Heineken Experience: Amsterdam’da Eşsiz Bira Deneyimi

Amsterdam’da yapılacak şeyler listesinin başında gelen aktivitelerden biri: “Heineken Experince”. Bira içmeyi seviyorsanız veya şehirdeki güçlü bir markanın tarihine göz atmak ve güzel zaman geçirmek istiyorsanız bu deneyimi kaçırmayın!

[[konum_1]]

Heineken
Heineken | Fotoğraf: Unsplash / Stella de Smit

Heineken Experince

Heineken Experince, Amsterdam merkezden toplu taşıma ile kolayca ulaşabileceğiniz bir lokasyonda gerçekleşiyor. Biletinizi gitmeden önce sitesinden alabileceğiniz gibi gişeden de temin edebilirsiniz. Biz “I amsterdam city card” (Amsterdam’da hem toplu taşıma hem de başka birçok aktiviteye indirimli erişim sağlayan bir kart) ile alacağımız için kartın “Heineken Experience” indiriminden de yararlanmak istedik ve biletlerimizi gişeden aldık. Biletinizi aldıktan sonra sırada bekliyorsunuz ve küçük gruplar halinde sizi içeri almaya başlıyorlar. Tur rehberleri de oldukça cana yakın ve güler yüzlü. 

 Heineken Experince Giriş
Heineken Experince Giriş | Fotoğraf: Merve Çalışlar

Rehberiniz öncelikle Heineken’in tarihi ile ilgili bilgiler veriyor ve bu esnada gezdiğiniz odalarda eski fotoğraflar ve eski şişelerle bardakları görebiliyorsunuz. Bu markanın gelişiminde rolü olan önemli isimlerin portreleri de bu alanda yer alıyor.

Heineken Şişeleri
Heineken Şişeleri | Fotoğraf: Merve Çalışlar

Daha sonrasında sizi biranın yapılış aşamalarını deneyimleyebileceğiniz bir alana alıyorlar. Bu alanda biranın son haline gelmeden önceki şekliyle tadına da bakabilirsiniz. Hatta kazanlardaki arpalı suyu siz de karıştırabilirsiniz! Bazı odalarda ise, biranın yapılış aşamasının simülasyonu oluşturulmuş ve siz de bu odalarda biranın bir hammaddesi gibi benzer süreçlerden geçip biraya ulaşıyorsunuz. Tabii, her yerde bira gören misafirlerinin canının nasıl bira çekeceğini de düşünüp tur esnasında size bira ikram ediyorlar. Böylece gezerken bir yandan da dünyanın en lezzetli biralarından birini içiyorsunuz. 

Turun ilerleyen aşamalarında eğlenceli vakit geçirmek isteyen katılımcılar için bir oyun odası da düşünülmüş. Bu odada oyunlar oynayıp, çeşitli objelerle fotoğraf veya video çekerek kendi mail adresinize gönderebiliyorsunuz. Etkinlikten çıkmadan önce son olarak bir bar ortamı yaratılmış ve burada biletinizi göstererek, bilete tanımlı bira hakkınızı alıp ve müzik dinleyebiliyorsunuz. Etkinlik genel olarak 1-1.5 saat kadar sürüyor. Etkinlik sonunda bu deneyime ait hediyelik eşya almak isteyen ziyaretçiler için de bir alan bulunuyor. Buradan bardak, çanta, anahtarlık, tişört, şapka gibi çok çeşitli hediyelik eşyaları bulabilir ve bu deneyimin size hissettirdikleriyle beraber evinize götürebilirsiniz. 

Kapak fotoğrafı: Merve Çalışlar

İlginizi çekebilir: Zeynep Cansoylu Samancıoğlu’ndan Prag Bira Müzesi

Yasemin Dormen ile Netflix ve Amsterdam Üzerine

Yasemin ile 15 yaşındayken Koç Lisesi sınıfında yollarımız kesişti bizim. Biz lise yıllarımızı beraber geçirdik, yüzlerce hayal kurduk, dost olduk, beraber büyüdük. 1,5 sene önce Yasemin, hayatında büyük bir değişiklik yaptı. Netflix’e kabul oldu ve Amsterdam’a taşındı. Her zaman değişikliği sever zaten, kolay sıkılır, heyecan arar, içi kıpır kıpırdır… Beni de hep dürter bu konuda. Canım Yaso! Yasemin’in Netflix macerasını, Amsterdam hayatını sizler de kendisinden dinleyin istedim ve bu röportajı gerçekleştirdim. Keyifle okumalar diliyorum…

Röportaj: Lisya Kalma

Yasemin Dormen Netflix 1
Yasemin Dormen ile Netflix ve Amsterdam Üzerine

Yasemin (Onu yakından tanıyanlar için Yaso) merhaba! Ben seni 15 senedir tanıyorum, biliyorsun can dostlarımdansın. Ancak seni tanımayanlar için kendinden kısaca bahsedebilir misin? Şu an neredesin, ne yapıyorsun?

Canım benim… Hafif inatçı, kafasının dikine gitmeyi seven, biraz maymun iştahlı, özgürlüğüne düşkün bir Koç burcuyum. Çabuk heyecanlanıp, çabuk sıkılan bir yapım var. Üniversitede siyasi bilimler, felsefe ve film okuyup yogaya sardım. Şimdi de bütün bu heveslerimi besleyebildiğim bir hayat yaşamaya çalışıyorum. Son bir buçuk senedir Netflix’te Türkiye Orta Doğu ve Afrika’nın sosyal pazarlamasından sorumluyum dolayısı ile Amsterdam’da yaşıyorum.

Netflix’e giriş hikayen nasıl başlıyor? Burada kurulu bir düzenin vardı; ama sen her zamanki gibi seni heyecanlandıranın peşinden gittin. Bu süreçten biraz bahseder misin?

Senin de dediğin gibi bir düzenim vardı, kendi işim, evim, erkek arkadaşım, ailem, bütün arkadaşlarım İstanbul’daydı. Ama ben üniversiteden döndüğümden beri hep acaba bu kadar mı diye düşünüyordum. Bundan sonra hayatım hep burada bu şekilde mi olacak, başka ülkeleri, kültürleri tatma şansım acaba olacak mi diye. Netflix’e başvurduğum zaman hiçbir beklentim yoktu açıkçası, sadece denemiş olmak için başvurdum. Ertesi gün mail attıklarında bu işin olabileceği düşüncesi kafama girdi bir anda. Olursa ne yaparım diye sordum kendime ve cevabım belliydi! Babama söylediğim zaman, ki biliyorsun kendisi de özgür ruhlu bir expat, “inanmıyorum sana ne yapacaksın, buradaki düzenin ne olacak, bunları düşündün mü?” dedi.

O sırada, beni heyecanlandıran yeni bir şeyler arayışındaydım. Kendi işini yapmak müthiş bir şey ama çok yorucu ve bir noktada seni beslemek yerine senden daha çok alıp götürüyor. Ben de öyle olmaya başlamıştı. Sonra Kaz Dağları’nda yoga inzivasındayken (telefonun neredeyse hiç çekmediği bir yerde) iş teklifim geldi. Kararı vermek kolay oldu ama uygulamak o kadar kolay olmadı. Bir pazar akşamı tek başıma, resmen pılımı pırtımı toplayıp yepyeni bir şehre, Amsterdam’a geldim.

İlk iki ay geçici bir ev sağladı Netflix, evden içeri girdiğim anı hiç unutmayacağım. Bavulları bıraktım, etrafıma baktım, ağlamaya başladım. Kendi kendime “ben ne yaptım” dediğimi hatırlıyorum. Sonra annemle ve babamla Facetime yaptım onlara da bol bol ağladıktan sonra Friends DVD’leri buldum evde. Biliyorsun Friends benim için ne kadar önemli. Onları izleyip eşyalarımı boşaltmaya başladım. O aksam Friends izleyerek uyudum, ertesi sabah uyandım ve işe gittim. O andan itibaren zaten tamamdım.

Yasemin Dormen
Yasemin Dormen ile Netflix ve Amsterdam Üzerine

Netflix’te çalışma ortamını anlatır mısın bize? Mutlu musun?

Kendi işini kurup o özgürlüğe alıştıktan sonra kurumsal hayata geri dönmek çok zor. Bu açıdan Netflix olabilecek en iyi senaryoydu benim için. İnternette herkese açık, herkesin okuyabileceği bir Culture Memo var. Burada şirketin tüm değerleri, çalışanlarından beklentisi yazıyor. Normalde sadece kağıt üzerinde kalan bu değerler Netflix’te herkes tarafından yaşatılıyor. Çok özgür bir ortam var çünkü herkes sorumluluğunun farkında. Onay mekanizmaları yok, işe alınan herkesin alanında en iyisi olduğuna inanılıyor dolayısıyla hareket alanımız çok geniş. Özellikle bizim ve bizden sonraki jenerasyon için bu esneklik çok önemli. Beraber çalıştığım herkes çok yaratıcı ve zeki. İlk işe başladığım zaman direktörüme sürekli beni yanlışlıkla ise aldın, ben buraya ait değilim galiba diyordum. Bu his hala ara ara yokluyor beni. “Herkes çok iyi ben yetersizim” hissi. Ama sanırım o his gittiği zaman zaten asıl Netflix’e ait olmayacağım.

Yasemin Dormen Foto
Yasemin Dormen ile Netflix ve Amsterdam Üzerine

Peki… Amsterdam’da yaşamak nasıl? Memnun musun hayat kalitesi ve insanlardan?

Amsterdam’a taşınmadan önce, yalnızca bir kere gelmiştim o da zaten Netflix ile panel görüşmesi yapmak içindi. O gün kanalların arasında yürürken “burada yaşayabilirim” dedim. Şimdi her gün şükrediyorum böyle medeni bir yerde yaşadığım için. Küçük bir şehir olmasına rağmen her şey elinin altında. Muhteşem yoga stüdyoları, müzeler, konserler, sergiler, restoranlar, cafe’ler, barlar ne istiyorsan var. Şehir tertemiz, insanlar ise kendi halinde. Genel bir sessizliği ve huzuru var ki benim buna çok ihtiyacım vardı. Herkesin birbirine ve alanlarına saygı duyduğunu her an hissedebiliyorsunuz. Belli kurallar var ve bunlar hayat kaliteni arttırıyor. Önemli bir detay; korna sesi yok. Bazen ama hava çok kötü orada diyorlar ama ben ona da alıştım, yağmur yağdığı zaman söylenmiyorum. Bu sene 6 sene sonra ilk defa soğuktan kanallar dondu! Buna şahit olmak o kadar özel bir deneyimdi ki.

Yasemin Dormen Netflix
Yasemin Dormen ile Netflix ve Amsterdam Üzerine

Amsterdam’dan bize lokal önerilerde bulunabilir misin?

*Kahvaltı: Dignita, Bakers&Roasters, Little Collins

*Şık bir akşam yemeği: Mr. Porter

*Club: De Skool

*Kahve mekanı: Bocca’s

*Yoga stüdyosu: Delight Yoga

*Konsept bir mekan: Wildernis (Bitki Dükkanı)

Tekrar Netflix’e dönelim…

Netflix’te bu aralar izlediğin, bize “mutlaka izleyin!” diyeceğin dizi, film, belgeseller hangileri?

Öncelikle gelecek olan içeriklerden bahsedeyim. Sene sonuna doğru çıkacak olan Maniac beni en heyecanlandıran içeriklerden biri. Emma Stone ve Jonah Hill başrollerinde, Cary Fukunaga yönetmenliğini yapıyor. Bizi başka dünyalara sokacağı kesin!

The Innocents ve The Rain beni çok heyecanlandıran dizilerimiz arasında. Filmler arasından ise The Pope ve The Irishman için şimdiden çok heyecanlıyım.

Netflix’te favorilerim ise Dark, The OA, Black Mirror, The Crown, Altered Carbon, La Casa de Papel!

Yurt dışında çalışmak, yaşamak isteyen ama bir şekilde bunu gerçekleştiremeyenlere birkaç öneri verebilir misin? Önerilerin okuyanları heyecanlandıracaktır…

Eğer gerçekten istiyorsanız sizi durduran hiçbir şey yok. Bence en önemlisi bunu fark etmek. Kendimizi bazı kalıplar içine sokmaya çok meyilliyiz ama bazen acaba onu nasıl yaparım bu nasıl olur demeden kendini teslim etmek gerekiyor. Eğer yurt dışında yaşamak istiyorsanız, bazen sadece çantalarınızı toplayıp gitmeniz hayata biraz güvenmeniz gerekiyor. Söylemesi kolay diyenleri duyar gibiyim ama gerçekten öyle. O kadar çok buna benzer hikaye duyuyorum ki. Cesaret edip zihnin tuzaklarına düşmeden yapmak lazım. Yoksa bir bakıyorsun hayat uçmuş gitmiş. Başka kültürler deneyimleyip, dünyanın farklı yerlerinden insanlarla tanışmak kadar güzel bir şey yok. Küçük büyük demeden bir fırsat çıkarsa peşinden gitmek gerekli!

Teşekkürler Yaso!

Amsterdam Mekanları: Sürprizlerle Dolu, Hip ve Leziz!

Belirli şehirler var, kaç kez gitsem yetmiyor. Her seferinde daha fazla sokağını görmek, yürüyen insanları incelemek, bol bol mekan keşfetmek, daha fazla bit pazarına gitmek istiyorum… İşte, bu şehirlerden biri de Amsterdam. Hava konusunda hiç yüzümü güldürmüş olmamasına rağmen, başka özellikleriyle beni her seferinde kendine aşık etmeyi başarıyor. Çok düzenli olduğu gibi, dünyanın her yerinden “eğlenmeye” gelen turistlerle kaotikleşiyor bu şehir… Ben galiba bunu seviyorum zaten. Hangi sokakta karşınıza ne çıkacağını bilmiyorsunuz ya… İşte bu en güzeli. “Kafası güzel” bir turist, aşırı düzenli bir hayat yaşayan lokal, terör estiren bisikletli, parkta yoga yapan bir anne, köpeğini gezdiren bir ekspat… Her şeyi olabiliyorsunuz Amsterdam’da. Daha fazla uzatmadan neler yediğimizi ve neler yaptığımızı anlatayım ben en iyisi. Yoksa hayallere dalacağım ve bu yazı yayınlanamayacak 🙂

Amsterdam

Amsterdam’da Kış

Öncelikle kış aylarında Amsterdam’a gideceklere önemli bir uyarı yapayım: Çok kalın giyinin! Hani mont aldım, bot aldım diye kendinizi kandırmayın; termal içlik, 2 kat çorap, eldivenler, kulaklarınızı iyice kapayacak bir bereye de ihtiyacınız olacağını unutmayın. Eğer bol bol gezmek, soğuk havadan minimumda etkilenmek istiyorsanız valizinizi evdeki EN kalın giysilerinizle doldurun. Yoksa ya otelde oturmak zorunda kalırsınız, ya da H&M’e girip kışlık alışveriş yapmak…

Amsterdam’a 12 sularında vardığımızda aklımızdaki tek düşünce, 3 gün boyunca bu soğukla nasıl başa çıkacağımızdı. Eldivensiz bir şekilde uçaktan inen ve Uber bekleyen gençlerin soğukla imtihanı; evet, ciddi zor bir süreçti. Uber’imizle bir şekilde buluşmanın ardından direk Airbnb’den tuttuğumuz evimize ulaştık ve valizimizdeki TÜM kıyafetleri giyerek sokaklara attık kendimizi.

Amsterdam’dan Mekan Tavsiyelerim

Foodhallen Amsterdam Mekan Tavsiyeleri

Kanalların etrafında gezip, soğuk ve temiz havadan yüzümüze doğal botoks yaptıktan sonra acıktığımızı hissedip, sevgili komşum Nihan’ın önerdiği De Hallen’a gittik. De Hallen, Amsterdam’ın kuzeybatı bölgesinde konumlanan kocaman, eski bir tramvay deposu. İçerisinde, Filmhallen (sanat kompleksi ve sinema), butik otel, Foodhallen (yeme-içme bölümü) ve genç tasarımcıların ürünlerini sattıkları açık bir alan bulunan De Hallen, Amsterdam’da mutlaka uğranması gereken yerlerinden başında yer alıyor.

burger

Uzun saatlerdir yolda olan ve açlıktan ne yiyeceğimize karar veremeyenler olarak Foodhallen bize cennet gibi geldi. Burgerciden sushiye, istiridyeciden pizzacıya tüm seçenekler var burada. Tatilimizin ilk öğününde, Avrupa seyahatlerimizin vazgeçilmezi olan hamburger ile başlayalım dedik ve onlarca stand arasından The Butcher’ı tercih ettik. Foodhallen’a giderseniz, The Butcher’ın hamburgerini ve kızarmış tatlı patatesini tatmanızı kesinlikle öneririm.

Hamburger’imizi yiyip doyduktan sonra De Hallen’in içerisinde biraz gezindik; orta alanda canlı caz performansı yapan müzisyenleri izlemenin ardından yine açık havaya çıkıp, yine gerçeklerle (soğukla!) yüzleştik 🙂 (Bu arada bir sonraki Amsterdam seyahatimde Filmhallen’da sinemaya gideceğim, kendime söz verdim, vaktiniz olursa siz de yapın. Amsterdam’da böyle hip bir yerde sinemaya gitmek çok keyifli olabilir diye düşünüyorum.)

Moco Museum

Beanfield-by-Banksy-Moco-Museum-Amsterdam-540×360

De Hallen’den sonraki rotamız, Banksy ve Roy Lichtenstein’ın sergilerini gezmek amacıyla ziyaret edeceğimiz Moco Museum’dı. Banksy ‘nin Contemporary İstanbul’daki eserlerini görmek yetmiyordu; sokak çalışmalarını sosyal medyadan ve bloglardan da olsa ÇOK severek takip ettiğim sanatçının birçok eserini aynı yerde görmek, önceden bilmediğim hikayelerini öğrenmek beni oldukça heyecanlandırdı. Sergide 50’ye yakın Banksy çalışmasını inceleyebiliyorsunuz. (Bunun hakkında detaylı bir yazı da yazacağım pek yakında!) 

IMG_0067

Kendisini ve yapıtlarını “mümkün olabildiğince yapay” olarak tanımlayan Amerikan Pop sanatçısı Roy Lichtenstein’ın eserlerini görmek de çok güzeldi. Özellikle Van Gogh’un Arles’teki yatak odasının Lichtenstein tarafından yorumlanmış versiyonunu görmeniz lazım. Yukarıdaki fotoğrafa baktığınız zaman photoshop zannedebilirsiniz ama değil. İşte bu fotoğrafta bahsettiğim odanın tam ortasındayız. Güncel sergi tarihleri ve detaylar için Moco Museum’un resmi sitesini ziyaret etmeyi unutmayın.

Loetje Amsterdam Akşam Yemeği İçin Mekanlar

Screen Shot 2018-01-10 at 13.23.37

Gelelim akşam yemeğimize. Eşim Tuna’nın tavsiyesiyle gittiğimiz Loetje’ye tek kelimeyle bayıldık. Amsterdam’da birkaç şubesi olan (biz In De Pijp’tekinde yer bulabildik.) Loetje’nin Fransa’daki L’Entrecote gibi özel soslu bir eti var. Bu özel sosun sonuna kadar keyfini çıkarmanız için yanında ekmek de veriyorlar. Loetje’de yediğimiz başlangıçlar, bahsettiğim et ve tiramisu’su gerçekten harikaydı. Burayı mutlaka not alın.

Bakers & Roasters

IMG_0070

Pazar sabahı kahvaltısında nereye gidelim derseniz, size Bakers & Roasters’ı gözüm kapalı öneriyorum. Leziz yumurtaların, nefis pancakelerin masanıza serildiği Bakers & Roasters, Amsterdam’ın en popüler kahvaltı mekanlarından. Kapıda biraz kuyruk oluyor ama sabredin. Biz 4 kişi, 20 dakika bekledikten sonra hayal ettiğimiz kahvaltıya kavuşmanın keyifini çıkardık.

Vondelpark

Amsterdam tatillerinin vazgeçilmezi olan Vondelpark’ta vakit geçirmek Pazar günümüzün ana aktivitesi oldu. Hava soğuk olduğu için Voldelpark’ın sınırları içerisinde yer alan, doğayla iç içe olduğumuz cafelerinden birinde oturup saatlerce sohbet edip, ısınmak için bolca naneli çay içtik. Vondelpark, etrafta gezen köpekleri, soğuğa rağmen spor yapan lokalleri ve huzur veren ortamıyla gerçekten mükemmel bir yer. Bir sonraki gidişimi ilkbahara ayarlayacağım için, o tatildeki Vondelpark ziyaretimi iple çekiyorum!

Casa Di David

19787131_1588487621195403_8822809638591186972_o

Pazar akşamı, canımız İtalyan çekti ve canım Yasemin’in tavsiyesiyle Casa di David’e gittik. Burası, İtalyan garsonların çalıştığı, iki saatliğine sizi İtalya’da hissettirecek sempatik bir mekan. Uzun zamandır yediğim en başarılı makarnayı burada yedim diyebilirim. Burrata peyniri, ıspanak ve trüf mantarlı tagliatelle gerçekten inanılmaz lezzetliydi. Öncesinde ise Chianti bölgesinden gelen şaraplarımızı açıp, ortaya peynir ve şarküteri tabağı istedik. İşte bu benim en sevdiğim yemek; enfes bir İtalya’nın yerini hiçbir şey tutamaz… Siz de İtalyan mutfağı hayranıysanız, Casa di David her yönüyle tam size göre. Not almayı unutmayın.

Little Collins

IMG_0071

Pazartesi yani son gün, kahvaltımızı dostum Selin’in önerisiyle Little Collins’te ettik. Buranın fiyatları diğer Amsterdam cafelerine göre biraz daha yüksek ama lezzetler çok başarılı. Menüde az seçenek olduğunu görünce biraz panikliyorsunuz; ama merak etmeyin. Seçtiğiniz her çeşidin sizi mutlu edeceğine garanti veriyorum.

Little Collins’te bolca doyduktan sonra biraz Waterlooplein bölgesini gezdik ve bölgenin yakınlarında karşımıza çıkan bir bit pazarına uğradık. Birçok standı ne yazık ki beğenmediğimiz bit pazarından tam mutsuz bir şekilde ayrılıyordum ki, antika eşyalar satan salaş bir tezgah beni çok mutlu etmeyi başardı. Uzun zamandır evime antika bir mum söndürücüsü almak istiyordum. Bu tezgahtan aldığım iki adet mum söndürücüsünü sehpama yerleştirdiğim zamanki mutluluğumu görmeniz lazımdı. Küçük şeylerden mutlu olmak, bu tarz detaylara takılmak hoşuma gidiyor.

Amsterdam’da yürürken birçok irili ufaklı bit pazarları ile karşılaşıyorsunuz. Bazıları sizi tatmin etmezken, bazıları ise ne aradığınıza bağlı olarak karşınıza tam da istediğiniz eşyayı çıkarabiliyor. O yüzden vazgeçmeyin; bit ve (daha da güzeli) antika pazarlarını ziyaret etmek gerçekten çok keyifli bir hobi.

Amsterdam Plak Dükkanları 

Amsterdam’da ikinci el plak arayışında olanlara tavsiyem Sint Antoniesbreestraat sokağına ulaşmaları. Yanyana birçok plak dükkanı olan bu sokakta, bizim gibi plak koleksiyonunuz varsa çok zevk alacaksınız. Daha çok vaktim olsa buralarda saatlerimi geçirebilirdim, gerçekten! Evimize aldığım Eric Clapton, Bob Dylan, BeeGees plaklarıyla aşk yaşıyorum. Bunlar dışında dinlemeden, tamamen sürpriz olarak aldığımız Jazz plakları da çok başarılı çıktı. Bu dükkanlardan dinlemeden plak satın almak da oldukça keyifli. Fiyatları genelde 5 Euro olduğundan panik olmama gerek kalmıyor. Eve gelince heyecanla dinleyip, güzel çıktıkları zaman aldığım haz, tam da yukarıda bahsettiğim mutluluk gibi oluyor… Küçük detaylar insana heyecan veriyor 🙂

Benden bugünlük bu kadar; daha fazla uzatmadan Amsterdam seyahati yazımın sonuna geliyorum. Umarım siz de en yakın zamanda bir Amsterdam tatili planlar, bizim keşfettiğimiz mekanları zevkle deneyimlersiniz.

Herkese sevgiler! Xx

3 Günlük Amsterdam Tatilinden Kısa Kısa Notlar!

Amsterdam’a bundan 6 sene önce sadece 1,5 günlüğüne gitmiştim. Herkesçe bilinen turistik bölgeleri görüp şehre çok da hayran kalmamıştım. Dam Square ve Red Light’tan ibaret sandığım bu şehir bu seneki 3 günlük turumda ne kadar yanıldığımı bana gösterdi. Amsterdam’da bu seferki turumuzda daha çok lokal gibi gezmeye önem verdik. Gezdiğimiz bölgelerde hep turistlerin daha az olduğu daha sakin mekanları tercih ettik.

Cuma akşamı vardığımız otelimiz Amsterdam’ın merkezinden arabayla 10 dakikalık mesafede, Sarphatistraat’ta yer alan Hyatt Regency oldu. Normalde butik otelleri sevmekle birlikte King’s Day zamanı Amsterdam’a gidiyorsanız çok da seçeneğiniz olmadığını hatırlatmak isterim.

Bar Bukowski
Bar Bukowski, Amsterdam

Amsterdam Tatili İçin Lokal Mekan Önerileri

Bar Bukowski [[konum_1]]

Cuma akşamı otelimizin yakınında bulunan, bir tek turistin bile olmadığı Bar Bukowski’ye gittik. Charles Bukowski’ye yaptığı atıfla ismiyle beni fetheden bar, içerisindeki ortamla da bizi mutlu etti. Oosterpark 10 numarada bulunan bu iki katlı sevimli bar, güzel müzik yapan, güzel kokteyller sunan, bin bir çeşit lokal bira deneyebileceğiniz ve hava güzelse dışarıda da oturabileceğiniz çok keyifli bir yer. Saat 02:00’ye kadar vakit geçirip yürüyerek tekrar otele dönüyoruz.

Little Collins
Little Collins

Little Collins [[konum_2]]

Cumartesi sabah ise Amsterdam’ın en iyi kahvaltıcılarından birini keşfettik diyebilirim. Little Collins, De Pijp bölgesinde yer alıyor. Cumartesi sabahı biraz kalabalık olduğu için kapıda sıra bekleyebilirsiniz, biz şansa sadece 5 dakika bekledikten sonra içeride sokağa bakan hafif barımsı bir yere oturuyoruz. Mutfaktan çıkan tüm kahvaltıların görüntüsü insanın iştahını kabartan cinsten. Wasabi soslu, sıcak füme somon ve poşe yumurtadan oluşan Frank’s Hot Smoked Salmon’ı eşim tercih ederken ben de kuşkonmaz,keçi peyniri, mantar ve poşe yumurta 4lüsünden oluşan The Portobello’yu sipariş ediyorum. Uzun zamandır bu kadar lezzetli bir kahvaltı etmediğimi söyleyebilirim. Amsterdam’da bir sabahınızı mutlaka Little Collins’e ayırın derim.

İlk gün kahvaltıdan sonra yaptığımız ise aylak aylak dolaşmak, havanın güzel olmasını fırsat bilip  Jordaan, De Pijp bölgelerini yürüyerek gezip butikleri dolaşıyoruz. Bir de şansımıza o dönemde Salvador Dali ile Banksy’nin sergisinin reklamlarını görüp müzelerin olduğu bölgedeki Moco Müzesi’ne gidiyoruz. Özellikle Banksy’nin eserleri görmeye değer.

Yine lokal öneriler veren Deniz’in “Amsterdam’da Kaybolmanın Yolları” yazısını da buradan okuyabilirsiniz. 

Dauphine
Dauphine

Dauphine Restaurant [[konum_3]]

Akşam yemeği için yine her zamanki gibi Where Chefs Eat uygulamasından bir yer seçiyoruz. Dauphine restoran, eski Renault showroom’u iken şimdi lezzetli bir balık restoranı olmuş. Ancak ambiyans olarak çok müthiş olmasa da lezzet olarak 10 üzerinden 10 alıyor.

Ertesi gün hava 18 derece. Amsterdam’da yaşayanlar soğuk havaya o kadar alışmışlar ki 18 derecede şehre adeta yaz gelmişçesine bir coşku hissedebiliyorsunuz. Kahvaltı arayışımız bu sefer ufak bir hayal kırıklığı ile başlıyor. Spui’de yer alan Gartine diye bir kahvaltıcının hayali ile yola koyulsak da Pazar günleri kapalı olduğunu sonradan fark ediyoruz.  Merkeze yakın olan De Bakkerswinkel’i tercih ediyoruz. Zincir bir kahvaltıcı olan bu yer Amsterdam’ın Le Pain Qutodien’i gibi aslında. Eggs Benedict vs yok, ama güzel reçel seçenekleri ve lezzetli kruvasanları var.

Cafe Hesp
Cafe Hesp

Buradan sonra tabi ki bu güzel havada ilk durağımız Vondelpark. Saatlerce Vondelpark’ta keyif yapıyoruz. 18 derecede çimlerde yatıp keyif yapmak kadar güzeli yok. Sonrasında Vondelpark’ın yakınlarında yine lokallerin çok tercihi olan Bar Carter’i tercih ediyoruz. Hollandalılara özgü bitterballen atıştırmalık denedikten sonra bu sefer yolumuz Cafe Hesp’e düşüyor. Weesperzijde’de yer alan Cafe Hesp turistik bölgeden çok uzak, çok cool, kanal kenarında yer alan bir bar. Sadece gençlerin yer aldığı bu barda yemekler çok lezzetli diyemem ama ortam o kadar keyifli ki yemekler çok da önemli değil diyebilirsiniz, en azından biz öyle dedik.

De Wasserette
De Wasserette

Ertesi gün son günümüz. Heineken Experience’le Sarphatipark arasında yer alan De Wasserette isimli küçük kafede müthiş bir kahvaltı sonrası yine o bölgede açılan büyük açık hava pazarını gezerek seyahatimizi noktalıyoruz.

Öykü’den “Amsterdam: Olmak İstediğiniz Her Şeyi Olabildiğiniz Şehir” yazısını da mutlaka okuyun! 

Amsterdam son gittiğimde çok daha keyifli, çok daha medeni ve cool bir şehir olarak gözüktü bana ve çok çok keyif aldım! Size de tavsiye ederim 🙂

Amsterdam’da Aralık Ayında Neler Yaptım?

“Haydi bir yerlere gidelim” dürtüsü vücudumda yayılıp sinsice beni ele geçirince, kendimi uçak bileti alırken buldum. 2008’in Mart ayıydı ilk gittiğimde. Arkadaşımın yanında öğrenci yurdunda kalmış, kiraladığım bisikletin lastiğini patlatmış, şu an adını hatırlamadığım bir caz barda sarhoş olmuştum. Bu kez ne öğrenci yurdu, ne bisiklet, ne gittiğim yerlerin adını unutmak. Hepsini tek tek yazacağım. İşte “Amsterdam’da aralık ayında neler yaptım” notları…

Nerede Kaldım?

Otel için, Leidseplein bölgesine yakın olması nedeniyle Hotel d’Amsterdam’ı tercih ettik. Hem gürültünün içinde değil hem de fiyatı diğer otellere kıyasla daha makul. Diğer yandan kahvaltıyı otelde yapmayı sevmediğimiz için özellikle oda+kahvaltı olmayan bu oteli seçtik. Booking.com’dan okuduğumuz yorumlara göre de temiz bir yer olduğuna karar verip rezervasyonu yaptırdık. Ayrıca otelden bisiklet de kiralanabiliyor oluşunu da sevdik. (2 günlük 15 €)

Amsterdam
Amsterdam’da Aralık Ayında Neler Yaptım?

Peki Ulaşım? Amsterdam’da Ulaşım

Otele ulaşım için, havalimanından çıkınca 197 numaralı otobüse bindik ve Leidseplein’de indik. Giderken bileti durağın hemen yanındaki minik bir minibüsten; dönüşte ise otobüsün içinde, şoförden aldık. (Tek yön 5 €)

Tramvay, otobüs ve metro içinse günlük kartlar yine kondüktör/şoförden alınabilir. Biraz daha bilgi için buraya tıklayabilirsiniz.

Ancak Amsterdam denilince akla öncelikle bisiklet geliyor tabii ki. Ama sevgilim “Bisiklet sürerken etrafı izleyemem, hem de çok çılgın bir bisiklet trafiği var, ya birini ezersem” gibi serzenişlerde bulununca benim de bisiklet kiralama hayallerim suya düşmüş oldu. Neyse ki daha önce geldiğimde şehri bisikletle gezdiğim için bunu o kadar da sorun etmedim. Sen sen ol, mutlaka bir gün bisiklet kirala ve sevgilimin dediği “o çılgın trafiğe” dahil ol. Hiç olmazsa Vondelpark’ta saatlik kiralayıp parkın tadını bisikletle çıkar. Yanına şarap almayı da unutma 🙂

Biz şehri gezerken genel olarak yürümeyi, bol bol yürümeyi, hatta kilometrelerce yürümeyi tercih ettik. (iPhone Health, günlük ortalama 10 km yürüdüğümüzü gösterdi!)

Centraal Station’ın arkasında, her beş dakikada bir karşılıklı olarak hareket eden ücretsiz feribotlar var. Şehre bir de uzaktan bakayım diyorsan buyur, ancak görmek şart mı dersen hayır derim, çok da güzel bir manzara yok. (Bu bölgeye neden gittiğimizi aşağıda anlatacağım)

Nerelerde Gezdim?

Öncelikle Leidseplein. Belki de şehrin en hareketli bölgesi. Kendimizi dönüp dönüp burada bulduk; kadfelerinde dinlendik, coffeeshoplarına daldık, lokal mağazalarında tasarım giysiler beğenip “çok pahalı” diyerek yerine koyduk, kilisesinde dans ettik.

Dam Meydanı’nda Koninklijk Paleis’i, Niewe Kerk’i, Madam Tussaud Müzesi’ni ve jonglörleri gördük. Fazlasıyla turistik, hemen uzaklaştık.

9 Straatjes yani 9 Cadde’de vintage ürünler ve lokal mağazaların arasında fink attık.

Red Light District’te kadınların vücutlarını et gibi pazarlamalarına mı üzüldük yoksa dipleri düşmüş bir şekilde onlara bakan erkeklere mi sinirlendik bilemiyorum. Sonuç olarak içimiz parçalanarak terk ettik orayı.

Nieuwmarkt… Şatomsu bir bina ve etrafında barlar. Bu bölgeyi gezerken, Proeverij De Roode Laars isimli bir bara girdik. İçeride sadece yaşlılar olduğunu fark ettiğimizde çok geçti ve biz de onlar gibi içkilerimizi içerken masalardaki fıstıkların kabuklarını yere atmaya başladık.

amsterdam 1
Amsterdam’da Aralık Ayında Neler Yaptım?

Spui, kitapçıların ve cafelerin çevrelediği minik tatlı bir meydan. Biz zincir kahveci Coffee Company‘de biraz soluklanıp yolumuza devam ettik. Bir başka gün ise Hoop‘ta iş çıkışı buluşan lokallerle birlikte bira içtik.

Rembrantplein‘da Flyin Tiger mağazasındaki 2-3 €’luk kırtasiye, seyahat, mutfak ürünleri ve Noel süsleri içinde kaybolduk resmen.

Tabii ki Bloemenmarkt‘dan gaza gelip lale aldık ve hala dikmedik, buzdolabında duruyor. Bir de bu bölgede bulunan Henri Willig‘den (başka yerlerde de şubeleri var) peynirlerimizi aldık. Onlar da buzdolabında ama en azından onları yiyoruz.

amsterdam 2
Amsterdam’da Aralık Ayında Neler Yaptım?

_Feribotla IJpromenade’a geçtik. EYE’da aradığımızı bulamayınca rotamızı Haarlem‘e çevirdik; iyi ki de çevirmişiz, karşılıklı konuşlanmış tasarım dükkanlarında nereye bakacağımızı şaşırdık.

amsterdam 3
Amsterdam’da Aralık Ayında Neler Yaptım?

_Museumplein: Van Gogh Müzesi, RijksMuseum ve Stedelijk Müzesi’ni içinde barındıran; kışın önünde buz pisti kurulan, hava güzel olduğunda çimenlerinde uzanılan bölge. Bu seyahatimizde sadece Van Gogh Müzesi’ne girdik ve ben de Van Gogh eserleri içinde en beğendiğim tabloyla bir kez daha buluşma şansını tatmış oldum: Almond Blossom. Çıkışta ise biraz yürüyerek Back To Black Coffee’de soğuktan donmuş ellerimizi sıcak kahve fincanıyla ısıttık.

amsterdam 4
Amsterdam’da Aralık Ayında Neler Yaptım?

Nerelerde Yedim? Amsterdam’da Yeme-İçme

“Şimdi nereye gidiyoruz?” diye listeme baktığımda neredeyse sadece yeme-içmeye çalıştığımı fark ettim. O kadar yürümeme rağmen aldığım kiloların suçlularını aşağıda listeledim:

Cafe Brecht: Yüzyıl öncesinde açılmış ve o zamandan beri el değmemiş gibi. Yırtık ve sararmış duvar kağıtları ve vintage mobilyaların kokuları, Alman biraları ve sosislerinin kokularına karışıyor. 20. yüzyılda yaşamış şair ve tiyatro yazarı Bertolt Brecht’in gözlüğü de, haritalar ve altın varaklı tablolarla birlikte duvarda yerini almış.

amsterdam 5
Amsterdam’da Aralık Ayında Neler Yaptım?

De Herengracht: Yürümekten yorgun düşüp bir de yemeği planladığımız yerlerde yer bulamayınca, dışarıdan görünüşüne bakarak tesadüfen seçtik bu restoranı. Meğer bilinen (lokallerden duyduğumuz üzere) ve yemekleri de (tattığımız üzere) harika olan bir yermiş. Nefis etler yedik.

amsterdam 7
Amsterdam’da Aralık Ayında Neler Yaptım?

Greenwoods Keizersgracht: İngiliz kahvaltısı arıyorsanız sizi böyle alalım. Egg benedict ve et&fasülye dolu full english ısmarlayıp, kendi yaptıkları ekmeklerin üzerine tereyağı sürüp sürüp mideye indirdik. Duvardaki Twigy de aşırı cool bir şekilde bize bakıyordu. Bu arada hafta sonlarında kapıda kuyruk oluyormuş. Biz hafta içi gittiğimiz için boştu ve sanırım Türkler arasında da baya popüler ki, 4 masadan 2’sinde Türkçe konuşuluyordu.

amsterdam 8
Amsterdam’da Aralık Ayında Neler Yaptım?

Cafe George: “Hava güzel olsaydı da kanala karşı dışarıda oturabilseydik” diye düşünerek, cam kenarındaki bir masayla teselli bulduk. Mekan ve yemekler çok iyi!

amsterdam 9
Amsterdam’da Aralık Ayında Neler Yaptım?

Bakers Roasters: Her daim kapısında sıra olan ama klasik bir ifadeyle beklemenize değecek bir mekan. Sabah kahvaltısını burada yaparsan, akşama kadar acıkmayacağını garanti ediyorum.

Bakers Roasters
Bakers Roasters

The Pancake Bakery: The best pancakes in town diyorlar, doğru diyorlar. Çikolatalı, meyveli, baconlı, peynirli yani tatlı – tuzlu nasıl isterseniz yiyebilirsin. Porsiyonlar oldukça büyük.

The Pancake Bakery
The Pancake Bakery

Ciro Passami L’olio: Son akşamımızda otelin karşısındaki bu İtalyan restoranına gittik. Trüf mantarlı makarnamla nasıl da kendimden geçtiğimi fotoğrafta görebilirsiniz. (Tabii aldığım kiloların yüzüme yansımasını da)

Ciro Passami L’olio
Ciro Passami L’olio

The Pantry: Lokal tatlar denemek istiyorsan The Pantry diyorum. Başlangıç, ana yemek ve tatlıdan oluşan menüler hazırlamışlar. İki farklı menüyü alıp birçok farklı tadı deneyebilirsin.

The Pantry
The Pantry

Nerelerde Yiyemedim?

_Gitmeden önce Cannibale Royale‘da ve Cafe de Klos‘ta ete doymayı, EYE Restaurant‘ta ise karşı kıyıya bakarak şarabımı yudumlamayı hayal etmiştim ancak hiçbiri olmadı. Cannibale Royale ve Cafe de Klos’ta yer bulmak imkansızdı ve buralarda yemek yemek istememize rağmen plan yapmama kararımız ağır bastı. İki akşam da şansımızı denedik ama saatler sürecek olan bekleme sırasıyla karşılaştık. EYE Restaurant’ta ise, Amsterdam’ın ruhuna aykırı bir şekilde fazlasıyla kaba bir garsona denk geldik. Bize masa göstermesi için 10 dakika bekledikten sonra (boş yerler vardı), bu sefer de menüyü getirmesi için 10 dakika bekleyince montlarımızı giyip olay mahallini terk ettik. Zaten cam kenarında da boş masa yoktu…

Coffeeshop & Smartshop

Amsterdam’da esrar, haşiş ve space cake denilen esrarlı muffinleri yasal olarak coffeeshoplar’dan alabiliyorsun. Menüden kokusuna, tadına ve etkisine bakarak istediğini seçip alabiliyorsun. Kararsız kaldığında ise sana detaylı bir şekilde anlatıp seçim yapmana yardımcı oluyorlar. Seçimini yaptığında bazı yerler kağıt da veriyor, yoksa kağıdı senin temin etmen gerekiyor.

Coffeeshoplar’da normal tütün içmek istersen veya aldığın otun içine tütün karıştırmak istersen, smoking area’ya geçmek zorundasın çünkü cafe genelinde sadece ot içmeye izin var. Üstelik çoğu coffeeshop, normal cafelerden farksız. Yani pis ve içeri girmeye korkacağın yerler değil. Hatta sigaranı içerken yiyecek – içecek de sipariş edebiliyorsun.

Smartshoplar ise bizim tekel mantığında. Yani esrar, haşiş, magic mushroom denilen içinde çeşitli uyuşturucu maddeler bulunduran ve halüsinasyonlar görmenizi sağlayan mantar türleri ve bunlarla ilgili tüm aparatları alabileceğin dükkanlar.

Gitmeye değer olanlarsa şöyle:

De Dampkring – coffeeshop
The Rookies – coffeeshop
Barney’s – coffeeshop
Prinsengracht – coffeeshopların sıralandığı cadde
The Bulldog – Amsterdam’ın en ünlü ve en turistik coffeeshop zinciri
Tatanka – smartshop

Bonus – Paradiso

Paradiso
Paradiso

Eski kilise, yeni gece kulübü ve konser merkezi. DJ performansları ve biletleri hemen tükenen konserler gerçekleşiyor. Biz oradayken biletleri çoktan tükenmiş, keşke önce davransaydık dediğimiz Leftfield ve indie rock grubu Citizens!’in konserleri var. İçeri mutlaka girmek istediğimiz için kapıdan Citizens! konserine bilet aldık, maksat kilisenin akustiğiyle müzik dinleyebilmekti. Ama nasıl olduğunu anlayamadığımız bir şekilde kendimizi Leftfield konserinde bulduk. Hayır biletlerimizi kontrol etmediler ve evet yönlendirmelere uyarak içeri girdik. Sanırım bir yerde yanlış kapıya yöneldik ve sonuç mükemmeldi, çok eğlendik. Yalnız hep bu kadar şanslı olunmayabilir, o yüzden seyahat öncesi programa bakıp bilet almakta fayda var.

Amsterdam’da bir konser mekanı daha söyle dersen, Melkweg derim. Vaktin varsa bir akşam Paradiso, bir akşam da burada dans et. Programa bakıp online bilet alabilirsin.

Amsterdam
Amsterdam

Gitmek, valiz hazırlamak, havalimanına gitmek, uçağa binmek, seyahat hayalleri kurmak asla bitmesin. Daha çok gezelim, hep gezelim!

Amsterdam’ın Sakin Yüzü: Zaanse Schans, Edam ve Volendam

Amsterdam her ne kadar hareketli hayatı ile bilinse de hemen yamacında huzuru barındırıyor. Siz de benim gibi Amsterdam sokaklarında yeterince kaybolduysanız, kasabalarında kaybolmaya başlayabilirsiniz. Rotamız: Zaanse Schans, Edam ve Volendam.

Amsterdam’ın benim için en çekici yanı, bir sokakta kozmopolit şehir hayatında kaybolurken iki sokak arkada huzura kavuşabilmek. “Yok iki sokak ötesi bana yetmez” derseniz de, yarım saat mesafeli kasabalarda huzurla doyasıya kucaklaşmak mümkün.

Nasıl gidilir?

Amsterdam Merkez Tren İstasyonundan (Amsterdam Centraal) hareket eden otobüslerle ulaşım çok çok rahat. Biletleri 10 € karşılığında otobüs şoförlerinden veya yine istasyondaki bilet satış ofislerinden almak mümkün. Bilet sayesinde kasabalara ulaşım sağlayan otobüsleri 24 saat boyunca istediğiniz gibi kullanabiliyorsunuz.

Bir gün içerisinde bütün köyleri / kasabaları gezmek mümkün değil, o yüzden ben kendime 3 hedef belirledim ve yola koyuldum.

Zaanse Schans [[konum_1]]

IMG_3476
Zaanse Schans

Centraal’den 391 no’lu otobüs ve 45 dakikalık bir yolculukla Zaanse Schans’a ulaşılıyor. Köyün simgesi yel değirmenleri. Tipik Dutch mimarisi, ayakkabıları ve tabii ki peynirleriyle nefis bir köy. Havalar soğuksa, sıcak çikolatanızla nehir kenarında yürüyebilir ve hayran hayran baktığınız sembol evlerinin minyatürlerini hediye alabilirsiniz.

Buralar nasıl yerlermiş merak ettiyseniz, detaylı bilgi burada.

Edam [[konum_2]]

IMG_3590
Edam

Zaanse Schans diğer köylerle ters yönde kaldığı için Centraal’e dönmek ve Edam’a gitmek için farklı bir otobüse binmek gerekiyor. Neyse ki Edam bütün o yorgunluğa değecek kadar güzel ve huzurlu. Sınırsız Edam peyniri de cabası. Sokakları, köprüleri, meydanıyla tam bir şirinler köyü Edam. Açıkça söylemek gerekirse burada yaşayan insanları kıskanmamak mümkün değil.

Volendam [[konum_3]]

IMG_3621
Volendam

Edam’a oldukça yakın eski bir balıkçı köyü Volendam. Edam’dan daha büyük ve hareketli. Balık seviyorsanız, sahildeki restoranlardan birine oturup gönül rahatlığıyla herring – haring yiyebilir ya da cafelerinde kahvenizi keyifle içip huzurunuzu dinleyebilirsiniz.

2016-02-25_09-49-31
Volendam

Gezilecek yerler bu kadarla sınırlı değil ve bir günden çok daha fazlasını hak ediyor; Volendam’a bir feribot uzaklıktaki Marken, Holanda’nın en eski limanlarından olan Monnickendam ve diğerleri… Peynirinin tadı damağımızda, aklımızda bir sonraki Amsterdam hayalleriyle 2016’nın ilk macerasını huzurla sonlandırıyoruz.

Trust Cafe: Amsterdam’ın Sebepsiz Yere Sevgi Dolu Mekanı

Bazı insanların sadece kazanmak için çalışmadığı, müşterilerin sadece karnını doyurmak için bulunmadığı harikulade mekanlar da var bu dünyada! 

[[konum_1]]

TRUST_lunchroom_670

Amsterdam’da gitme şansı yakaladığım bir mekandan bahsetmek istiyorum sizlere. Genellikle izlediğim filmleri paylaşıyorum fakat burada bulunmak beni sinemada izlediğim güzel bir yapım kadar etkilediğinden, hakkında yazmadan, sizinle paylaşmadan geçemedim.

12439045_1577043112551002_2074187085683342284_n

Ara tatilde gittiğimiz huzur dolu bu şehirden ayrılacağımız sabah güzel bir kahvaltı yapmak düşüncesi ile yola çıktık, gitmeyi istediğim mekanlar arasına not aldığım Trust Cafe’ye vardığımızda umduğumdan çok daha fazlasını bulacağımı hissetmiştim.

10801485_10152579644806288_8612573370590246702_n

Pek büyük olmayan, sıcak ortamı minik bir soba ısıtıyordu… Ve çalışanların enerjisi! Gelenlere pozitif enerji vermek için asılmış posterler gerçekten gülümsetmeyi, daha iyi hissettirmeyi başarıyordu.

14305_1546520385634598_4980157468596240302_n

O mekanda oturan herkesin arasındaki bağı hissetmesiyle ilgili konuşulduktan sonra açık mutfaktan gelen, içine sevgilerini kattıkları, lezzetli ve besleyici kahvaltımız ile güne başladık.

Sebepsiz yere mutlu olmanın, ruhlarımızı korkulardan önce sevgiyle besleyip diğer tüm canlılara bağlamanın güzelliğini her köşesinde vurgulayan mekan aynı zamanda kendinizi sevmenin, zihninizi her zaman açık tutmanın gerekliliğine de değinmeden bırakmıyor sizi dışarı. Ayrıca cebinde ne kadar para olduğunu önemsemiyor, içindekine bakıyor burası. Hissettiğin kadar ödüyorsun. Evet, menüde fiyat yok! Kalkarken cüzdanında ne var ne yok bırakabilecek kadar zengin hissediyorsun çünkü ruhun zenginleşiyor, orası ayrı. İçinizden geçeni ödedikten sonra dünyaya sevgi ile bağlı hissederek neşe ile oradan ayrılıyorsunuz.

IMG_4018

Çıktıktan sonra 3 saat rötar yapan uçağımızı beklerken bunu düşündüm; artık birçok insanların ruhunu beslemeyi unuttuğunu, içlerini sevgi ile doldurup bunu paylaşmak yerine yalnızca korkuları ile doldurduklarını. Paylaşılmayan güzelliklerin, mutlulukların kimseye faydası olmuyor fakat hırs insanları köreltip tek tutkusu kazanmak olan canavarlara dönüştürüyor. İnsanoğlu karşısındaki umutsuzluğum karşısında beni aydınlattığı için etkilendim bu mekandan belki de. Sebepsiz yere sevgi doldum, Amsterdam’a yolunuz düştüğünde burada bir mola vermelisiniz bence.

Trust Amsterdam Adres: Albert Cuypstraat 210, 1073 Amsterdam

Bol Parıltılı Bir Müze: Diamant Museum Amsterdam

Amsterdam’ın klasik turist aktiviteleri olan Van Gogh Müzesi veya Denizcilik Müzesi’ni es geçip farklı ve parıltılı birşeyler olsun diyorsanız, aynı türdeniz. Şehre gelir gelmez ilk olarak Amsterdam Diamantmuseum’a (Pırlanta Müzesi) gitmemiz kaçılnımazdı doğal olarak. İster pırlantaları çok sevip hakkında her şeyi bilin, isterseniz hiçbir şey bilmeyin bu müzede sıkılmayacaksınız, o garanti!

Kat kat, ev şeklinde döşenmiş, sıkılıp bunaldıkça bir köşede oturup dinlenebilirsiniz. Hatta kafesinden içeceğinizi alıp içe içe gezinebilirsiniz. Her şeyin fotoğrafını çekmek de serbest.

Girişte kocaman, sahte pırlantalı bir lamba ile karşılanıyoruz ve başlıyoruz yukarı çıkmaya… Hemen ilk katta pırlanta tarihini anlatan 5 dakikalık filmimizi izliyoruz. 4C (cut, clarity, carat, color) sisteminin bulunuşu, geçmişten günümüze pırlanta çıkan ülkeleri vb. anlatıyor bu film. Sonrasında değişik kesimlerin kocaman boyutlarına bakıyoruz. Benim favorim prenses ve dikdörtgen kesimler oluyor.

Hollanda’dayız sonuçta… Akıllara hemen Van Gogh geliyor. Starry Night tablosunun gerçek pırlantalar ile replikasını yapmışlar! Çok da güzel olmuş.

diamantmuseumamsterdam – vangogh

Sonraki katta benim favorim ve özel ilgi alanım olan Kraliyet mücevherlerinin replikaları var. İngiltere’den Victoria’nın hazinesine geçmiş o kadar çok değerli parça var ki… Kıskandım! Özellikle çok büyük taşlı kolyeler, broşlar ve taçlar favorim. İnsan böyle bir takıyla kendini kötü hissedemez hiçbir zaman. Pırlanta görünümlü raket gibi ilgi çekici parçaları da bu katta bulabilirsiniz.

En üst katta ülkelerin kral ve kraliçelerin taçlarından örnekler vardı. İngilizler bu taş ve gösteriş işini en iyi yapanlardan bence. Yuvarlak kesim bir pırlanta içinde gibi hissettiren ayna ve ışık oyunları ile ayarlanmış bir pırlanta odası da burada bulabileceklerinizden. İçeride non-stop Marilyn’in “Diamonds are a Girls Best Friend” şarkısı çalıyor ve pırlanta görünümlü duvarlar sürekli dönüyor.

diamantmuseumamsterdam

Eğer bir gün yolunuz Amsterdam’a düşerse, maksimum bir saatinizi ayırarak bu pırıltılı müzeye gidin derim!

Bir Amsterdam Hikayesi

Bittiğine inanmak istemediğimden olsa gerek, yaklaşık bir aydır beklettiğim ve bir türlü yazamadığım Amsterdam’ı anlatmak için oturdum bugün bilgisayarın başına. Kahvemi koydum, müziğimi açtım ve resimlere bakmaya başladım.

Amsterdam’da güne başlamak ne kadar da güzel!

Bagels&Beans [[konum_1]]

Hele bir de o gün, kahvaltı yaparken bile Harikalar Diyarı’nda bir Alice gibi hissettiren Bagels & Beans‘te başlıyorsa…

Bagel&Beans, Amsterdam
Bagel&Beans, Amsterdam

Zincir restoranlara karşı olsam ve her zaman butik yerleri daha çok sevsem de Bagels & Beans Hollanda’nın -bence- en tatlı sevimli ve butik zincir kafelerinden.

Bir yerin hem zincir olup hem de butik kalabiliyor olması ne güzel bir tezat! Bu yüzden mi bilemem ama Bagels & Beans’in tüm kahve ve çay tabaklarında da her defasında farklı bir “tezat” karşımıza çıkıyor, işte white & black (beyaz & siyah) ve poor & rich (fakir ve zengin) kahvelerimiz:

Bagel&Beans, Amsterdam
Bagel&Beans, Amsterdam

Bu şirin ve keyifli kafenin oldukça zengin de bir menüsü var. Biz 6 gün kaldığımız Amsterdam’da aynı mekana iki kere gitmeme ve yeni yerler keşfetme sözü vermiş olmamıza rağmen, resmen canımız deli gibi bu bagellardan çektiği için son günümüzde de burada kahvaltı yaptık. Lezzetlerini de böyle özetlemiş olayım işte.

Aşağıda menüyü ve yediklerimizi paylaşıyor, burayla ilgili de son olarak “Mozarella ve pestolu bagel’nı yemeden dönmeyin!”  diyorum. Hadi o zaman atlayın bisikletlere! Şimdi de ikinci favori kahvaltı mekanımıza gidiyoruz!

Bagel&Beans, Amsterdam
Bagel&Beans, Amsterdam

Pancake Corner [[konum_2]]

Yine Amsterdam’n en çok sevdiğim meydanı Leidesplein’den bir başka kahvaltı mekanı da Pancake Corner.

Pancake Corner, Amsterdam
Pancake Corner, Amsterdam

İsmi her ne kadar pancake köşesi olsa da bence bu köşe asıl “İngiliz Kahvaltısı Köşesi” olmalı. İngiliz kahvaltılarının porsiyonları kocaman, doyurucu ve lezzeti de şahane! Benim gibi günün her öğünü tatlı, ama kahvaltıyı tuzlu sevenlerdenseniz omletlerini de tavsiye edebilirim.

Pancake Corner, Amsterdam
Pancake Corner, Amsterdam

Kahvaltımızı güzel yaptık, şimdi yağmuruyla bile çok güzel olan Amsterdam sokaklarında dolaşalım biraz, ellerimizde turuncu şemsiyelerimiz ve ayaklarımızda bavulumuzun olmazsa olmazı spor ayakkabılarımızla! (Biz hiç toplu taşıma kullanmadık. Her yere yürüyebilir ya da bisikletle kolaylıkla ulaşabilirsiniz.)

amsterdam2
Amsterdam
Amsterdam
Amsterdam

Coffeshop’lar:

Zincir restoran, kafe, hatta mağazalara olan önyargımı kıran bir mekan daha! Her yerde görebileceğiniz zincir coffeshoplardan Bulldog favorim oluverdi bir anda! Ardından da Smokey onu takip ediyor.

Saçma gelebilir ama bir önerim daha var. Gitmeden önce notlarınıza alın, ve Bulldog’un hamburgerini deneyin! 🙂 Tadi damağımda… Yummmm!

Smokey, Amsterdam
Smokey, Amsterdam

Smokey’de ise nane çayını öneriyorum. Bu arada Smokey de dahil olmak üzere hemen hemen her yerde çay ve kahvenin yanında minik paketlerde çok şirin bisküviler veriyorlar.

Amsterdam Müzeleri:

Müzeler arasından seçim yapmak lazım. Buraya kadar gelmişken Van Gogh Museum olmazsa olmaz, Heineken Experience tercihe bağlı (biz gitmedik), Madame Tussauds başka ülkelerde daha önce ziyaret ettiyseniz bu kadar güzel bir şehirde o kadar da vakit harcamaya değmez. Anne Frank’a kesinlikle gitmeye değer. Aslında çoğu sokakta görebileceğiniz minik turist danışmalarına gidip tüm broşürleri alın, sorularınızı sorun, gerekirse birkaç müze için indirim veren kartlardan edinin. Dönemsel sergi, galeri ve müzelerden de böylelikle haberdar olabilirsiniz. Şehir sanat ve tarih dolu… Her köşede minik bir atölye, galeri ve aynı zamanda kocaman müzeler var. Biraz kişisel ilgi alanlarınız belirleyici olacak karar vermenizde. Ben Heineken, Madame Tussauds gibi müzeleri biraz eğlencelik buluyorum. Yani sanki çok Amsterdam’a has değiller, o yüzden daha buraya özgü olduğu hissini yaşatan Stedlijk ve Leidseplein’in hemen arkasında kalan Rijks’e yönelebilirsiniz.

Amsterdam
Amsterdam

Bunu söylüyorum ama sıkı durun, biz hangi müzeye çok büyük bir heyecanla gittik? Uzun zaman İstanbul’da olmasına rağmen gidemediğimiz, gidemediğimiz için de çok üzüldüğümüz Body Worlds! Bu arada buraya yeniden geliyormuş ama olsun, orada keyifli zaman geçirdik 🙂 Konu “mutluluk”tu. Mutlu olmak, sağlıklı olmak, iyi beslenmek spor yapmak, aşık olmak, hayatta istediğin şeyi yapmak… Bir müzeden daha güzel ve “mutlu” duygularla ayrıldığımı hatırlamıyorum bugüne kadar…

Bu mutlu ve güzel duygular içindeyken keyfimize biraz daha keyif katalım ve Kanal kenarındaki minik publardan birine oturup Amsterdam’ın olmazsa olmazı Heineken’imizden bir yudum alalım.

Amsterdam
Amsterdam

Bagels and Beans ve Pancake Corner kahvaltıda birinci ve ikinciliği paylaşıyordu, kahvaltıdan sonra sizi epey bir dolaştırdım. Müzeler, coffeshoplar, yürüyüşler ve kanal kenarında bir biradan sonra biraz daha yemek zamanı geldi gibi sanki!

Amsterdam’ın Sokak Lezzetleri

Amsterdam’ı hakkıyla yaşamak istiyorsanız kaçırmamanız gereken lezzetler işte burada:

1. Febo:

-Canım, ATM’ye gitmem lazım, karnım çok acıktı. / -??????? / -Hamburger ATM’si!

Febo, Amsterdam
Febo, Amsterdam

Bozuk paranızı attığınızda seçtiğiniz ürünün kapağı açılacak. Arkada sürekli ürünleri yenileyen gerçek bir insan olduğu için de yemekler hep sıcak. Zaten özellikle gece geç saatlerde rağbet o kadar çok ki, içeride beklemeye şansları bile olmuyor bu minik burgerlerin.

2. Hot Dog

Madem Amsterdam’a geldin, o zaman sokaktan hot dog da yiyeceksin, arkadaş! 🙂

Amsterdam
Amsterdam

3. Yiyebildiğin kadar kaburga!

Atelite All Sports Cafe‘de ye yiyebildiğin kadar kaburga – 10,95 euro.

Ben yedim mi? Kırmızı etle aramdaki seviyeli ilişkiyi bilenler hemen doğru cevabı verdi, ama bizimkiler yedi, tadını da sevdi. Ben de sizin için resmini çektim.

Amsterdam
Amsterdam

Şimdi biraz eğlence! Amsterdam’da Gece Hayatı

Kaldığımız süre boyunca bize eğlenceli görünen minik publar ve barların hiçbiri bizi pişman etmedi. Bence önünden geçerken “Buraya girelim!” diye içinizden geçirdiğiniz her yere gidip oturabilirsiniz. Tatilin güzel yanı biraz da bu değil mi? Her şeyi planlayıp elinizde bir listeyle dolaşırsanız bunun zevki neresinde? Bu yüzden size birinci önerim ” yüreğinizin götürdüğü yere” gitmek olsa da yüreğinizin gözünden kaçarsa diye sadece iki minik not eklemek istiyorum.

1. Coco’s Outback Pub [[konum_3]]

Burada kokteyl içmeden dönseydim bir yanım hep eksik kalacakmış da haberim yokmuş! 🙂

Beraber gittiğimiz arkadaşlarımızdan birinin yıllar önce Hollanda’da Erasmus yapmış olmasından yararlanarak Coco’ya gittik. Gördüğüm en eğlenceli kokteyl menüsüne sahipler. Ben sadece sarhoş ayıcıklar ile beraber servis edildiğini okuduğum için Gummy Bear Martini’sini içtim. Sarhoş ayıcıklar öyle tatlılar ki, kokteyli içerken onları da istemeden yiyiverdim!

Coco's Outback, Amsterdam
Coco’s Outback, Amsterdam

2. Paradiso [[konum_4]]

Amsterdam’ın en iyi gece kulübü olduğuna dair aldığımız duyumlar doğruymuş.

Bir zamanlar kilise olarak kullanılan tarihi ve görkemli binası ile henüz girmeden çok etkilendiğimiz Paradiso’nun kapısında bir hayli sıra bekledik ama adımımızı ilk attığımız an anladık ki beklediğimize fazlasıyla değdi!

Şansımıza bize “geçmişten günümüze” efsane olmuş çok eğlenceli şarkılar çalan bir DJ’in partisi vardı. Hani bir 10 yaş küçük olsam neredeyse her şarkıda “yaay en sevdiğim şarkı!” diye çığlık atabilirdim.

Paradiso, Amsterdam
Paradiso, Amsterdam

Şimdi artık biraz keşif ve ardından da kanal kenarında sessiz sakin keyif yapalım.

Amsterdam Keşifleri:

1. Flower Market (Çiçek Pazarı)

Flower Market, Amsterdam
Flower Market, Amsterdam

2. Hollanda peynirleri:

Mutlaka alın, evinize de götürün!

Hollanda Peynirleri
Hollanda Peynirleri

3. Kanalın kenarında uzanın, gelip geçen tekneleri izleyin (izlemekle kalmayın kanal turuna çıkın.) Orada sakin sakin oturduğunuz bir an ne kadar huzurlu olduğunuzu düşünür ve mutluluktan karnınızda kelebekler uçmaya başlarsa fotoğraf çekmeyi bırakın, video çekin.

Amsterdam
Amsterdam

Benim öyle bir videom var mesela… Geçen teknelerin, yarattıkları dalganın, arada bir insan kahkahalarının, bazen hafif rüzgarın sesinin olduğu, o an orada otururken çevremde olup biten her şeyi çektiğim yaklaşık iki dakikalık bir video. Şimdi o huzuru hatırlamak, gözümü kapayınca oraya yeniden dönebilmek istediğimde görsel hafızamı çok zorlamak zorunda kalmıyorum böylece 🙂

Daha yazacak çok yer, çok anı, çok mekan ve çok hikaye var. Bana kalsa bu yazı hiç bitmez, bitmesin de… Hep turist olalım, hep turist kalalım.

Amsterdam: Olmak İstediğiniz Her Şeyi Olabileceğiniz Şehir

Her Türk gencinin, “Abi bu sene kesin gidelim ya” muhabbetine maruz kalmaya mahkum şehir, Amsterdam, inanın aslında çılgın eğlencelerin ve gece hayatının çok ötesinde. Aslına bakarsınız bu şehir, tıpkı Berlin gibi, herkes tarafından bilinen turistik yerleri içeren bir rehber dışında, alternatif bir rehberi de hak ediyor. Yapacak, görecek, gezecek çok farklı alternatifler, deneyecek çok farklı tatlar mevcut. Bu yüzden, ileride “Alternatif Amsterdam Rehberi” yazısı hazırlayacağımın sözünü vererek, öncelikle Amterdam’ı herkesin bildiği haliyle tanıtmak istiyorum.

amsterdam

Amsterdam deyince bir Türk gencinin aklına gelen ilk iki şey şüphesiz, klasik müzik ve ördek. Yerseniz. Tabii ki ilk olarak akıllara Red Light District ve Coffee Shop’lar geliyor.

Amsterdam’a Ne Zaman Gitmeli?

amsterdam – bisikletler

Amsterdam’ın kişisel tarihimde önemli bir yeri var. “Hayatım boyunca en çok üşüdüğüm şehir” tanımlamasını yıllardır kimseye kaptırmayan Amsterdam’a, benim gibi yaz insanıysanız, mümkünse yazın gidin. Hadi yazın gitmediniz; sonbahar başı, ilkbahar sonu gidin. Biz Türkiye’de böyle bir soğuğa alışkın olmadığımızdan olsa gerek, orası 10 derece bile olsa, Türkiye’deki  10 dereceye kıyasla çok daha keskin ve vurucu bir soğuk oluyor.

İlginizi çekebilir: Selin Tavaşi’den “3 Günlük Amsterdam Tatilinden Kısa Kısa Notlar!”

Amsterdam’da Ne Giymeli?

amsterdam

Kişisel deneyimimden yola çıkacak olursak, ben Amsterdam’a ilk kez Kasım ayında gittim. Her yurdum insanı gibi, internete girip hava durumuna baktım, Türkiye’den “birazcık” daha soğuk olduğunu gördüm ve kıyafetlerimi ona göre seçtim. Fakat oraya gittiğimde kıyafetlerim o kadar yetersiz geldi ki, iki günümü kiraladığımız evde yatak döşek yatarak geçirdim. Benim bu muhteşem deneyimimden ders çıkarmak gerekirse, sıcak olmayan bir dönemde gidecekseniz, hava durumunu Türkiye ile bir tutarak değerlendirmeyin. Oradaki iklim bir başka. En kalın kıyafetlerinizi alın. Hatta bu tip iklime sahip yerlere daha önce gitmişliğiniz yoksa, önce gidip daha kalın kıyafetler satın alın ve onlarla gidin.

Giyim konusunda göz önünde bulundurmanız gereken bir nokta da, ani yağmurlar. Yanınızda mutlaka bir yağmurluk ya da bere bulundurun. Ben ilk gün yanıma almadığım için saçım ve makyajımla Japon korku filmi karakterlerine dönmüştüm. Instagram’a fotoğraf koyamazsınız sonra.

Son olarak eğer yazın gidecekseniz, göz önünde bulundurmanız gereken tek konu, büyük ihtimalle bisiklete binecek olmanız. İlk günler Amsterdam halkının yarattığı çılgın bisiklet trafiğine adapte olamayabilir, çeşitli düşme ve çarpışma tehlikeleri atlatabilirsiniz. Bu gibi durumlarda bacaklarınızın yara bere içinde kalmaması açısından, şort, etek vs. yanında kot, pantolon gibi şeyler götürmenizde de fayda var. Önce sağlam kalın, sonra gezersiniz.

İlginizi çekebilir: Deniz Yılmaz’ın “Amsterdam’da Kaybolmanın Yolları”

Amsterdam’da Bütçe ve Konaklama

Amsterdam, ne Paris kadar pahalı ne de Berlin kadar uygun. Tabi bu tamamen kişisel bir yorum ve yaptığınız aktivitelerle de alakalı. Yine de, burada bütçenizi minimuma çekmenin çeşitli yöntemleri var:

_I-Amsterdam Card: Bu kart, Van Gogh Musem ve Stedelijk Museum gibi müzelerin de içinde bulunduğu yaklaşık 40 müzeye giriş, kanal turu, geçerlilik süresi boyunca toplu taşıma araçlarını limitsiz kullanma gibi çeşitli olanaklar sağlıyor. 24, 48 ve 72 saatlik olarak üç farklı versiyonu var. Birçok şehirde bu “turist kartı” sistemi uygulanmasına rağmen, paranızın karşılığını en iyi şekilde alabileceğiniz şehirlerden biri kesinlikle burası. İnternetten satın aldıktan sonra, Amsterdam Schipol Havaalanı dahil birçok noktadan teslim alma imkanınız da var. Kesin bilgi: Bu kartı satın almak, kesinlikle daha az para harcamanızı sağlıyor.

_Ev kiralama ya da Hostel: Hostel, yurtdışında konaklamanın en uygun yoludur. Bu şekilde hem yeni insanlarla tanışabilir, hem konaklamaya ayıracağınız parayı başka şeylere harcayabilirsiniz. Ben bir takım hırsızlık olaylarının yaşanabilmesinden ve tek kişilik oda bulamadığım takdirde tanımadığım insanlarla aynı yerde uyumak durumunda kalmamdan dolayı, genellikle başka seçenekler bulmaya çalışanlardanım. Ama Amsterdam’da durum böyle değil. Çok da ucuz bir hostel olarak kabul edemeyeceğiniz St Christophers Inn at the Winston, kalabileceğiniz en güzel hostellerden biri. Kesinlikle tavsiye ederim.

Konaklamayla ilgili otel dışı ikinci bir seçeneğiniz de ev kiralamak olabilir. Biz, PH Apartment Suits aracılığıyla, şehir merkezinde, klasik Hollanda stili binalardan birinde, gayet güzel dekore edilmiş bir dairede kaldık. Birkaç kişi kaldığınız takdirde ödemeyi bölüştüğümüz için makul bir fiyata denk geldi. Özellikle kalabalık gidecekseniz kesinlikle değerlendirebilirseniz, gayet güvenilir ve akıllıca.

 

amsterdam – bulldog

Amsterdam’da Coffee Shop Meselesi Amsterdam

Amsterdam rehberi hazırlayıp Coffee Shop’lardan bahsetmemek zor olacağından gördüklerimi bildiklerimi aktarmak istiyorum. Amsterdam’da sabah 8’de kahvaltı yapmak için dışarı çıktığınız andan itibaren, sokakta bulunduğunuz süre boyunca her daim burnunuza “ot kokusu” gelecek, kaçarınız yok. İlk başta “yok canım, sabahın köründe de içmiyorlardır artık” falan diyorsunuz ama yok, gayet de içiyorlar. Herhangi bir köşe başında, bir ara sokakta ya da caddede Coffe Shop görmeniz mümkün. Anladığım kadarıyla, özellikle turistler arasında en popüler olanı “The Bulldog”. Bir zincir olduğu için, Red Light Disctrict dahil birçok yerde görebilmeniz mümkün.

Bu arada coffee shop’larda kesinlikle alkol satılmıyor. Bu konuda çok katılar ve özellikle turistik olanların girişlerinde belirtiliyor.

thebulldog.com/

Amsterdam’da Neler Yapmalı, Nerelere Gitmeli? 

Amsterdam’da yapacak şey çok. Hiçbir yere gitmezseniz, bisikletinizle şehrin sokaklarında güvenle kaybolabilirsiniz. Ne acıdır ki, Türkiye’de “bisiklet” ve “güven” sözcüklerini bir arada bile kullanamayacağınız için, oradayken keyfini çıkarın derim. Bir turist olarak ilk gidişiniz ise, görmeden dönmemeniz gereken birkaç yeri sıralayalım:

Red Light District Amsterdam

amsterdam – red light district

Bildiğiniz üzere Hollanda’da fahişelik legal. Amsterdam’da, 18 yaşın üstünde bir Avrupa Birliği vatandaşıysanız, gidip fahişe olmanızın hiçbir sakıncası yok. Son derece legal ve hatta bir meslek olarak kabul ediliyor. Yeter ki kurallara uygun hareket edin ve mesleğinizi sokakta değil, izin verilen bölgelerde icra edin.

Red Light District, Türkçesiyle “Kırmızı Fener Mahallesi/Bölgesi”, çoğumuzun bildiği gibi, Amsterdam’da bulunan, bu işlere ayrılmış, bu nedenle namı alıp yürümüş olan bölge. Bu şekilde tanıtıldığında kulağa ürkütücü gibi gelse de, aslında civarında Amsterdam’ın en eski kiliselerinden Oude Kerk’in, coffee shop’ların, kafelerin bulunduğu, son derece turistik ve güvenli bir bölge. Öyle ki, insanlar gecenin bir vakti çocuklarıyla bile gelip dolaşıyorlar, camların içinde kendilerini sergilemekte olan bayanları inceliyorlar ya da sırf yollarının üstü olduğundan kafalarını bile kaldırmadan geçip gidiveriyorlar.

Burayla ilgili aklınızda bulundurmanız gereken birkaç ipucu var:

_Kesinlikle camların içindeki bayanların fotoğrafını çekmeyin. İnanılmaz agresifleşiyor ve saldırganlaşıyorlar. Hatta bulundukları yerden çıkıp sizi kovalayabiliyorlar. Arkadaşlarımın bayanların fotoğrafını çekmesi sonucu başıma geldi, oradan biliyorum.

_Camında kırmızı ışık yananlar kadın, mavi ışık yananlar transeksüel oluyormuş.

_Bölgede çeşit çeşit show’lar mevcut. Özellikle “Casa Rosso” benim aylarca, “Dünyanın bir yerinde böyle bir şeyin mütemadiyen devam ettiğine inanamıyorum” diye dolaşmama neden oldu. Eğer mideniz kaldırmıyorsa, seks turizmi etik değerlerinizle hiçbir şekilde bağdaşmıyorsa gitmeyin. Çünkü “Casa Rosso”, “Live Sex Show” olarak adlandırabileceğimiz bir etkinlik.  Oldukça dürüst bir adlandırma oldu, çünkü etkinliğin içeriği tam olarak bu. Akşam 7’den gece 3’e kadar açık.

amsterdam.info/redlightdistrict/

Rijksmuseum 

amsterdam – risjksmuseumAmsterdam

Coffee Shop’lar ve Red Light District’ten sonra ani bir kararla müzelere geçiş yapıyoruz. Rijksmuseum, Hollanda’daki en büyük sanat ve tarih müzesi. Diğer önemli müzelerin de bulunduğu Museumplein bölgesinde yer alıyor. Müzenin bir kısmı, çok uzun süredir tadilattaydı ancak 2013 yılında tekrar kullanıma açıldı. Özellikle Vermeer, Rembrandt, Jan Steen gibi sanatçıların eserlerini görmek isterseniz, kesinlikle ziyaret etmelisiniz.

_Her gün 09.00 ile 17.00 arası açık. I-amsterdam Card ile kapıdaki sıraları atlatabiliyorsunuz. Giriş 15 euro.

_Orada tanıştığımız Hollandalı arkadaşlar buranın adını “RAYKS” diye telaffuz ediyor. Öyle söylemezseniz de genellikle anlayamıyorlar. Aklınızda bulunsun.

rijksmuseum.nl/

Bilet almak için tıklayın.

Van Gogh Museum Amsterdam

Çoğu insanın, civarındaki diğer müzelere kıyasla küçük bulmasına rağmen, benim Van Gogh’a karşı boş olmamam nedeniyle, öncelikli olarak gezdiğim müzelerden biri oldu burası. Rijksmuseum ile Stedelijk Museum arasında konumlanmış Van Gogh Müzesi’nin girişinde, genellikle çılgınlar gibi sıra oluyor. Fakat I-amsterdam card ile bu sırayı atlayıp, bekleyenlere sinsi sinsi gülümseyerek yanlarından geçip gidebiliyorsunuz. “Potato Eaters”, “The Bedroom”, “The Yellowhouse” gibi “bunların orjinalini gördüğüme inanamıyorum” şeklinde çığlık attırabilecek eserleri bu müzede görmeniz mümkün. “The Starry Night”ı görmek isteyenler, sizi MoMA’ya doğru alalım.

_Her gün 9 ile 6 arası açık. Giriş, I-amsterdam Card dahilinde.

vangoghmuseum.nl/

Stedelijk Museum Amsterdam

amsterdam – stedelijk museum

Kişisel yorumumu söyleyecek olursam, Van Gogh Müzesi ile birlikte Hollanda’da gitmiş olduğum en iyi müzelerden, Amsterdam’ın modern sanat müzesi. Museumplein bölgesinde bulunuyor. İçeride Pollock, Kandinsky, Marlene Dumas, Gilbert&George eserleri görüp sevinçten çıldırmanız mümkün. Modern sanata ilginiz var ise, kaçıracağınızı sanmıyorum.

_Her gün 9 ile 18:00 arası açık. I-amsterdam Card dahilinde.

stedelijk.nl/en

Anne Frank House Amsterdam

Anne Frank’i çoğunuz biliyorsunuzdur. Bu küçük Yahudi kız, İkinci Dünya Savaşı döneminde, Nazi işgali sırasında, Amsterdam’da saklandığı yerde bir günlük tutmaya başlar. İçeride onunla birlikte hayatlarını kurtarmak için saklanmaya çalışan 8 kişiden, yalnızca bir kişi sağ kurtulabilir. Bu kişi Anne Frank’in günlüğünün günümüze kadar ulaşmasını sağlar. Kanımca Amsterdam’a gittiğinizde görmeniz gereken en önemli yerlerden biri olan Anne Frank House, insanın üzerinde inanılmaz bir etki bırakıyor.

_I-amsterdam Card burada geçerli değil ve hava isterseniz -10 derece olsun, kapıda inanılmaz fazla sıra oluyor. Bunu göz önünde bulundurarak gidin.

_Biletler 9 Euro. Her gün 9:00-19:00 arası, Cumartesi 21:00’a kadar açık.

annefrank.org/

Dam Square Amsterdam

amsterdam – dam square

Dam Meydanı, Amsterdam’a gidip de görmeden dönerseniz, uçaktayken “bir terslik var ama…” hissine kapılacağınız, kısaca oraya gittiğinizde mutlaka görmeniz gereken yerlerden. Meydanda Amsterdam Kraliyet Sarayı, Nieuwe Kerk, Madame Tussaud’s Müzesi ve National Monument’ı görmeniz mümkün. Bana kalırsa oldukça ihtişamlı ve güzel bir meydan. Aynı zamanda alışveriş yapabileceğiniz Kalverstraat ve de Bijenkorf da tam olarak bu meydandalar (Kalverstraat mağazalarla dolu sokağın adı, de Bijenkorf Department Store). Burada gezip dolaştıktan sonra meydan ve civarına yayılmış onlarca kafeden birinde oturarak etrafı inceleyebilirsiniz.

_Meydanda özellikle turistlere yönelik çeşitli şovlar ve atraksiyonlar olabiliyor. Bu sırada çeşitli hırsızlık olayları yaşanabiliyor. Öyle ağzınızı açmış etkinlik izlerken cüzdanınızdan olmayın.

_Daha önce başka bir şehirde Madame Tussauds Müzesi’ne gittiyseniz artık Allah aşkına şurada gitmeyin. Yapacak 50 tane şey var, daha kaç kere balmumundan Tina Turner göreceksiniz arkadaşlar lütfen ama.

_Nieuwe Kerk’in içinde son zamanlarda çeşitli etkinlik ve sergiler oluyor. Benim orada olduğum dönemlerden birinde Andy Warhol Exhibition vardı ve sevinçten aklımı kaçırmıştım. Geçerken bir göz atmakta fayda var. Üstelik buradaki etkinlikler I-Amsterdam Card dahilinde.

Nieuwe Kerk’te gerçekleşen aktiviteler ile ilgili detaylı bilgiye buradan ulaşabilirsiniz.

Erotic Museum Amsterdam

Burası adından da anlaşıldığı üzere erotizm üzerine kurulmuş bir müze. Benim buraya girmemin öncelikli sebebi, daha önce Prag’da görmüş olduğum “Sex Machines Museum” tadında bir şey beklentimin olmasıydı. Orası gerçekten enteresan şeylere şahit olduğum bir müzeydi çünkü. Fakat Prag’dakinin aksine burası, biraz ticari kaygılarla kurulmuş, “Sex Sells” mantığıyla yapılmış bir müze gibiydi. İçeri girince gülüp eğleneceğiniz ya da enteresan bulabileceğiniz içerikler tabi ki mevcut. Ancak bence gitmenize gerek yok. Buraya gideceğinize Red Light’a gidersiniz.

_Giriş 7 Euro. Gece 1’e kadar açık.

Amsterdam’da İkinci El Cenneti: Waterlooplein Amsterdam

Bu bölge adeta bir ikinci el cenneti. Üstelik yalnızca kıyafet değil; elektronik, kitap, hediyelik, plak ve daha aklıma gelmeyecek bir sürü “ıvır-zıvır”a buradan ulaşabilirsiniz. Dam Square’den 15 dakika yürüme mesafesine sahip, Red Light District’in hemen arkasında kalıyor.

_Buraya kadar gitmişken Rembrandt House’un yakınlarında olduğunuz için orayı da es geçmeyerek, hem Rembrandt’ın evini, hem de eserlerini görebilirsiniz. Giriş 10 euro, I-Amsterdam Card geçerli.

Jordaan Amsterdam

amsterdam

Amsterdam’ın Cihangir’i diyebileceğimiz Jordaan, turist yoğunluğunun çok daha az olduğu, kendinizi lokal hissedebileceğiniz bir bölge. Güzel kafeler, yerel insanlar, çeşit çeşit hipster ile dolu bu bölgede siz de benim gibi kendinizi huzurlu, hatta “evde” hissedebilirsiniz. Yazarken, “burayı söylemesem de daha fazla insan haberdar olmasa mı acaba” diye düşündüm, ama çok iyi biri olduğum için hadi yazayım dedim.

_Buraya gitmişken bölgede uğrayabileceğiniz birkaç başarılı restoran adı vermek istiyorum; Los Pilones (leziz bir Meksika restoranı) ve Japanese Pancake World (daha önce yemediğiniz tarzda pancakeler deneyebilirsiniz).

Heineken Experience Amsterdam

Geldik çoğu insanın ilgisini çeken, benim ise bir heves gidip, kapıdaki kuyruğun da etkisiyle beklentilerimin yükselmesinin ardından, sıkıntılar içinde çıktığım yere. Efendim burası ünlü bira markası Heineken’in fabrikası. Ancak adamlar burayı zekice bir pazarlama tekniği geliştirerek; insanların gezebileceği, biranın yapım aşamasını öğrenebileceği, beleş bira içebileceği, eğlenebileceği bir alana dönüştürmüşler.

Giriş 17 Euro civarı bir şey. Mutlaka gidin diyebileceğim bir deneyim olduğunu söyleyemeyeceğim ama özellikle çok kalabalık olduğunda beklemeye değmez diye düşünüyorum.

heineken.com/

Bilet almak için tıklayın.

Vondelpark

amsterdam – vondelpark Asterdam

Amsterdam’da şehrin ortasında bu güzel parka rahatlıkla ulaşabilir, çimlerine uzanabilir, sevgilinizle öpüşebilir, piknik kitabınızı okuyabilirsiniz. Üstelik bunları ister başınız açık, ister baş örtüsüyle isterseniz kafanızda Darth Vader başlığıyla yapabilirsiniz. Çünkü burası Amsterdam, özgürsünüz.

Konum için tıklayın.

Amsterdam Hakkında İpuçları

_Siz de benim gibi her gittiğiniz şehirde bir süpermarkete uğrama alışkanlığı edinin. Çok farklı tatları diğer yerlerde alacağınızdan çok daha ucuza bulabilirsiniz. Örneğin Amsterdam’dan, Gouda Peyniri almadan dönmeyin.

_Bisiklet trafiğine gerçekten çok dikkat edin. Çünkü çok alışmışlar, çok hızlılar, bizde olduğu gibi bisikleti sadece “bakkala yardım eden çırak çocuklar” kullanmıyor. İşe gidiyorlar, arkadaşlarıyla buluşmaya çıkıyorlar, alışveriş yapıyorlar ve bunların hepsini bisikletle yapıyorlar. Bu yüzden dikkatli olmazsanız, size bir bisikletin çarpma olasılığı, bir arabanın ya da otobüsün çarpma olasılığından çok daha fazla.

_Herkes sular seller gibi İngilizce konuşuyor. O konuda bir çekinceniz olmasın.

_Özellikle turistik bölgelerde taksicilere güvenmeyin. Yürüseniz 30 saniyede gidebileceğiniz mesafeyi, sizi arkadan dolandırarak 10 dakikada götürebiliyorlar.

_Çok güzel vintage mağazalar var, eğer ilgi alanınız ise mutlaka birkaçına uğramalısınız.

_Gay Bar’lara gidin, gece en çok eğlenebileceğiniz yerler gerçekten buralar.

Orada duyduğum bir cümle ile yazıma son vermek istiyorum: You can be anything you want to be, in Amsterdam.

İlginizi çekebilir: Lisya Kalma’dan “Amsterdam Mekanları: Sürprizlerle Dolu, Hip ve Leziz!”