“Adamlar yapıyor…”

Türkiye’de herhangi bir ortamda, herhangi bir kültür seviyesinden birkaç insan icatlar, keşifler ya da teknoloji ile ilgili konuştuğunda mutlaka denk geleceğimiz bu cümle, Türkçe blogküresini takip edenler için birkaç yıldır çok farklı şeyler ifade ediyor: Reklam dünyasının en iyi ve en kötü reklam videoları ya da görselleri için her gün binlerce kişi adamlaryapiyor.com’a tıklıyor.

theMagger ekibi olarak adamlaryapıyor.com’un yaratıcısı Eren Alphan ile buluştuk. Blogundan ve tabii ki reklamlardan, reklamcılıktan, reklamverenlerden konuştuk…

Kendisi de bir reklam ajansında stratejist olarak görev yapan 1983 doğumlu “adamlaryapiyor”, blogunun aslında herkesten çok kendi işine yaradığını söylüyor. İşi gereği reklam dünyasına hakim olması, rakipleri analiz etmesi, trend raporları çıkarması ve iyi fikirleri arşivlemesi gerekiyor çünkü. İşi ve blogunu ayrı tutamıyor, çoğu zaman iş yerinde denk geldiği reklamları anında bloguna post ediyor. Patronu gördüğünde “iş yapıyorum” diyebileceği bir blogu var. Ama o da artık “gerçek iş yap” demeye başlamış.

İlgi çekici derecede iyi ve kötü reklamlar bir yana, birbirinden esprili, dürüst ve bazen tartışma yaratan birkaç cümlelik yorumlarıyla da takibe değer bir blog adamlaryapiyor.com. Bir de son haftalarda yer vermeye başladığı “Kötü olan kazansın!” temalı Cuma anketleri var. Eren, blogunu 2008 yılında açmış. Herkesin birbirine forwardladığı, Facebook’da paylaştığı o reklamları hepsinden önce fark eden kişilerden biri olarak da en akıllıca işi yapmış bizce. Daha önce benzer içerikte farklı blogları da olmuş, fakat hiçbiri adamlaryapiyor.com kadar duyulmamış. adamlaryapiyor.com’un başarısı ise 2010 yılında Blog Ödülleri’nde Reklam ve Pazarlama kategorisinde elde ettiği üçüncülük ve 10. Altın Örümcek Ödülleri Blog kategorisinde elde ettiği üçüncülükle tescillenmiş.

adamlaryapiyor.com’un içeriği kadar ilgi çekici olan banner’ında Alek Sonman imzası var. Herkesin bildiği marka logolarının harflerinden oluşan ‘ADAMLAR YAPIYOR’ yazısıyla ‘hangi harf hangi logodan’ oyunu oynamak da blog postlarını okumak ve videoları izlemek kadar eğlenceli.

Markaları açık-seçik bir şekilde, iyi ya da kötü yanlarıyla eleştiren bir blog olarak markaların dikkatini ne boyutta çektiğini konuşuyoruz. Türkiye’de işini iyi yapan PR’cıların sayısının azlığından şikayet ediyor. “Eğer yazacaksanız ürün göndereceğiz.” diye işini garantiye almaya çalışanlara ve en çok da Türkiye’deki “trip atan PR’cı” tiplemesine sinir olduğunu belirtiyor. Bugüne kadar markasını savunan olup olmadığını sorduğumuz anda Starbucks cevabını alıyoruz. Yazdığı biri olumlu, biri olumsuz iki posta da anında dönüş yapmalarını başarılı bulduğunu söylüyor.

Sohbetimiz adamlaryapiyor.com’dan “Adamlar Yapıyor!”a kayıyor yavaş yavaş. Kendi Twitter profil fotoğrafı olarak logosunun ciddiyetsizce sırıtan bir versiyonunu seçtiği Cannes Lions’dan söz ediyoruz. Cannes’da ödül alan tüm işlerin çok büyük işler olduğunu söylüyor. Bütçe olarak büyük, prodüksiyon olarak büyük ve zaman olarak büyük… “Türkiye’de ‘Cannes gören reklamveren’ diye bir şey var” diyor ve ekliyor: “Ama ne paraları, ne cesaretleri var. Etliye-sütlüye dokunmak istemiyorlar ama yaptıkları iş ses getirsin istiyorlar.” Az zamanda, düşük bütçeyle, ‘Çok beğendik ama…’larla Cannes’lık iş yapmanın mümkün olmadığını öğrenmenin önemli olduğu sonucuna varıyoruz.

Markaların dijital reklamcılığa halen diğer mecraların alternatifi olarak bakmasının ve “TV’ye paramız yok, o zaman dijitale geçelim” düşüncesinin de işleri zorlaştırdığını söylüyor. TV reklamları için ne kadar büyük prodüksiyonlara imza atılırsa atılsın, medya satın almaya para harcanmadığı sürece o reklamın ses getirmeyeceğini bildikleri gibi; dijitalde bir iş yapıldığında o mikro-sitenin ya da uygulamanın paylaşılması için de para harcanması gerektiğini düşünüyor.

Gelecekte reklam dünyasını nelerin, nasıl işlerin, hangi mecraların beklediğini sorduğumuzda “Keşke bilsem” diyor haliyle. Fakat gelecekle ilgili en önemli öngörüsü sosyal medya ajansı diye bir ajans çeşidinin kalmayacağı, kendini dijital ajansa çevirmeyen sosyal medya ajanslarının teker teker kapanacağı yönünde: “Facebook sayfasında ‘Kırmızı ruj mu mor ruj mu?’ diye sorup hedef kitlesiyle ilgisi olmayan kampanyacıları sayfasına toplamanın bir işine yaramadığını markalar eninde sonunda anlayacak.”

Son olarak en sevdiği ve en sevmediği işleri soruyoruz;

“Risk alan işleri seviyorum”;

Whopper Lust:  ““Müşteriye nasıl iş Kabul ettirilir 101” tadında bir iş bu. Benim favori kampanyam. Alex Bogusky’nin Burger King için yaptığı son iş. Artık eskimiş olsa da, bence gücünden bir şey kaybetmeyen riskli ama çok şahane bir proje.”

Beauty Inside: “Toshiba ve Intel’in ortaklaşa projesi, benim son zamanlarda gördüğüm en iyi işlerden. Reklam gibi olmayan reklam en sevdiğim reklam taktiği. Logosu olmayan, ‘bir tık büyütülmesi‘ gerekmeyen, slogansız ama kendisini seyrettiren bir iş. Webbisode yaratıp marka ile bağ kurdurma zor iş ama yapabilen için de bir o kadar yararlı. Bir de bu iş özelinde, şahane bir fikir ve nefis bir senaryo var ki tadından yenmez.”

Half of HBO for Free: “Malına güvenen reklamveren risk alır. Risk diye de buna derim. Marka diyor ki “tafımı alan mutlaka daha çok isteyecek, para verecek.” Oraya buraya reklam vermek yerine en iyi mecra televizyonda izleyecek bir şey bulamadığı için zap yapan adama istediğinin yarısını gösterip, “bak burada neler var” demek. Tam ihtiyacı olan zamanda, ihtiyacı olan şeyi avucuna bırakmak. Teaser kavramını baştan yaratan bir iş. Şapka çıkartıyorum.”

“Hitler’li Bioman reklamından nefret ediyorum. Ama lütfen reklamı yazıya koymayın. Hatta röportajı okuyan kimse de açıp o reklamı izlemesin.”

 

Adamlar Yapıyor: Blog | Twitter | Facebook

SİZ NE DÜŞÜNÜYORSUNUZ? YORUM YAZIN

MAGGER NEWSLETTER'A ÜYE OLUN

x

Newsletter'a üye olmadınız mı?