Daha önce iki kez kısa süreliğine ziyaret ettiğim ve herhangi bir turistten farksız bir şekilde gezdiğim Venedik, ilk kez izlediğim Venedik Bienali sayesinde bambaşka bir şehre dönüştü gözümde. Bienalse bir amaç olmaktan çıktı, şehrin neredeyse tamamını yürüyerek dolaşmak, dar sokaklarda kaybolarak detayların büyüsüne kapılmak, tam kayboldum diye düşünürken bir sergi ile karşılaşmak ve çok lezzetli yemekler yiyip güzel şaraplar içmek için bir araca dönüştü.

İşte dört günde altını üstüne getirdiğimiz Venedik’ten notlar…

campo dei gesuiti

Campo dei Gesuiti

Venedik’te Konaklama: Mucizevi Hostel We Crociferi

Venedik’i gerçek anlamda yaşamak için birinci kural, kesinlikle adada kalın. Fakat bunun için de öncelikle bilmeniz gereken şey, eğer dans etmek ya da doyasıya gece hayatını yaşamak istiyorsanız, yanlış şehirdesiniz. Adada hafta içi saat 22:00, hafta sonu ise geceyarısından sonra bırakın açık bir yer bulmayı, sokakta insan görmeniz bile mucize olabilir. Eğlence yerleri genellikle büyük turist gruplarının konakladığı Mestre ya da Lido’da ve fakat oralarda kalmanızın Venedik deneyiminizden alıp götürecek çok şeyi olduğu da kesin. Adada konaklamak ilk başta oldukça pahalı gözükecektir, fakat bunun sizi her gün ulaşım ücretinden ve çilesinden kurtaracağını, belli saat aralıklarına hapsetmeyeceğini de unutmayın. Adada son yüzyılda yapılmış binaların sayısı çok az olduğundan, tüm binalar çok eski, tarihi ve bu nedenle konaklama çok pahalı; bu nedenle ucuz seçenekler arıyorsanız ilk başta ya çoğunlukla temizlikten veya konfordan ödün vermenizi gerektirecek otellerle ya da kalabalık hostel odalarıyla karşılaşıyorsunuz.

We Crociferi

We Crociferi

Biz, uzun süren bir araştırma ve belki de biraz şans sonucu, Venedik’in Cannaregio ve Castello bölgeleri arasındaki Gesuiti’de, Fundamenta Nove iskelesine çok yakın bir hostel olan We Crociferi’de iki kişilik oda bulmayı başardık. Fakat “hostel” kavramının sınırlarını biraz zorlayan bir yer söz konusu: 5 katı ve kendi avlusu bulunan bu dev bina, eskiden sokağın karşısında yer alan Chiesa dei Gesuiti’ye bağlı bir manastırmış. İtalya ve Avrupa’nın farklı şehirlerinde de işletmeleri bulunan We, burayı Venedik standartlarına göre inanılmaz modern ve yaşanılır, aynı zamanda ucuz bir hostel haline getirmiş. Duvarlardaki freskleri, yüksek tavanlı katları, geniş ortak alanları, kendi kafe’si ve çok keyifli bir avlusu olan hosteli kesinlikle tavsiye ederim.

we crociferi

We Crociferi

Venedik’te Şehir İçi Ulaşım: Yürümek En Güzeli!

Venedik’i gerçek anlamda yaşamak için ikinci kural, feribotları mümkün olduğunca kullanmayın, yürüyün, yürüyün, sokaklarda kaybolun ve yürümeye devam edin. Sürekli feribot kullanmanın sizi ara sokaklardaki detaylardan, dar sokaklardan, küçük kanal ve köprülerden mahrum bırakacağını unutmayın. Üstelik feribotlar yalnızca adanın etrafından ve Büyük Kanal’dan geçebildiği ve biraz yavaş olduğu için size çok vakit kazandıracağını da sanmıyorum. En uzak uçlardan bile, maksimum 40 dakikalık bir yürüyüşle bienal mekanlarına da, San Marco – Rialto turist hattına da ulaşabiliyorsunuz. Bunu her seferinde farklı yollar belirleyerek yaparsanız tüm şehri yürüyerek görmeniz de olası. (İkna edemediysem, feribot kullanmak istiyorsanız tek yön bilet 7.50€, günlük bilet 20€, 2 günlük bilet 30€, 3 günlük bilet 40€ ve haftalık bilet 60€) Tren istasyonuna, havaalanına ya da Murano, Burano, Lido gibi adalara gitmek için de aynı feribotları kullanabilirsiniz.

Venezia

Bir kez internete bağlandıktan sonra bir daha internet bağlantısı gerekmeden telefonunuzdaki haritayı kullanabiliyor olmanız, nerede olduğunuzu gösteren o mucizevi mavi nokta, tüm şehirler bir yana Venedik’te hayat kurtarıyor. Çünkü emin olun, analog bir haritayla boğuşmak istemeyeceğiniz kadar çok ve o haritada yer almayacak kadar küçük köprü, sokak ve adacık var. Düzenli aralıklarla nerede olduğunuzu kontrol ederek akışına bırakın, kaybolduğunuzu hissettiğiniz anda ne yöne gideceğinizi bulana kadar herhangi bir köprü geçmemeye çalışın ve sokaklardaki küçük detayların, eski binaların, sessiz ve dar sokakların, her yandaki teknelerin ve köprülerin tadını çıkarın. Venedik’i yürüyerek geziyorsanız ve/veya herhangi bir gezi rotası çizerken bilmeniz gereken en önemli şeylerden biri de, şehri ortadan ikiye ayıran Büyük Kanal (Canale Grande) üzerinde yalnızca üç köprü olması. Bunlardan biri tren istasyonunu hemen karşı tarafla bağlayan Ponte degli Scalzi, ikincisi turist avlamaya çalışan hediyelik eşya dükkanları ve avlanan milyonlarca turist nedeniyle yürümenin zor olduğu ünlü Ponte di Rialto, sonuncusu da San Marco’yu Akademi’ye bağlayan Ponte dell’Accademia. (Bu nedenle örneğin San Marco meydanının hemen karşısındaymış gibi gözüken Basilica di Santa Maria della Salute’yi görmek istiyorsanız en yakın köprüye ulaşmak için düşündüğünüzden fazla yürüyerek Ponte dell’Accademia’dan geçmeniz ve aynı yolu geri yürümeniz gerekebilir.)

Venezia

Önemli noktalardan bir diğeri, özellikle şehrin en turistik merkezindeyseniz, hemen hemen her binanın üzerinde Rialto, San Marco, Accademia ya da Santa Croce yazan oklu, sarı tabelalar yer alıyor. Gideceğiniz belli bir yön yoksa ve öylesine, sokakların tadını çıkararak yürüyorsanız da bu tabelalar en azından kolayca yitirebildiğiniz yön duygunuzu yerine getiriyor. Fakat tabii ki bu tabelaların öncelikli amacı sizin kaybolmanızı değil, dükkanlara ve şehrin yerlisine sürekli aynı soruyu sormanızı engellemek!

venezia

Venedik’te Gezilecek Yerler: Hayat San Marco – Rialto Hattının Dışında

Her gün milyonlarca turistin akın ettiği, San Marco meydanı ile Rialto köprüsü ve bu iki lokasyonu birbirine bağlayan turistik mağaza ve restoranlarla dolu sokaklar dışında da bir Venedik olduğunu unutmamak çok önemli. Tıpkı Sultanahmet Meydanı ve İstiklal Caddesi dışında bir İstanbul olduğu gibi, asıl keşfetmeniz ve yaşamanız gereken Venedik de buraların dışında:

venezia

Şehri, hava-karardıktan-sonra-da-Venedik’te-kalanlar gibi yaşamak için;

_Bienalin iki ana mekanı olan Giardini ve Arsenale arasındaki kalan bölgedeki sokaklarda dolaşabilir, içki içip dondurma yiyebilirsiniz,

_Özellikle gecelerinizi Ghetto ve Cannaregio’da dolaşarak, restoranlarda yemek yiyerek, barların önündeki kalabalığa karışarak geçirebilirsiniz;

_San Polo’nun ara sokaklarındaki osteria’larda şarap içip, süper aperatiflerden atıştırabilirsiniz.

venezia

2013 verilerine göre İtalya’nın en çok ziyaret edilen ikinci müzesi olan ve dünya sıralamasında da ilk 50 içerisinde yer alan Palazzo Ducale San Marco Meydanı’nda yer alıyor. San Marco bazilikası ve meydanının ne kadar büyüleyici gözüktüğünü söylemeye de gerek yok… Ayrıca bunlar dışında Venedik’te barok ve klasik döneme ait muhteşem mimari yapılar, sanat eserleri ve bu eserlerin sergilendiği birçok müze daha var. Fakat modern sanata öncelik verince bunlara vakit ayırmaya ya da bunlarla ilgilenmeye ne yazık ki vakit kalmayabiliyor. Bu yüzden eğer bir klasik sanat aşığıysanız sizi hayal kırıklığına uğratacağım. Modern sanat sevenler için Venedik’te bienal dışındaki önerim ise (ne yazık ki bienale üç tam gün ayırdığımız için gezmeye vakit bulamadığımız) Collezione Peggy Guggenheim. New York, Bilbao, Abu Dhabi ve Berlin dışında Venedik’te de bir müzesi olan Guggenheim, Ponte dell’Accademia’nın hemen yanında, Büyük Kanal kıyısındaki yarım kalmış bir saray binasında yer alıyor; koleksiyonda ise Picasso’dan Magritte’e, Calder’den Kandinsky’e dev isimlerin eserleri mevcut.

san marco

Venedik’te Yeme-İçme: Deniz Ürünleri ve Beyaz Şarap

Çok yakın bir geçmişe kadar beyaz şarap sevmeyen biri olduğum için, beyaz şarabın bu alt başlığa kadar girebilmesinin en büyük nedeninin Venedik olduğunu söyleyebilirim. Toscana’nın kırmızılarını unuttuğum, özellikle hayran olduğum Chianti’lerin bile yüzüne bakmadığım bir tatilden bahsediyorum. Venedik’te yeme-içme adına olayınız, öğle yemeğini atlayıp, sabah kahvaltısı ve akşam yemeği arasında iki ya da üç kez bir osteria ya da bara uğrayarak bardaki vitrin ve tabaklardan seçerek oluşturduğunuz ufak cicchetti tabağı eşliğinde bir kadeh Veneto beyaz şarabı (tercihen Bianco di Custoza, Pinot Grigio ya da Chardonnay di Veneto) içmek olmalı. Cicchetti ne derseniz, zeytinyağlı ya da kızartma deniz ürünleri, bruschetta’lar, mücverler, balık/et/tavuk köfteleri gibi tane ya da kaşıkla satılan minik atıştırmalıklar… Mümkün olduğunca fazla çeşit denemeli, önyargılarınızı bir kenara bırakmalısınız.

Cicchetti

 

Cicchetti

Akşam yemeği için San Polo ya da Canneregio’da hem lezzetli ve kaliteli hem de uygun fiyatlı bir seçenekler bulabilirsiniz. Bir osteria, trattoria ya da ristorante’ye rezervasyon yaptırmalı ya da bir saate yakın beklemeyi/etrafta dolanmayı göze almalısınız. Önyargılardan arınma konusu restoran seçiminde de geçerli. Örneğin ilk gün geç bir saatte Venedik’e ulaştığımız ve o saatte birçok yer kapalı olduğu için normal bir zamanda yüzüne bile bakmayacağımız bir yerde yemek yemek zorunda kaldık. Alakasız bir sokak arasında bulunan, Cafe Puppa adındaki bu salaş ve küçük mekanda gecenin bir yarısı, İtalya’da yediğimiz en iyi makarnalardan birini, dev boyutlarda bir domatesli-karidesli spaghetti yedik.

Her ne restoranda yiyor olursanız olun, tercihinizi deniz mahsüllü risotto ve makarnalardan yana kullanın derim, çünkü bu kadar lezzetli karides, ahtapot, midye, deniz tarağı kolay kolay bulamayacaksınız. Venedik’in spesiyallerinden biri ise mürekkep balıklı (yani rengi simsiyah olan) risotto ve makarna çeşitleri, oldukça lezzetli.

Spaghetti Nero

Spaghetti Nero

Birkaç mekan ve yeme-içme önerisi:

_San Polo’da Cantina Do Spade ve Cantina Do Mori ile Rialto’da Al Portego cichetti ya da öğlen/akşam yemeği için tercih edebileceğiniz osteria’lar.

_Akademi yakınlarındaki Do Draghi, yolunuz o tarafa düşerse gündüz içkinizi alıp bir şeyler atıştırabileceğiniz güzel bir mekan.

_Üzerinde gülümseyen külah maskotları ya da tabelasında renkli logolar olmayan her dondurmacıdan denk geldikçe birkaç top gelato yemeli, aynı çeşitlere takılı kalmamalı, deneysel takılmalı, kalori hesabı yapmamalısınız.

_Sokak aralarındaki, turistik gözükmeyen fırınlara dalıp, kurabiye ve tatlılarından denemelisiniz. Özellikle “cannoli”lerin tadı damağınızda kalacak.

Cannoli

 

Cannoli

_Cicchetti ya da akşam yemeği yanındaki beyaz şaraplarla yetinmeyin, gün içinde herhangi bir saatte bir meydanda ya da sahilde mola verip spritz, bellini ya da rossini’nizi yudumlayın.

_En azından bir akşamınızı Ghetto bölgesindeki Fondamenta Ormesini ve Fondamenta Misericordia’da yürüyerek ve bu sokaklardaki mekanlarda takılarak geçirmelisiniz. Özellikle yemek sonrasında takılmak için hepsinin önü cıvıl cıvıl, kimi kanal üzerindeki teknelere taşan kalabalıklara sahip bar, şarap evi ve birahaneler sıralı bu iki sokakta.

Venedik Bienali: Amaç mı, Araç mı?

Venedik’e Venedik Bienali için geldiyseniz, işin en keyif alacağınız kısmının bienalin ana mekanları dışında kalan kısmı olduğunu söylemeliyim. Fakat tabii ki sanata meraklı bir insansanız ve Venedik Bienali’ne gittim demek istiyorsanız iki ana mekana tam birer gün ayırmanız gerekiyor, bundan kaçış yok. O yüzden öncelikle bunlardan bahsedeyim: Ana mekanlardan birincisi, en eski ülke pavyonlarının da bulunduğu, aslen bir heykel bahçesi olan Giardini. Giardini, San Marco’dan sahil boyunca yürüyerek 10 dakikalık bir mesafede, adanın en ucunda yer alıyor. Büyük bir karma sergi mekanında, küçük salonlara yayılmış ve daha çok kişisel sunumlara odaklanan işler var burada. Bu mekanın yanı sıra bahçede irili ufaklı birçok bina var: Bunlar ABD’den Rusya’ya, Japonya’dan İsrail’e, İskandinav ülkelerinden Brezilya’ya, bienale uzun yıllardır düzenli olarak katılan ülkelerin kendi mimari tarzlarını yansıtarak inşa ettikleri pavyonları…

venezia

İkinci ana mekan ise şehrin eski cephaneliği olan, Castello bölgesinin surlarıyla çevrili Arsenale. Arsenale’deki karma sergi alanı 8-10 adet büyük ve geniş sergi alanından oluşuyor. Buradaki tek bir salonun dahi neredeyse bir İstanbul Bienali’ni ya da büyük bir İstanbul Modern sergisini içine alacak büyüklükte olduğunu söylemem, bienalin büyüklüğünü ve iki tam günü ana mekanlara ayırmanın gerekliliğini açıklayacaktır. Arsenale’de (yetmiyormuş gibi) ülke pavyonlarına ayrılmış geniş bir alan da var. Buradaki pavyonlar ortak kullanım alanlarının ülkelere kiralanması ile oluşturulmuş, Türkiye pavyonu da 10 yıllığına İKSV tarafından kiralanmış durumda ve Arsenale’de. Tüm ülkeler bir yana, Arsenale’nin önemli bir yüzdesini kaplayan (ve fakat sanatsal anlamda içler acısı bir manzara sunan) görkemli İtalya pavyonu ve oldukça iyi bir yatırım yaptıkları İtalya’nın kendisi ile hemen hemen eşit alana yayılmış olmalarından anlaşılan Çin pavyonu da Arsenale’de karşılaşacağınız bölümlerden.

venezia

Bienal biletleri iki günlük olarak  satılıyor, tek bir biletle, iki mekana da ayrı (ve ardışık olmak zorunda olmayan) birer günde giriş hakkı elde ediyorsunuz. Ben hızlı gezerim yanılsamasına kapılmadan, tüm gününüzü burada geçireceğinizi kabullenerek içeri girmenizi, içerideki kafeye bağımlı kalmak istemiyorsanız yiyecek ve suyunuzu yanınızda getirmenizi ve bilinçli bir şekilde gezmek istiyorsanız mutlaka bienal kitapçığını edinmenizi (ya da 10€ civarında bir fiyata düzenli olarak yapılan rehberli turlara katılmanızı) öneririm.

biennale

Gelelim ana mekanlar dışında sizi bekleyen bienal deneyimine… Daha önce de söylediğim gibi, işin en keyif alınacak kısmı Arsenale ve Giardini’nin dışına çıkmak oluyor. Bienal broşüründe yalnızca Giardini ve Arsenale yerleşim planını değil, üzerinde 150’ye yakın nokta olan bir Venedik haritası görüyor olmanızın nedeni, bienal sergilerinin şehrin tamamına yayılmış olması. Arsenale ve Giardini’de yer almayan ülke pavyonları, uluslararası inisiyatiflerin projeleri ve bazı kişisel sunumlar şehrin dört bir yanında. Venedik’i yürüyerek gezin diye ısrar etmemin nedenlerinden biri de bu zaten… Bienal için gelmemiş olsanız dahi, bir rota belirleyerek hem şehirde görmek istediğiniz tarihi ve turistik yerleri görebilir hem de yolunuz üzerinde karşınıza çıkan (ve tümü ücretsiz olan) bu sergileri gezebilirsiniz. Normal şartlarda girme fırsatı bulamayacağınız şehrin eski saraylarını, kiliselerini, köşklerini, okullarını ve daha birçok köşesini sanatla iç içe görmek gerçekten büyüleyici. Venedik’te bienal için bulunuyorsanız, iki ana mekan arasında boş bir gün bırakıp, dar alanda maksimum sanata maruz kalmaya biraz es vermenin de iyi geldiğini söylemeliyim. Yine de ana mekanlar dışındaki tüm pavyon ve sergi alanlarını görmek istiyorsanız bunun için de tek bir gün yeterli olmayacaktır. Zamanınız yoksa; yorumları okuyup o yılın öne çıkan, beğenilen pavyonlarını, merak ettiklerinizi haritada işaretleyerek ona göre bir rota çizmeniz en doğrusu olacaktır.

2015 Bienali hakkında söyleyeceklerim ve favori pavyon/işlerim de başka bir yazının konusu…

Fotoğraflar: Emre Eminoğlu | Yemek Fotoğrafları: ffaasstt.swide.com, weekendnotes.com

Emre Eminoğlu

Magger, Kültür ve Sanat Blogger'ı
SİZ NE DÜŞÜNÜYORSUNUZ? YORUM YAZIN

MAGGER NEWSLETTER'A ÜYE OLUN

MAGGERLARDAN GÜNCEL YORUMLAR
x
Newsletter'a üye olmadınız mı?