İstanbul’da 29 Eylül – 07 Ekim tarihleri arasında düzenlenen Filmekimi, Türkiye’nin farklı kentlerinde halen devam ediyor. Kişisel rekorumu kırarak 9 günde 25 film izlediğim Filmekimi’nin en iyilerini listelemeden olmazdı!

10. LOOPER (Yön: Rian Johnson, ABD)

İlk filmi “Brick” ile 2005 yılında kara film türünü lise koridorlarına taşıyan Rian Johnson, ikinci filmi “Brothers Bloom” ile hayal kırıklığına uğrattıktan sonra, son yılların en iyi bilim kurgu filmleri arasında yer alacak “Looper” ile karşımıza çıktı. 2074 ve 2044 yılları arasında zaman makinesi ile yolculuk etmemizi sağlayan filmin kadrosunda Joseph Gordon-Levitt, Bruce Willis ve Emily Blunt gibi yıldız oyuncular yer alıyor. Kurbanlarını öldürmek için 30 yıl öncesine yollayan ve orada bekleyen tetikçileri kullanan bir örgütün tetikçilerinden birinin genç ve yaşlı halini Levitt ve Willis canlandırıyor. Zaman yolculuğunda mantık aramamamızı kendi replikleriyle özellikle isteyen film, aksiyon dolu ve zekice kurulmuş bir hikaye olarak çok şey vaat ediyor. (Vizyon tarihi: 12 Ekim 2012)

9. RUBY SPARKS (Yön: Jonathan Dayton & Valerie Faris, ABD)

Filmekimi 2012′nin benim için başlangıç filmi, 2006′nın en iyi bağımsızı “Little Miss Sunshine”ı yöneten Dayton ve Faris‘in ikinci filmi “Ruby Sparks” oldu. Kelimeleri bu denli iyi kullanan film azdır. Senarist ve başrol oyuncusu Zoe Kazan, ilişkiler ve yazarlık psikolojisi üzerine yerinde tespitlerde bulunmuş. Dahası, bu tespitleri çok iyi yazılmış cümlelerle, monologlarla, diyaloglarla kaleme dökmüş. İyi seçilmiş Fransızca şarkılardan oluşan soundtrack‘i ve taşıdığı bağımsız ruhla izlenesi, şirin bir film “Ruby Sparks“. Bir başyapıt değil belki ama yer yer kahkahalarla güldürüp, yer yer kendi ilişkinizdeki hatalarınızdan bir parça bulduğunuz için gözlerinizi dolduran o özel filmlerden olmuş. (Vizyon tarihi: 02 Kasım 2012)

8. NO (Yön: Pablo Larraín, Şili)

Şili’nin 2012 En İyi Yabancı Dilde Film Oscar’ı için aday gösterdiği “No“, 1988 yılında Pinochet rejimine son veren referandumu konu alıyor. Fakat kesinlikle sadece bir Latin Amerika politik filmi olmakla kalmıyor, reklamcılıkla ilgilenenlere de birçok şey vaat ediyor. 80′leri görüntülerle, filtrelerle ve kostümlerle çok iyi yansıtan film Gael García Bernal etkisiyle festivalin en çok ilgi gören filmlerindendi. Ülkenin en iyi reklam ajansında harikalar yaratan, ajansı “Evet” kampanyasını desteklerken freelance olarak “Hayır” kampanyasını yürüten reklamcı rolündeki aktör, hemen hemen her filminde olduğu gibi büyülemeyi başarıyor.

7. COMPLIANCE (Yön: Craig Zobel, ABD)

Uzun zamandır izlediğim en rahatsız edici filmdi “Compliance“. Zaten amacı da tam olarak bu ve bu yüzden Filmekimi’nin en iyi filmlerinden biri. Başında “Gerçek olaylara dayanmaktadır.” yazmasa gerçeklikten uzak derecede saçma bulacağınız olayları izledikçe tahammül gücünüzü tüketiyor, sinirleniyor, rahatsız oluyor ve izlediklerinize anlam veremiyorsunuz. Telefonda polis olduğunu söyleyen birine sorgulamadan itaat etmenin ne boyutlara ulaşabileceğine tanık oluyorsunuz. Film kadar rahatsız edici, mekanik ve soğuk görüntüler yerleştirilmiş filme. Ann Dowd, tanınmamış oyuncu kadrosu içinde en dikkat çekici ve sıradışı performansı sergiliyor.

6. BEASTS OF THE SOUTHERN WILD (Yön: Benh Zeitlin, ABD)

Yılın yıldız bağımsızı “Beasts of the Southern Wild“, hayatım boyunca izlediğim en iyi açılış sahnelerinden birine sahip. 2003 doğumlu Quvenzhané Wallis‘in monologu ve gittikçe yükselen etkileyici müziklerin eşliğinde açılan filmin tamamından ise aynı başarıyı beklememek lazım. İlk uzun metrajlı filmini çeken Benh Zeitlin‘in filmin müziklerinde ve “Juicy and Delicious” adlı tiyatro oyunundan uyarlanan senaryosunda da imzası var. Büyüklerin bile başa çıkmakta zorlandığı toplumsal sorunları bir çocuğun gözünden, onun hayal dünyasının rehberliğiyle anlatan o masalsı filmlerden olmayı başarmış “Beasts of the Southern Wild“. Bir “El laberinto del Fauno” değil belki, ama bir ilk film için takdir edilesi. Filmi izlemek için en büyük nedense Quvenzhané Wallis. (Vizyon tarihi: 25 Ocak 2013)

5. ANGEL’S SHARE (Yön: Ken Loach, İngiltere)

Geçmişten kaçmak mümkün değildir, özellikle de suçlular için. İşsiz gençler, kolaylıkla suça sürüklenebilirler. Günümüz toplumunda bazılarının tek ihtiyacı başını sokacak bir ev ve geçimini sağlayacak bir işken, bazıları birimi ne olursa olsun milyonlarca para harcayarak ihtiyaçları olduğunu düşündükleri o ürünü bir an bile düşünmeden bile satın alabilecek kadar zengindirler. İşte Ken Loach, bu cümleler üzerine çok sıkıcı bir film çekebilecekken, yine aynı cümlelerden yola çıkarak bir komedi çekmeyi seçmiş. İşledikleri suçlar sonrasında, sosyal hizmette bulunmak şartıyla salınmış 4 gencin, değerli bir fıçı viskinin peşinden giderek hayatlarını kurtarmaya çalışmalarının öyküsünü anlatıyor “Angel’s Share“. Filmekimi’nde bu yıl izlediğim en eğlenceli filmdi. (Vizyon tarihi: 19 Ekim 2012)

4. AMOUR (Yön: Michael Haneke, Avusturya)

Altın Palmiyeli “Amour“, yılın en iyi filmlerinden biri, evet. Film boyunca sapasağlam bir aşka tanıklık ediyor, birbirinden etkileyici sahnelerle büyüleniyorsunuz. Fakat Haneke‘nin önceki filmlerini izlemişseniz, tüylerinizi o denli ürpertmiyor (ürpertmesi de gerekmiyor, çünkü bu bir aşk filmi). Haneke‘yi “Caché” ile tanımış ve “Das Weisse Band” ile hayranı olmuş bir izleyici olarak “Amour“u bu listenin bir numarasına koyma beklentisiyle izledim filmi. Belki de bu yüzden dört numarada. Emmanuelle Riva ve Jean-Louis Trintignant kelimelerle anlatılamayacak performanslarıyla karşımızdalar film boyunca. Yaşlarından dolayı ağır hareket ediyorlar, kamera da onlara bu tempolarında eşlik ediyor, yormuyor onları. Bir gün büyük aşkın bir tarafı hastalanıyor ve “Amour” da marifetini bu hastalık sürecinde dinmeyen aşkı anlatarak gösteriyor. Film, Avusturya’nın bu yılki Oscar aday adayı. (Vizyon tarihi: 28 Aralık 2012)

3. BROKEN (Yön: Rufus Norris, İngiltere)

Bir ilk-film mucizesi… Rufus Norris, ilk filminde bir Kuzey Londra sokağına çevirmiş kamerasını ve olabildiğince gerçekçi, olabildiğince gerilimli bir hikaye anlatmış. Filmin hikayesi de, görüntüleri de, sesleri de mükemmel kurgulanmış. Etkileyici açılış sahnesinde ne olduğunuzu şaşırıyor, sonra olayın 5 dakika öncesini izlediğinizde gördüklerinize bir anlam yüklüyorsunuz. Ta ki bir sonraki sahnede olayın daha da öncesini öğrenip, tüm olanların bir iftiradan ibaret olduğunu anlayana kadar. Film, günümüz toplumunun sebepsiz yere suçlanma paranoyasını, bu paranoyanın nedenlerini değil belki ama, sonuçlarını anlatmış. Kimin kurban, kimin zanlı olduğu konusunu araştırırken üç ailenin kapılarından içeri girerek yazmış hikayesini ve hikayeyi daha etkileyici kılmak için her türlü teknik imkanı kullanmış. Cillian Murphy ve Tim Roth‘unkiler bir yana, çocuk oyuncuların hepsinin birbirinden gerçekçi performansları da takdire değer.

2. DUPA DEALURI (Yön: Cristian Mungiu, Romanya)

5 yıl önce çektiği Altın Palmiyeli “4 luni, 3 saptamâni si 2 zile” ile dünya çapında çok iyi eleştiriler alan, fakat benim sadece sıkıcı bulduğum filmiyle “Kürtaj yasağı öldürür!” diyordu Mungiu. 5 yıl sonra izlediğim “Dupa dealuri” sayesinde, o filme 5 yıl olgunlaşmış bir insan olarak bir şans daha vermeye karar verdim. “Dupa dealuri” ile bu kez “Cehaletle inanılan din öldürür!” diyor Mungiu. Yetimhanede tanışmış ve birbirlerine olan sevgileri duygusal/cinsel bir ilişkiye dönüşmüş olan iki genç kızdan biri kendini kırsaldaki bir manastıra adamaya karar verdikten yıllar sonra, bu manastırda diğeri tarafından ziyaret edilmesini ve bu ziyaretin doğurduğu sonuçları izliyoruz filmde. 3 saate yakın süresini gereksiz bulduğum, fakat hiç sıkılmadan izlediğim filmde din adamlarının cehaleti, dinin mantıkdışı tabu, yasak ve kuralları çok iyi yansıtılmış. Kısacası film, bazılarını kurtuluşa sürükleyen dinin, bazılarını ölüme sürükleyebileceğini en çarpıcı şekilde gösteren bir din eleştirisi.

1. JAGTEN (Yön: Thomas Vinterberg, Danimarka)

Dogme akımının yaratıcılarından, “Festen” ve “Dear Wendy” gibi aile ve şiddet konularını çok iyi ele alan kalburüstü yapımlarda imzası bulunan Thomas Vinterberg, “Jagten” ile yine başarılı bir toplum analizine imza atıyor. Başroldeki Mads Mikkelsen, Cannes’da kazandığı En İyi Erkek Oyuncu ödülünü hak ettiğini kanıtlayan bir performansla tüm filmi tek başına sırtlıyor resmen. Küçük bir çocuğun yaşadığı çocukça kırgınlığı sonucunda söylediği ufak yalan, suçsuz, dürüst ve iyi bir insanın psikolojik olarak linç edilmesine, dışlanmasına ve fiziksel şiddete maruz kalmasına neden oluyor. Toplumun linç merakı(ve aslında yine “Broken” için söylediğim günümüz toplumunun sebepsiz yere suçlanma paranoyasını) ele alıyor. Kuzey sinemasının “Hævnen” ile birlikte son yıllardaki en iyi işlerinden “Jagten”.

Emre Eminoğlu

Magger, Kültür ve Sanat Blogger'ı
SİZ NE DÜŞÜNÜYORSUNUZ? YORUM YAZIN

MAGGER NEWSLETTER'A ÜYE OLUN

MAGGERLARDAN GÜNCEL YORUMLAR
x
Newsletter'a üye olmadınız mı?