30 Mart – 14 Nisan tarihleri arasında düzenlenen 32. İstanbul Film Festivali’nde 43 film izledim bu yıl. Edebiyat uyarlamalarından dünyanın birçok köşesindeki festivalde öne çıkan filmlere, yerli yapımların galalarından uluslararası büyük prodüksiyonların Akbank Galaları’na birçok farklı ülkeden ve türden 43 film… Bunlar arasından en beğendiğim 10 film ise bu listede:

10. DESPUÉS DE LUCÍA (Yön: Michel Franco, Meksika)

Yönetmeni Michel Franco‘nun ikinci filmi olan “Después de Lucía” (Lucia’dan Sonra), annesi Lucía’nın bir trafik kazasında ölmesi sonucu babası ile birlikte büyük şehire, Mexico City’e taşınan lise çağında bir genç kızın iç karartıcı ve rahatsız edici hikayesini anlatıyor. Kullandığım olumsuz sözcükler sizi yanıltmasın, filmin başarılı olduğunu düşündüğüm yanı tam amaçladığı gibi seyirciyi rahatsız etmesi, öfkelendirmesi ve yumruklarını sıkmasını sağlaması. Yeni okuluna ve yeni arkadaşlarına uyum sağlamaya çalışan Alejandra, yeni arkadaşları ile başta eğlense de, bir gece içlerinden biriyle sevişmesinin cep telefonu kamerası ile kaydedilip tüm okula yayılması, başta eğlenceli görünen o arkadaşların içlerindeki tüm kötülükleri ortaya çıkarıyor. Sözlü, psikolojik, fiziksel ve cinsel tacizin her türlüsüne maruz kalan Alejandra, korktuğu için okula ve babasına olanları anlatmamakta ısrar ediyor. Henüz yetişkin bile olmayan insanların içlerindeki kötülüğün boyutlarını ve erişim ve kullanımı arttıkça teknolojinin nelere yol açabileceğini anlatıyor film.

9. POZITIA COPILULUI (Yön: Calin Peter Netzer, Romanya)

Şubat ayında Berlin Film Festivali’nden büyük ödül Altın Ayı ile dönen “Pozitia copilului” (Çocuk Pozu) Romanya toplumunun sınıf farklılıklarını mercek altına alıyor. 30′lu yaşlarında olsa da annesinin gözünde halen küçük bir çocuk olan, üstelik yıllar boyunca annesinin korumasına ve yönlendirmesine muhtaç olduğu için kendi kararlarını veremeyen, zor durum karşısında ne yapacağını bilemeyen Barbu; annesi ile kavga edip kendi ayakları üzerinde durabileceğini düşünmesinin hemen ardından otomobili ile çarptığı köylü çocuğun ölümüne neden oluyor. Film boyunca güçlü ve zengin ve Romanyalı üst sınıfı temsilen anne Cornelia’yı izliyoruz. Anne, polisle, uzmanlarla, tanıklarla ve hatta kurbanın ailesiyle ikna etmeye yönelik pazarlık girişimlerinde bulunuyor. Onun her adımıyla, sarf ettiği her sözcükle oğlu biraz daha küçülüyor, insan hakları biraz daha çiğneniyor. “Pozitia copilului” yalnızca Romanya değil, dünyanın birçok yerinde zenginin nasıl kayırıldığını, gücün nasıl kullanıldığını ve zengin, güçlü ailelerin çocuklarını nasıl başkalarına muhtaç bir şekilde yetiştirdiğini gözteriyor.

8. YOZGAT BLUES (Yön: Mahmut Fazıl Coşkun, Türkiye)

Festivalin Ulusal Yarışma bölümünde, daha önce vizyonda izlediğim “Kelebeğin Rüyası” ile birlikte toplam 4 film izleyebildim yalnızca. (Diğerleri: Karnaval ve bu listede yer alan Hayatboyu) İlk filmi “Uzak İhtimal”de bir müezzin ve bir rahibenin duygusal yakınlaşmasını anlatan Mahmut Fazıl Coşkun, ikinci filmi “Yozgat Blues”da da başarısını sürdürmüş. Festivalin En İyi Erkek Oyuncu ödülünü kazanan Ercan Kesal kadar filmin diğer oyuncuları Ayça Damgacı, Tansu Biçer ve Nadir Sarıbacak da çok iyi performanslarıyla esprili, duygusal ve akıcı bir film çıkarmışlar ortaya. Anadolu’nun herhangi bir yerinde geçebilecek hikaye için Yozgat seçilmiş. Film boyunca tekrar tekrar duyacağımız bozuk aksanlı bir Fransızca şarkı ve peruğunun yanında belediyede verdiği derslerden öğrencisi Neşe’yi de yanına alarak Yozgat’ta bir gazinoda sanatını icra etmeye giden Yavuz Hoca’nın yalnız hayatına odaklanıyoruz filmde. Çok iyi yazılmış karakterlerin olduğu senaryonun yazarı ise ilk filminde de yönetmenle çalışmış olan Tarık Tufan.

7. DISCONNECT (Yön: Henry Alex Rubin, ABD)

Günümüzün en büyük problemlerinden biri internet, akıllı telefonlar ve sosyal mecraların gittikçe sosyal ilişkilerin yerini alıyor olması. Adı ile güzel bir mesaj veren ve bize bu bağlantıları biraz koparıp gerçek hayattaki ilişkilerimize odaklanmamızı öneren “Disconnect”, 3 hikaye aracılığıyla bize sanal ilişkilerle alt üst olan hayatları anlatıyor. İlk hikayede kredi kartı bilgileri internetteki bir sohbet odası ya da kumar sitesinde çalınmış olduğu için (birkaç yıl önce oğullarını kaybettikleri gibi) her şeylerini kaybeden bir çift var. İkinci hikayede iki çocuğun okulun sessiz karakterlerinden birini sahte bir Facebook hesabı ile işletmesi ile başlayan şakanın hayat karartan bir boyuta ulaşması… Son hikaye ise 18 yaş altındaki çocukların kamera karşısında soyunarak para kazandığı bir internet sitesinin ‘modellerinden’ biri olan bir çocuk ve onu ‘kurtarmaya’ çalışan bir gazeteciye odaklanıyor. Her üç hikayede de ister karı-koca, ister baba-oğul, ister iki insan arasında olsun; sanal ilişkilerin gerçek ilişkilerin yerini ne kadar ciddi bir şekilde tutmaya başladığını görüyor ve bu boyutlara ulaşacak kadar vahim olmasa da kendi ilişkilerimizi sorguluyoruz. Filmin yönetmeni 2006′da “Murderball” belgeseli ile Oscar adayı olan yönetmen Henry Alex Rubin. Oyuncular arasında özellikle (daha önce “We Bought a Zoo”da izlemiş olabileceğiniz) 17 yaşındaki Colin Ford‘a dikkat edin. (Vizyon Tarihi: 2 Ağustos 2013)

6. 7 CAJAS (Yön: Juan Carlos Maneglia & Tana Schembori, Paraguay)

Latin Amerika’da Brezilya dışında tüm ülkeler aynı dili kullandığı için gerek ortak yapımlar, gerek oyuncu alışverişi, gerekse sinema endüstrisi diğerlerine göre daha gelişmiş ülkelerden hazır film alma olayları nedeniyle bazı ülkelerin adını sinemasal açıdan çok az duyuyoruz. Paraguay, bunlardan biri. Benim de hayatımda izlediğim ilk Paraguay filmi olan “7 cajas” (7 Kasa), Latin Amerika’nın bu yıl en çok konuşulan filmlerinden. Filmin, zengin ve/veya ünlü olma hayalleri olan sıradan bir gencin çok basit bir olayla başlayan fakat işler karmaşıklaştıkça bol aksiyonlu bir hikayeye dönüşen yapısıyla “Slumdog Millionaire”i hatırlatması çok olası. Kahramanımız Viktor, pazar yerinde yük taşıyarak para kazanmaktadır ve en büyük hayalleri kameralı bir cep telefonuna sahip olmak ve bundan bağımsız olarak bir de televizyona çıkmaktır. Bir karışıklık sonucu, başta önemsiz gibi gözüken 7 kasayı gün boyunca taşıması ve telefon geldiğinde onları sağlam ve eksiksiz bir şekilde geri getirmesi istenir. Böylece hem gün boyunca bir cep telefonu kullanabilecek, hem de günün sonunda kendi telefonunu almaya yetecek kadar parası olacaktır. “7 cajas”, başından sonuna soluk soluğa izlediğim, heyecan dolu bir film olmuş. Üstelik Hollywood aksiyonlarındaki gösterişten de, yapmacıklıktan da uzak aksiyon sahneleriyle dolu. Festivalde beni en çok şaşırtan film hangisi oldu diye sorarasanız, cevabım “7 cajas”.

5. HAYATBOYU (Yön: Aslı Özge, Türkiye)

Aslı Özge‘yi “Köprüdekiler” filmi ile tanımıştık. Boğaz Köprüsü’nde çalışan bir polis, bir dolmuş şoförü ve bir seyyar satıcının sıradan olmak zorunda olan hayatlarını, yaşadıkları ekonomik zorluklar nedeniyle bu hayatlarını değiştirememelerini izlediğimiz, gerçekçi bir filmdi. Yönetmen, festivalin hem Ulusal Yarışma hem de Uluslararası Yarışma bölümünde yarışan ve kendisine En İyi Yönetmen ödülünü kazandıran ikinci filminde ise üst sınıf bir aileye odaklanıyor. İstanbul’da yaşayan ailenin güçlü kadını bir çağdaş sanatçı, orta yaş krizi geçirmekte olan erkeği ise başarılı bir mimar. Üniversite öğrencisi kızları, arkeolog erkek arkadaşı ile birlikte Ankara’da yaşıyor. Çiftimizin tasarım harikası olduğu kadar soğuk bir evleri var -ki ilişkileri de öyle… Türkiye sinemasında son yıllarda izlediğimiz tüm iyi filmlerin taşrada geçmesi ya da alt sınıfı konu alması, kendileri de çoğunlukla üst sınıfa ait sinemacıların kendileri ile ilgili film yapamamsından kaynaklanıyor diye düşünmeme neden oluyor ve böyle filmlerin yokluğunu hissediyordum açıkçası. “Hayatboyu” başta Defne Halman‘ın oyunculuğu (ve festivalde En İyi Görüntü Yönetmeni ödülü kazanan) Emre Erkmen‘in görüntüleri ile etkiliyor insanı. Bir de kendi başına bir karakter olmayı hak eden (ve filmden sonraki söyleşide öğrendiğimiz kadarıyla mekan tasarımı film için sıfırdan yapılmış) ev var. Yaşadıkları rahat ve düzenli hayattan kendilerine engel oldukları için vazgeçemeyen ve “Hayatboyu” birbirine katlanmak zorunda olan iki üst sınıf insanını anlatıyor film.

4. SEARCHING FOR SUGAR MAN (Yön: Malik Bendjelloul, İsveç &

İngiltere)

Geçtiğimiz yılın En İyi Belgesel Film Oscar’ının sahibi “Searching for Sugar Man“, inanılması zor ama gerçek olan o hikayelerden: Güney Afrika’nın efsane yıldızlarından biri olan Rodriguez hakkında birçok şehir efsanesi dolaşmakta, çünkü sanatçı hakkında hiçbir bilgi bulunamamasının yanı sıra ölüp ölmediği dahi bilinmemektedir. Tek bir plağı vardır ve tüm Güney Afrikalıların hayali onun bir konserini izleyemeyecek olsalar bile en azından farklı bir albümünü dinlemektir. Güney Afrika’da plağı satış rekorları kıran ve belki de Elvis Presley ya da Freddie Mercury’den daha çok tanınan Rodriguez’in bu gizeminin nedeni ülkesi ABD’de 1970′lerde tek bir albüm çıkarmış ve bu albümü neredeyse hiç satmamış olmasıdır aslında. Belgesel, Rodriguez’in Güney Afrika’dan yola çıkarak yıllarca onu arayan birkaç hayranının akıl almaz bir şekilde sonlanan gerçek öyküsünü anlatıyor. Filmi izlediğinizde Rodriguez ve harika müziğiyle tanıştığınız için çok mutlu olacak, Rodriguez hakkındaki gerçekleri öğrendikçe şaşkınlığınızı gizleyemeyeceksiniz.

3. WHAT MAISIE KNEW (Yön: Scott McGehee & David Siegel, ABD)

Henry James’in romanından uyarlanan “What Maisie Knew”, küçük bir kızın boşanan annesi ve babasının bencil hayatları arasında yaşamak zorunda kaldığı ikilemi konu alarak aile kavramını sorgulamamıza neden oluyor. Bir rock yıldızı olan annesi ve yoğun bir iş adamı olan babası boşanmalarının ardından Maisie’nin velayetini alma çıkarları için sahte evlilikler gerçekleştiriyorlar. Babası Maisie’nin çok sevdiği genç ve güzel bakıcısı ile, annesi ise çocuklarla mükemmel bir ililşkisi olan genç ve yakışıklı barmen ile evleniyor. Film ilerledikçe Maisie’nin iyiliği için gerçek annesi ve babası yerine onların çocuğu olması gerektiğini kabul ediyorsunuz fakat ne yazık ki yasalar ve kader buna izin vermiyor. Özellikle son zamanlarda eşcinsel çiftlerin evlat edinme haklarının “aile kavramı” üzerinden sorgulandığı gündem düşünülürse çocuklar için doğru “aile” kavramının her zaman gerçek anne ve gerçek babalarından oluşmayabileceğini de düşündürüyor film. Küçük oyuncu Onata Aprile, Julianne Moore, Alexander Skarsgård, Steve Coogan ve Joanna Vanderham’dan oluşan dörtlü oyuncu kadrosundan rol çalıyor. Diğer yandan Julianne Moore’un oyunculuğu karakterinden nefret etmemizi sağlayacak kadar güçlü. (Vizyon Tarihi: 23 Ağustos 2013)

2. DANS LA MAISON (Yön: François Ozon, Fransa)

François Ozon‘un filmi, açılış sahnesinden kapanış sahnesine kadar soluksuz kendini izlettiren, harika müziklerin eşlik ettiği başarılı bir tiyatro uyarlaması. Ana kahramanlarımız bir lise edebiyat öğretmeni ve yazmaya yetenekli bir öğrencisi. Her şey bu öğrencinin bu öğretmene okulun ilk günlerinde sınıf arkadaşlarından birinin ailesini evin içine girerek gözlemlemeye başladığını itiraf ettiği ve gözlemlerini “arkası yarın” diye bitirdiği bir ödevle anlatmasıyla başlıyor. Hikaye, Fabrice Luchini‘nin canlandırdığı öğretmen Germain ve karısının (Kristen Scott Thomas) ödevleri büyük bir heyecanla okuması, Germain’in hikayeyi merak ettiği için mesleğini kötüye kullanmaktan kaçınmaması, öğrenci Claude Garcia’nın bundan cesaretlenerek gittikçe ailenin daha da içine girmesi ile sürüp gidiyor. Ta ki olaylar raydan çıkana dek. Ozon, son zamanlarda yaptığı eğlencelik ve vasat işlerin ardından her yönüyle kusursuz bir filme imza atmış. Edebiyatın ve kelimelerin gücünün yön verdiği bu hikaye, yeniden üniforma giymeye başlayan bir lisenin aynı gözüken bireylerini de bir imge olarak kullanarak farklı sınıflardan ailelerin içine girildiğinde aslında aynı şeylerle karşılaşılabileceğini ve bu hayatları kolaylıkla yönlendirebileceğimizi gösteriyor bize. Philippe Rombi‘nin film boyunca bizi yalnız bırakmayan müzikleri halen dilimde. (Vizyon Tarihi: 24 Mayıs 2013)

1. PERKS OF BEING A WALLFLOWER (Yön: Stephen Chbosky, ABD)

Perks of Being a Wallflower” (Saksı Olmanın Faydaları), yönetmen Stephen Chbosky‘nin kendi romanından uyarlanmış. Filmin sezonun ortasından beri en çok merak ettiğim film olmasının nedeni “Breakfast Club”dan beri çekilmiş en iyi gençlik filmi olduğu yönündeki yorumlardı. Son yılların en başarılı genç oyuncularından üçünü, Logan Lerman, Ezra Miller ve Emma Watson‘ı bir araya getirmesi de başka bir neden tabii. Üstelik hikayemiz 90′lı yıllarda geçiyor! Kısa bir süre önce en yakın arkadaşının ölümü ile altüst olmuş olan Charlie, liseye başladığı gün birçok korku ile gidiyor okula. Üst sınıflar tarafından dalga geçilecek olmak ve hiç arkadaş bulamayacak olmak bunların başında geliyor. Kısa süre sonra her ikisi de lise son sınıf öğrencisi olan üvey kardeşler Patrick ve Sam ile tanışıyor ve tüm korkularından arınıyor. Arkadaşlıkla, iyi müzikle, aşkla tanışıyor. Geçmişiyle yüzleşiyor. Lise hayatı olmak isteyip olmadığı, yapmak isteyip yapamadığı şeylerle dolu biriyseniz, tüm bunların üzerine 90′lar nostaljisi sizi hüzünlendiriyorsa; başından sonuna kadar göz yaşlarınızı tutamayabilirsiniz “Perks of Being a Wallflower”ı izlerken. Oyuncuların yetenek ve uyumundan, senaryosuna; müziklerin seçiminden dönemin yansıtılışına kadar her yönüyle beni en çok etkileyen film olmayı başardı. Yalnızca festivalin değil, 2012 de, tüm zamanlarımın da en iyileri arasına girdi.

theMagger’dan “Perks of Being a Wallflower” izlenimleri…

Emre Eminoğlu

Magger, Kültür ve Sanat Blogger'ı
SİZ NE DÜŞÜNÜYORSUNUZ? YORUM YAZIN

  1. Neeeee, The Perks of Being Wallflower’ı birinci sıraya yerleştirmene inanamadım! Neyse bu akşam detaylı konuşuruz.

MAGGER NEWSLETTER'A ÜYE OLUN

MAGGERLARDAN GÜNCEL YORUMLAR
x
Newsletter'a üye olmadınız mı?