32. İstanbul Film Festivali dün sona erdi. Festivaldeki 200’ü aşkın filmden oldukça zorlanarak yaptığım eleme sonucu 43 film seçebilmiştim. Festivalin en iyilerine bir the10 yazısında yer vermeden önce, bu listeye giremeyecek olsa da sözü edilmeden geçilemeyecek filmlerden bazıları hakkında yazmak istedim.

DJUPID (Yön: Baltasar Kormákur, İzlanda)

32. İstanbul Film Festivali, daha önce hiç olmadığı kadar “gerçek olaylara dayanmaktadır” yazısı içerdi benim için. Mart 1984′te gerçekleşen ve bilim dünyasının bir açıklama getirmekte zorlandığı bir dayanıklılık öyküsünü anlatan İzlanda yapımı “Djúpið” (The Deep / Derin Sular) da bunlardan biriydi. Bir gece küçük bir balıkçı teknesiyle Kuzey Denizi’nin buz gibi sularına açılan mürettebatın tamamı, geminin geceyarısı batması ile yaklaşık 15 dakika içinde donarak ölür. Sabahın ilk ışıklarıyla karaya çıkmayı başaran Gulli ise, dondurucu soğuğa 4-5 saat dayanmayı başararak hem milli bir kahraman, hem uluslararası bilimsel bir denek hem de bir mucizenin ta kendisine dönüşür.

Festivalin Dünya Festivallerinden bölümünde gösterilen film, İzlanda’nın sinema ödülleri Edda Ödülleri’ne 16 dalda aday gösterilip 11′ini kazanmış ve geçtiğimiz yıl Oscar yarışında da ülkesini temsil ederek 9 filmlik kısalisteye kalmıştı. Küçük ülkenin büyük yönetmeni Baltasar Kormákur, birkaç onyıl öncesinde ülkesinin milli kahramanı haline gelmiş olan Gulli adındaki balıkçının mucizevi hikayesini, merak uyandıran bir hikayeye çevirmeyi, İzlanda’nın doğal güzelliklerini en doğru şekilde kullanmayı, ülkenin geçmişindeki trajik bir olayın gücünden suistimal etmeden faydalanmayı başarmış. Film, özellikle denizde geçen sahnelerinde geçmişini ve geleceğini sorgulayan bir kahraman aracılığıyla bizi hayatımız hakkında düşünmeye itiyor.

I GIVE IT A YEAR (Yön: Dan Mazer, İngiltere)

Birçokları, film festivali programlarına romantik komedilerin dahil edilmesini yadırgasa da birkaç yıldır İstanbul Film Festivali’nin en sevdiğim bölümlerinden olan “Antidepresan” her türlü komediye kucak açan yapısıyla ağır ve sanatsal bir film maratonunun ortasında gülümsememizi ve kendimize gelmemizi sağlıyor. “I Give It a Year” (Bu Aşk Fazla Sürmez), başarılı bir İngiliz komedisi olarak festivalde bu “Antidepresan” arasını en fazla gülücükle doldurduğum film oldu. ‘İğrenç espri’ olarak adlandırılabilecek esprilerden, yaratıcı ve zekice esprilere herkesin gülebileceği bir şeyler içeriyor “I Give It a Year”. Daha önce Sacha Baron Cohen’in Da Ali G Show, Borat ve Brüno gibi skeç ve filmlerinin senaryolarında imzası olan Dan Mazer, yönettiği bu ilk uzun metraj filmde sorunlu olduğu başından belli olan bir evliliğin hikayesini anlatıyor. Rose Byrne, Rafe Spall, Simon Baker ve Anna Faris‘in başrollerini paylaştığı filmde Minnie Driver, Olivia Colman ve Stephen Merchant gibi oyuncular da yan rollerde güldürüyorlar. Özellikle bağımsız İngiliz filmlerindeki dramatik rolleriyle tanıyabileceğiniz Olivia Colman’ı yılın en eğlenceli karakterlerinden birinde izlemek keyif veriyor.

KARNAVAL (Yön: Can Kılcıoğlu, Türkiye)

Festival programında yer alan yerli yapımlardan ne yazık ki yalnızca 4′ünü izleme fırsatı buldum ve hepsinin ardından mutlu ve umutlu bir şekilde ayrıldım salondan. Bu mutluluk ve umudun başlıca nedenleri ilk ya da ikinci filmlerini çeken yönetmenlerin sayısı, filmlerinin başarısı ve seyircinin gerek kapıda oluşturduğu kuyruk, gerekse salonda merdivenleri dahi doldurmasıydı. “Karnaval”, festival kitapçığındaki tanıtım yazısının ilk cümlelerini okuduğum andan itibaren merak ettiğim bir ilk-filmdi: “36 yaşındaki Alis, babası onu evden kovunca arabasında yaşamaya başlar. Sokakta tıraş olur, annesinin arabasına getirdiği yemekleri yer, onun gazetede işaretlediği iş ilanlarına başvurur. Sonuç alamadığı iş görüşmelerinden sonra bir gün kendini evden eve “Karnaval” halı yıkama makinesi pazarlarken bulur. Karnaval ile Alis arasında sıra dışı bir dostluk başlar, hatta Karnaval arabanın ön koltuğunu bile kapar. Artık o da arabada yaşamaya başlamıştır.”

“Karnaval” Serdar Orçin ve Tülin Özen‘i, çok sevdiğim iki oyuncuyu duygusal, gerçek, içten ve tanıdık bir hikayede bir araya getirmiş. Anne rolündeki İpek Bilgin ise filmin komedi kısmının önemli bir yüzdesini omuzlarında taşımış. Büyük şehre kaçma tutkusu, baba-oğul ilişkileri ve hayattaki amacını aramak üzerine yazılan iyi bir senaryo, iy bir ilk-filme dönüşmüş. Gösterimden sonra soruları yanıtlayan yönetmen Can Kılcıoğlu‘nun heyecanı gözlerinden okunuyordu. Filmin İzmir’de geçtiğini ve yönetmenin de şehrinin insanlarını iyi tanıyan bir İzmirli olduğunu da ekleyeyim.

Diğer 32. İstanbul Film Festivali’nden yazımda Kad svane dan, Kon-Tiki ve Blackbird vardı…

Emre Eminoğlu

Magger, Kültür ve Sanat Blogger'ı
SİZ NE DÜŞÜNÜYORSUNUZ? YORUM YAZIN

x

Newsletter'a üye olmadınız mı?