Oyunculukla biraz olsun ilgilenen herkes, hele de kendi deneyimleme şansı bulduysa bu işin bize medya tarafından sürekli sunulan ışıltılı anlarının ardında ne denli zorlu ve emek gerektiren bir yolculuk olduğunu bilir. Hele ki kalbiniz tiyatrodaysa… Çok sevdiğim Nicole Kidman bir röportajında bu işin %2’sinin ışıltı %98’inin çok çalışma olduğunu söylemişti. Belki de oyunculuğa dair yapılmış tanımalar arasında en doğrularından. Ben de bugün sizlerle emeği ışıltıyı kendinden işine ve öğrencilerine yansıtan birini tanıştırmak istiyorum: Abdül Süsler. 

Abdül Süsler | Fotoğraf: Emrah Nihat Erel

Hocam merhaba, ben size ve işlerinize oldukça hakimim tabii. Okuyanlar için de sizi ve yolculuğunuzu bir de sizden dinleyebilir miyiz?

Tabii ki dinleyebilirsiniz. Aslında bahsettiğin şeyler çok doğru Nicole Kidman bu işin %2’sinin ışıltı %98’inin çok çalışma olduğunu söylemiş; bu çok doğru. Bizim hocamız Müşfik Bey (Kenter) bu işin %5 yetenek %95 çalışmak olduğunu söylerdi sürekli. Benim yolculuğum Beykoz’da başladı. Herkesin söylediği gibi ilkokul ve orta okulda yaptığımız sahne çalışmaları ardından 90’ların sonunda perdelerini açan, Ragıp Yavuz, Mehmet Çerezcioğlu gibi Şehir Tiyatrolarında hem oyunculuk hem yönetmenlik yapmış önemli isimlerle, içerisinde pek çok imkana sahip olduğumuz Beykoz Vakfı’nda çalışma şansı buldum. Tabii hayatın sizi nereye sürükleyeceğini bilemiyorsunuz. Oradaki tüm ekip oyuncu olmak istiyordu ancak o yıllardaki konservatuar sayılarının azlığı, konservatuarlara girişlerin nasıl olduğunun bilinmediği zorlu süreçler vardı. İmkanlar da bu kadar fazla değil; bu kadar çok tiyatro, televizyon dizisi, seslendirme olanağı yoktu. Kulağa kötü gelecek belki ama o dönemde oyunculuk elitist bir meslek gibi duruyordu uzaktan; herkesin ulaşamadığı oyuncuların ve eğitmenlerin fildişi kulelerinde yaşadığının düşünüldüğü bir meslekti.

Ben 4-5 yıl kadar yarı amatör-yarı profesyonel diyebileceğimiz bir şekilde Beykoz Vakfı Tiyatrosu ile çalıştım. Ardından Kocaeli Üniversitesi’nden Kimya bölümünü kazandım. Orada tiyatro kurduk, üniversitede de çalışmalarım devam etti. Daha sonra Fenerbahçe Lisesi’nde bugün içlerinden çok iyi oyuncuların çıktığı bir kadroya yönetmenlik yapma şansı buldum; o sırada da Tiyatro Kedi’de teknisyen olarak çalışmaya başlamıştım. Ardından da konservatuar hazırlıkları ve çalışmaları geldi. Haliç Üniversitesi’nin konservatuarında çok iyi ve önemli hocalardan eğitimler aldık. Bu sırada da tiyatro hep devam etti.

Sizi özellikle son yıllarda ekranlarda hatta Insomnia gibi yurt dışı temelli projelerde izledik. Bununla birlikte ilk evinizin tiyatro olduğunu biliyoruz. Öyle ki usta Müşfik Kenter ile uzun yıllar süren özel bir bağınız var. Bize biraz Müşfik Kenter ile yetişmekten, çalışmaktan ve size kattıklarından söz edebilir misiniz?

Evet bir yurtdışı deneyimim oldu. Amerika yapımı bir dizi olan Insomnia’da ana rollerden biri olan Zayed isimli bir Arap şeyhini canlandırdım. İlk evimiz tabii ki tiyatro; tiyatronun içine doğduk, orada büyüdük. Tüm mesleki terbiyemizi, eğitimimizi tiyatroda aldık. Bu disiplinin ana yeri, oyunculuk mesleğinin merkezidir tiyatro. Müşfik Hoca’yla yollarımız Haliç Üniversitesi’nde kesişti. Dört yıl öğrencisi olarak ondan eğitim aldım. Bugün boğazımızdan geçen her lokmada hakkı vardır; mesleğimizin kutup yıldızıdır. Her yerde söylerim ve söylemeye de devam edeceğim ömrümün sonuna kadar vizyonumuzu ne zaman kaybetsek başımızı kaldırır, kutup yıldızımızı hatırlar ve yeniden yolumuzu bulma gayreti içine gireriz. Rus yazarlar hepimiz Gogol’un paltosundan çıktık diyorlar, biz de hepimiz Müşfik Hoca’nın tezgâhından çıktık diyebiliriz. Öyle derler çünkü bir yere gittiğinizde “Müşfik Hoca’nın tezgahından mı?” diye. Bizim işimizin biraz sanatla zanaat arasında bir yerde sıkıştığına inanıyorum.

Onun yanında olmak çok büyülüydü. Lisansın ardından yüksek lisans bursu teklif etti üniversite ve hoca ile birlikte, onun asistanı olarak uzun bir yolculuğa çıktık vefat ettiği güne kadar. Oyunculuğun önemli noktalarında, insan olmanın önemli noktalarında egolarımızdan nasıl uzaklaşacağımızı ondan gördük, ondan öğrendik. Hoca olmamda emeği çok büyük.

Genç oyunculara neler tavsiye edersiniz gibi klişeleşmiş sorular üzerinden ilerlemek istemiyorum ancak şunu sormak istiyorum. Bu alanda ilerlemek isteyenler için “sahnede olmak”, “biri karakter olmak”, “oyuncu olmak” ne ifade etmeli?

Tabii ki “Genç oyunculara neler tavsiye edersiniz?”, “Adaylara neler tavsiye edersiniz?” gibi sorular klişeleşmiş gibi görülse de işin temelinde yatan soru bu. Bir kere oyunculuğa gönül veren insan kendisine şunu sormalı: “Ne istiyorum?”, “Gerçekten ne istiyorum.” Bu soruya doğru, samimi bir cevap bulabiliyorsanız yol daha kolay. Çünkü bu yol çok çalışmaktan geçiyor, bunun gerçekten başka bir yolu yok. Tamam şanslı olacaksınız, bağlantılarınız olacak, sizi birileri bir yere kanalize edecek gibi etkenler günümüz dünyasında belki çok fazla ama bu işin yolu çalışmaktan geçiyor. Çalışacaksınız, çalışacaksınız. Sesinizi, nefesinizi, bedeninizi her daim hazır bulunduracaksınız. Zihninizi, ruhunuzu besleyeceksiniz. Bu yolda doğru cevabı bulmak çok önemli.

Herkes gibi televizyon, popüler olayım, yıldız olayım, tanınmış olayım (bunların bedelleri de tabii ki ayrı), çok para kazanayım gibi bir derdim mi var yoksa ben oyuncu olmak istiyorum, çok iyi bir oyuncu olmak istiyorum, tiyatro da yapmak istiyorum, televizyon da yapmak istiyorum (ben bunların ayrıldığına da inanmıyorum, yanlış da bulmuyorum) gibi bir düşünceniz mi var? Eğer ben oyuncu olmak istiyorum ve bu yola başımı, hayatımı koyuyorum ve bunun için çok çalışacağım diyorsanız tabii ki öncelikle bir konservatuar eğitiminden geçmek zorundasınız.

Hazır işin eğitim kısmından söz etmişken konservatuar eğitimi ve rastladığımız çok sayıdaki oyunculuk eğitimi veren organizasyonlar arasındaki farklar konusunda ne düşünürsünüz?

Bugün kurslar var, çok değerli hocaların ders verdiği, çok iyi kurslar var ama süreler bizim oyuncu olmamızın ilk adımını atmaya bile bence yetmiyor. İki ay gidip hızlandırılmış oyunculuk eğitimi alamazsınız. Ben böyle bir şeye inanmıyorum. Bir konservatuar eğitiminden geçtiğiniz zaman dört yıl içinde bedeninizi tanıyorsunuz, kendinizi tanıyorsunuz, sınırlarınızı nasıl aşabileceğinizi görüyorsunuz. Oyunculuk dersi bana göre bu işin en basit tarafı ama diğer tarafta ses, şan, eskrim, yoga gibi bedeninizi, nefesinizi güçlendirecek şeyler çok değerli. Sahnede nerede duracaksınız, elinizi kolunuzu nereye koyacaksınız, nefesinizi nasıl kontrol edeceksiniz gibi konular önem kazanıyor. Konservatuarın en büyük özelliği bu. O kısa süreli kurslarda bu beden farkındalığını edinemezsiniz. Bunlar konservatuarda da öğrenilmez ama dört yıllık bir yolculuğa çıktığınız zaman ister istemez fark ediyorsunuz. Bedeniniz alışıyor. Bu bir kas hafızası çünkü. Oyunculuk denen şey kas hafızası ile ilerleyen bir durum. Konservatuarda artık bunları yadırgamayacak hale geliyorsunuz.

Düşünün ki bir sporcu nasıl her gün gidip antrenmanını yapıyor, bir olimpiyat madalyası, Avrupa şampiyonluğu için çaba sarf ediyor ve bir gün geliyor, onu alıyor. Zaten bunu artık hak ettiğini zaten biliyor, düşünüyor, bunun için çalışıyor çünkü artık o seviyeye çıkmış. Şimdi sağ kolum şimdi sol kolum şimdi ayaklarım diye düşünmüyor. Bu, artık onun rutini. Onun kasları bunu ezberlemiş. Oyunculuk da böyle bir şey, sporculuk gibi. Askeri bir eğitimden geçiyorsunuz, çok ağır bir disiplin. Özetle yine çok çalışmak esas.

Abdül Süsler
Abdül Süsler | Fotoğraf: İbrahim Tül

Söz konusu oyunculuk olunca özellikle son yıllarda kutuplaşan bir anlayış söz konusu. Oyuncular sıklıkla “dizi oyuncusu”, “sanat filmi oyuncusu”, “tiyatro oyuncusu” gibi kategorize ediliyorlar. Ben şahsen bunun oyuncularının deneyimlerini ve kendilerini keşfetme şanslarını sınırlandırdığını düşünüyorum. Siz ne dersiniz?

Ben oyunculuğun ayrılan bir şey olduğuna inanmıyorum. Oyuncu oyuncudur. Oyuncu tiyatroda da oynar, televizyonda da oynar, sinemada da oynar. Sanat filminde de oynar, kısa film de yapar. Oyuncu oyuncudur. Böyle ayrımlar olduğuna inanmıyorum. Oyuncu dediğiniz kişi zekidir. Kameraya nasıl oynayacağını da bilir, bin kişilik salona nasıl oynayacağını da bilir. Düşünün ki yüz kişilik bir salona oynadığınız aynı oyunu iki bin kişilik salona oynadığınızı. Farklı oynarsınız; sesiniz büyür, mimik ve jestleriniz büyür, alanınız büyür, daha geniş açıyla oynamak zorunda kalıyorsunuz. Ya da aynı oyunu bir açık hava sahnesinde mikrofonla oynuyorsunuz. Fark etmez. O oyunculuk işi, duygu işi, nefes işi ve teknik işi. Bu üçünü doğru kullandığınız zaman her yerde oynuyorsunuz.

O yüzden evet katılıyorum. Bu oyuncuların kendini kısıtlaması demek bir kere her şeyden önce. O kadar yanlış bir şey ki. Oyuncu denemekten korkmamalı, oyuncu çirkin görünmekten korkmamalı, oyuncu beğenilmemekten korkmamalı. Çünkü başarısızlığa uğramazsanız hayatınızda gerçek başarıyı bulamazsınız. Bizi başarıya taşıyan şey başarısızlıklarımızdan ne kadar ders aldığımız ya da onlara gömülüp geçmişte takılı kalıp kalmadığımız. Bir oyuncu olarak yaşadığım her şey eğrisiyle doğrusuyla benimdir, buradan sonra yoluma devam ederim.

Tam da söz ettiklerinizle ilgili bir soru sormak istiyordum. Oyunculukla ilgili meslek dışından kişilerin anlamakta zorlandığı bir kavram da belki bunun aslında çok severek yapılıyor olsa da bir “iş” olduğu. Çok ciddi emek ve çalışma gerektirdiği anımsamak gerek. Üstelik ruhunuzu ve bedeninizi bütünüyle adamanız gereken bir iş, reddedilmeye açık olmak, çok kontrollü olmak gereken bir iş. Güzel ve keyifli anlar, alkışlar, zor ve yorucu anlar, eleştiriler. Tüm bu kutuplar arasında kendinizi nasıl koruyorsunuz?

Şimdi, oyunculuk mesleğine gönül verilen yıllar, yani çoğunluk olarak %80-90 oranında, daha çocuk yaşta, daha gençlik yaşlar. O dönemlerde veriyorsunuz bu kararı ve şunu düşünüyorsunuz: “Tiyatro olmazsa ben yaşayamam. Hayatımın merkezine tiyatroyu koyuyorum. Tamam peki. Diğer şeyleri de etrafına yerleştiriyorum pasta dilimleri olarak.” Peki ben neredeyim? Hayatımın merkezinde ben olmak zorundayım. Bunu da 30’lu yaşlarınıza yaklaştığınızda veya 30’u geçtiğinizde anlıyorsunuz. Hayatımın merkezinde ben olmalıyım. Tiyatro veya oyunculuk bir meslek. Bu da o pasta dilimleri arasında ölçüsünü benim vereceğim bir büyüklükte, yüzde otuz, yüzde elli her ne kadarsa. Ancak hayatımda başka şeyler de var. Ailem var, eşim var, çocuklarım var, arkadaşlarım var, sinemayı seviyorum bu var, spora gitmeyi seviyorum bu var. Bunların hepsine belli oranlarda bu pastadan dilimler veriyorsunuz.

Şimdi ilk söylediğime dönecek olursak hayatımın merkezine bir mesleği koyduğum zaman, bu meslekte başarılı olamazsam hayatımın merkezini çökertmiş olurum bilerek ve büyük yıkımlar yaşanır. Diğer senaryoda, hayatımın merkezinde ben olduğumda, bu dilimlerden yalnızca bir tanesini kaybettiğinizde onun yerini doldurabilirsiniz ya da diğer dilimlere biraz daha fazla yer verirsiniz. Hayatınızın merkezine kendinizi koyarsanız o zorlu, yorucu anlar, eleştiriler, kutuplar arasında gidip gelmiyorsunuz. Bunun bir meslek olduğunu biliyorsunuz. Bence artık en büyük lükslerden bir tanesi insanın sevdiği mesleğin ne olduğunu bilip, ona yönelmesi. Daha büyük lüks ona sahip olup hayatını geçindirebiliyor olması. Bu noktada da oyuncular olarak şanslı insanlarız; bunu kabul etmek lazım. “Eğer sevdiğiniz işi yaparsanız hayatınız boyunca hiç çalışmamış gibi olursunuz” diyorlar ya evet gerçeklik payı var ama bazen öyle olmayabiliyor tabii. İşte öyle olmadığı zor anlar hayatınızda bazı depresyonlara sebep olabilir işte bu noktada işinizi merkeze yerleştirmezseniz ondan kurtulmak kolay oluyor.

Sizi son yıllardan Gog ve Yeni Tiyatro Dergisi 7. Emek ve Başarı Ödülleri’nde En İyi Yapım, En İyi Erkek Oyuncu (Abdül Süsler) ve En İyi Müzik (Can Atilla) gibi dallarda ödüle layık görülen Tatar Çölü’nde izleme şansı bulduk. Aslında uzun yıllar birikmiş çok geniş bir arşiviniz var. Bu arşivden size kalanlar arasında en keyifle hatırladıklarınız arasında hangileri var?

Evet 30 Kasım 98 gecesinden beri sahnedeyim. Hiç ayrılmamacasına… Sadece bu yıl ilk defa bu pandemi süreci tabii ki hepimizi çok sevdiğimiz sahneden biraz uzak kıldı ama geçici bir şey. Tiyatro her zaman, her koşulda dünya tarihinde kendine yeni bir yol bulup, kendini yeniden var etmiştir. Biz de yeniden kendimizi var edeceğiz. Mesleğimize, sahneye çıkmaya devam edeceğiz.

Gog ve Tatar Çölü evet, ödüller de aldık. Sağ olsunlar, layık gördüler. Çok keyif alarak oynadığım oyunlardı her ikisi de. Şöyle ki benim için çok geniş bir arşiv var 30 Kasım 98 gecesinden bu yana. Hiçbirini unutmadım hepsiyle bambaşka bir bağım var. Hiçbirini ayrı bir yere koyamam. Prova süreci bir çocuğun doğuma hazırlanması gibi. Rolünüzü seyirciyle buluşturmaya gittiğiniz an çocuğun büyümesi gibi. Onların hepsi bizim çocuğumuz, hatalı büyüttüğümüz çocuklarımız da oldu, çok iyi büyüyen çocuklarımız da oldu. Dediğim gibi bu bir iş. Her zaman çok iyiyi yapamayız. O yüzden hepsini çok seviyorum ve o arşivden şunu daha çok sevmiştim, buna ölmüştüm bitmiştim diyemem. Hepsi çok eşit bir yerde. Unutulmazlar oluyor tabii. Onlar arasında Galata Perform, sevgili Yeşim Özsoy Gülan’ın yazıp yönettiği Aksak İstanbul Hikayeleri var. Çok gençtim, çok toydum, güzel bir rol emanet etmişlerdi. Uluslararası bir festivale de Türkiye adına seçilmiştik. Deneyim olarak onu unutmam, çok farklı bir tarzı vardır Yeşim’in. Çok uzun yıllar Tiyatro Kedi’de çalıştım, çok büyük ustalarla çalışma fırsatı buldum. Orası da benim için ayrı bir okuldu. Bir çok tiyatroyla çalışma fırsatı buldum. Bunla beraber de artık 2021 yılında kendi yapacağım oyunlarla seyirci karşısına çıkmaya hazırlanıyoruz. Bunu da buradan söyleyebilirim.

Son olarak önümüzde sizi izleyebileceğimiz projeler var mı?

Var, önümüzde farklı televizyon çalışmaları, farklı eğitim planları var. Önümüzdeki yıl için heyecan duyduğum işler bekliyor. Ayvansaray Üniversitesi’nde Tiyatro bölümü kurduk. Kısmetse önümüzdeki eğitim yılıyla birlikte bölümün başında olacağım. Son olarak beni ağırladığınız için teşekkür ederim. theMagger harika bir organizasyon, çok keyifle takip ediyorum. Çok keyifle okuduğum yazarlarınız var. Çok teşekkürler.

Ben de çok teşekkür ediyorum hocam paylaştığınız her şey için. Umarım bu yazı bu mesleğe gönül vermek isteyen birilerini bulur. Pandemi sürecinde maddi manevi yorulan tüm tiyatroya gönül verenler için de 2021’de en iyisini diliyorum!

Kapak Fotoğrafı: İbrahim Tül

İlginizi çekebilir: Eda Geven’den Yeni Metin Festivali