey, bir film festivalinden beklenmeyecek şeyleri (ama bizim ve arkadaşlarımızın hoşuna gidecek şeyleri) yaşamak ve yaşatmaktı aslında. Galiba ilk olarak müzik videolarından yaptığımız bir seçkiyi gösterdik. O 2-3 sene devam etti ve çok keyif aldık. Bir keresinde Türkiye’den müziği ön plana çıkaran kısaları videoları, müzik videolarını gösterdiğimiz bir seçki yaptık. Ve gittikçe büyüdü, bir parçamız oldu. Yani sonuçta Kurt Cobain’in hikayesini herkes dinlemek istiyor!

M: Kurt Cobain belgeseli (Cobain: Montage of Heck | Brett Morgen, 2015) geçen yılın filmi bu arada. Hani şeyi de düşünmüyoruz, eskimiş olur mu falan. Bir noktada hep “birlikte hala izlenebilir” noktasına geliyoruz. Sonuçta herkes evinde de izleyebiliyor bu filmleri, filmlere erişim gitgide daha kolaylaşıyor. Korsandı torrentti, insanlar çok daha kolay izleyebiliyorlar filmleri ama birlikte izlemek hala farklı bir şey. Benim de mesela festivallere gittiğimde orada izlediğim filmle, kendi bilgisayarımdan ya da televizyona bağlayarak izlediğim film arasındaki deneyim çok farklı. Bence hala ona ihtiyacımız var, birlikte olup izlemeye… Bu seneki müzik filmleri arasında da hakikaten birlikte olup coşulabilecek filmler de var, üzücü hikayeler de.

CAMC7461 copy

Bu yıl FOL ile işbirliği içinde olacağınızı duydum. Bu programı biraz anlatabilir misiniz?

Deneysel sinema aslında bir şekilde bizim programımızın içine hep giren bir tür. FOL’ün yaptığı şeyleri çok seviyoruz, Burakla (Çevik) da arkadaşız. Bize “Şöyle bir şey var, birlikte yapalım mı?” diye getirince, niye böyle bir bölüm yapmıyoruz dedik. Programda yer alan filmler de hem deneysel hem de bir şekilde politik bir tarafları da var. Böyle bir bölüm oluştu. İçinde Ben Rivers’ın son filmi var, Fredercik Wiseman’ın son belgeseli var, Chantal Akerman’ın son filmi var…

Serra Ciliv&Pelin Turgut

Serra Ciliv & Pelin Turgut, Festival Direktörleri | Fotoğraf: Murat Tekin

Son olarak şunu sorayım; bir festival izleyicisi olarak benim gözlemlediğim !f’in eleştirilere, yorumlara, önerilere açık olan, eğer hata yapıyorsa hatalarından ders alan bir festival olduğu. Sizin bugüne kadar aldığınız ve festivali olumlu yönde geliştirdiğini düşündüğünüz en yapıcı eleştiri neydi?

S: En ter basan anları hatırlamaya çalışalım, çünkü var onlardan! Son 2-3 sene içinde bir müzik filminde başımıza şöyle bir şey geldi. Şarkı sözlerini çevirmemişiz. Biri geliyor diyor ki, şarkı sözlerini çevirmemişsiniz. NE? ŞARKI SÖZLERİNİ ÇEVİRMEMİŞ MİYİZ? O, kan ter içinde kaldığımız anlardan örneğin. Böyle bir şeyi nasıl atlarız dediğimiz şeyler olabiliyor, bir daha o hatayı yapmıyoruz.

Bu sene şöyle bir değişiklik var, tamamen eleştirilerle şekillendi. Biz her sene bütün sinemalarda farklı saatlerde başlatıyorduk seansları. Bunda amaç, önce şu salon başlasın, bir problem çıkarsa onunla ilgilenelim, sonra diğer salon başlasın, bir problem çıkarsa onunla ilgilenelim -di. Bu sene bunu değiştiriyoruz artık. Çünkü bu nedenle seansları karıştıranlar, bir filmden çıkıp diğerine yetişemeyenler oluyordu. Şimdi kolaylaştırdık, her salonda seanslar aynı saatte başlayacak.

ENG_0013-copy1

!f Ekibi, 2016 | Fotoğraf: Engin Irız

Çok teşekkürler, iyi festivaller!

Fotoğraflar: !f Arşivi

Emre Eminoğlu

Magger, Kültür ve Sanat Blogger'ı
SİZ NE DÜŞÜNÜYORSUNUZ? YORUM YAZIN

  1. Çok güzel, dolu dolu bir röportaj olmuş, elinize sağlık.

MAGGER NEWSLETTER'A ÜYE OLUN

MAGGERLARDAN GÜNCEL YORUMLAR
x
Newsletter'a üye olmadınız mı?