“Küçükken anneannem bana, sonsuz zaman algısından bahseden bir masal anlatmıştı: Çocuklar zamanı algılayamadıkları yaşlarda, tüm evrene hakim olan o tanrısal sonsuzluğu hissedebilirlermiş. Bu onları huzurlu ve korkusuz yaparmış. Zamanı algılayamadıkları için zamanın geçişini de fark etmez ve kendilerini ölümsüz bilirlermiş. ‘Sen’ demişti. "Şimdi o sınırsız zaman algısının büyüsündesin; zamanın geçip gittiğini farkettiğin an büyüyeceksin…” – Mine Söğüt, Kırmızı Zaman

 

Margaret Atwood – Damızlık Kızın Öyküsü

Son zamanlarda dizisi revaçta olsa da bundan yaklaşık dört sene evvel kitabın yeni basımını bulamamıştım. Eski basımları da nedense araştırmadım. ‘The Handsmaid’s Tale’’ hemen herkes tarafından izlendiği ve aldığı ödüllerle iyice popüler olduğu için konusuna değinmeyeceğim. Ben elbette ki önce kitabı okudum. Hem de şaşkınlık ve dehşet içinde… Kitabı bitirir bitirmez de diziyi izlemeye başladım. Diziyi de beğendim doğrusu ama –her zaman olduğu gibi- kitabı tek geçiyorum. Şayet ‘’Damızlık Kızın Öyküsü’’nü merak edenler varsa muhakkak öncelikle kitabını okumalılar.

 

Mine Söğüt – Kırmızı Zaman 

Seneler evvel ‘Deli Kadın Hikayeleri’ni okumaya başladığımda Mine Söğüt’ün adını ilk kez duymuştum. Kitaptaki öykülerdeki kurguları çok sevmiş ama en çok o depresif ve karanlık havaya tav olmuştum. ‘’Kırmızı Zaman’’da da karanlık ve gizemli bir hava hakim. Her bölümün başında birbirinden bağımsız ama ilintili kelimelerin anlamları ayrıntılı bir şekilde paylaşıldıktan sonra öyküleri okumaya başlıyoruz. İstanbul’un sokaklarında, hastanelerde, morglarda geziyor, denizciler, cellatlar, denizkızları, katillerle karşılaşıyor, hayal mi gerçek mi olduğunu ayırt edemediğimiz olaylarla karşı karşıya geliyoruz. Başta kopuk gelen öykülerin aslında birbirine bağlı olduğunu anladığımızda gizem de yavaş yavaş çözülür gibi oluyor aslında. Çok severek okudum. Niye bunca zaman Mine Söğüt okumaya ara verdim diye de kızdım kendime. Kitaplarını seviyorum ayrı… Ama o rastalı saçlarıyla, koyu boyadığı gözlerini ve evindeki o rengarenk köşeye de bayılıyorum.

 

Kazuo Ishiguro – Beni Asla Bırakma

Kathy, Hailsham adlı yatılı okulda öğrencidir. Ancak burada öğrenciler okuldan ayrılmamalı ve ailelerinden bahsetmemelidir. Bedenlerine iyi bakmaları için telkin edilen bu gençlerin ileride çocuk sahibi olmaları da söz konusu değildir. Zaman geçtikçe öğrencilerin gözlemledikleri ve şahit oldukları birtakım olaylar kafalarını bulandırır ve sonunda gerçeği öğrenirler; kendileri organ bağışı için yetiştirilen özel insanlardır. Kitap her ne kadar kurgusuyla dikkat çekiyor olsa da kitabın sonlarına doğru değinilen birkaç nokta, benim için bu kitabı unutulmaz kıldı. Makine gibi yetiştirilen bu gençlerin bir ruhları olduğunun kanıtlanması için başvurulan yöntem bunlardan biri… Anlatımı bana çok akıcı gelmese de sabırla okudum, iyi ki de okumuşum.

 

Daniel Defoe – Moll Flanders

Neden ‘’Robinson Crusoe’’dan önce ‘’Moll Flanders’’ı okuduğumu sormayın, ben de bilmiyorum. Başına talihsiz birçok olay gelen Moll Flanders zor durumda kaldığında hırsızlık, fahişelik ve sahtekarlık yaparak para kazanan, bundan keyif alan ve kendini başarılı addeden bir kadındır. Kadının ağzından anlatılan hikayede Defoe, nükteli ve ironik anlatımıyla kişisel, toplumsal ve dönemsel birçok konuya dokunduruyor. Hikayede birtakım kopuklar var mıydı? Akıcı ve keyifli anlatıma rağmen kimi zaman tıkanmalar oluyor muydu? Ben bunları biraz yaşadım açıkçası. Siz de ancak okuduktan sonra cevap verebilirsiniz.

 

Gregory Petrov – Beyaz Zambaklar Ülkesinde

Atatürk’ün okul müfredatlarına dahil ettiği ve o dönem çok okunan kitap, okuduğum distopyalardan sonra çok iyi geldi. Tüm yoksulluğa, kısıtlı imkanlara ve zor doğa şartlarına rağmen toplumun her kesiminden insanın büyük bir dayanışma sergileyerek, verdiği mücadelenin anlatıldığı kitabı okurken, sanki başka bir dünyaya ışınlanmıştım. Bu ülke neresi mi? Finlandiya. Biz nerede yaşıyoruz? Türkiye… İnsanların birbirinin varlığına bile tahammül edemediği, doğanın tahrip edildiği, tembellik ve rehavet yüzünden imkanların kullanılmadığı ve yaratılmadığı bir memleket. Ne var ki sorun memlekette değil, insanında; bizde… Kitap okurken güzel, gerçeğe dönünce şöyle bir kalakaldım.

 

Robert Seethaler – Bütün Bir Ömür

Kitabın kapağında, okumamız iki saat sürse de unutmamızın bir ömür alacağıyla ilgili iddialı bir cümle varsa şayet tam da böyle hissetmeyi beklerim. Eğer içerik vasatsa böyle dikkat çekici ve beklenti yükseltici bir sözü kapakta paylaşmayı yanlış buluyorum. Ama bu tip şeyler kitabı sattırıyor mu? Sattırıyor. Güya kitaptan anladığımı düşünürüm ama ben de bu tongaya düştüm. Beğenmedim. Hiç beğenmedim. Anlamadım da…

 

Erlend Loe – Doppler

Andreas Doppler, hemen her şeye sahiptir ama yaşadığı bisiklet kazası sonucu hayatını değiştirmeye karar vererek ailesini, işini, eşyalarını ve arkadaşlarını bırakıp şehrin dışındaki bir ormanda yaşamaya başlar. Bu süreçte pek de yalnız kalamaz, fiziksel görünüşü değişmiş, alışkanlıklarından kopmuştur fakat bunlar onu yıldırmaz. Üstelik bir geyiği evlat edinir. Oğluyla ormandaki çadırda yaşamaya başlaması ise ölmüş babasıyla olan ilişkisini hatırlamasına sebep olur. Yazarın keyifli ve akıcı anlatımıyla okuduğum ‘’Doppler’’ sadece bir adamın yaşadığı bunalım ve değişimi anlatmıyor, aynı zamanda tüketim toplumuna da sıkı eleştiriler getiriyor. Ben de geçen sene ıssız bir adada yalnız kalsam daha huzurlu hissedeceğimi düşünürken Michel Tournier’ nin ‘’Cuma ya da Pasifik Arafı’’ kitabını okumuş, bu düşüncemi tekrar gözden geçirmiştim.

 

Filiz Ali – ‘’Filiz Hiç Üzülmesin’’

Sabahattin Ali’nin hayatını anlatan bir film şu an sinemalarda gösteriliyor sanırım. Kitaplarını, şiirlerini okuduğum Ali’nin hayatını, yine kızının ağzından, bir televizyon programında dinlemiştim fakat bir kez daha okumak istedim. Bir kız çocuğunun gözünden babasını okumak, Ali’yi bir de baba olarak zihnimde canlandırmak, eski fotoğrafları incelemek hem çok keyifli hem de hüzünlüydü. Yayınevi iyi ki böyle bir iş yapmış, Filiz Ali iyi ki bunları yazmış.

 

William Faulkner – Döşeğimde Ölürken 

Annie Bundren ölür. Vasiyeti olarak, bulundukları yerden daha uzakta olan Jefferson Kasabası’na gömülmek istemiştir. Bunun üzerine eşi ve beş çocuğu, yaşlı kadının son isteğini yerine getirmek için yola çıkar. Kitapta, yolculuk sırasında başlarından geçen olaylar, birbirleriyle olan ilişki ve düşünceleri, ölüm karşısında takındıkları tavır ve hisleri çoğu zaman monologlar halinde anlatılmakta. Ne var ki, yolculuk ilerledikçe aile bireylerinin acısı hafifler zira her karakterin kendi içinde çözmesi gereken sorunları, hayat gaileleri vardır. Bundren Ailesi fertleri kişisel özellikleriyle de öne çıkmakta. Her karakterin düşündüğü ve yaşadığı olaylar kendi isimlerinden oluşan başlıklar altında paylaşılıyor. Faulkner okumak keyiflidir, değildir, kişiden kişiye değişir. Fakat edebi anlamda okurun ufkunu açtığı ve zevkini geliştirdiği su götürmez bir gerçek.

 

John Fante – Bunker Tepesi Düşleri 

Charles Bukowski’nin severek okuduğum bir kitabı ve kendimden çok şey bulduğum birkaç sözünün hatırına Fante’yi okumak istedim ama… Trajikomik bir hikayeden öte hiçbir şey göremedim. Trajikomiklik de öyle unutulmaz falan değil yani yanlış anlamayın. ‘‘Toza Sor’’u merak etmiyor değilim ama ondan evvel okumak istediğim daha önemli kitaplar var.

 

Ilit Ferber – Melankoli Felsefesi: Sigmund Freud- Walter Benjamin

Yazarın Freud ve Benjamin’in melankoli ve yas üzerine düşünce ve tespitlerini karşılaştırdığı incecik kitabını, meraklılar dışında kimse okumaz herhalde. Haksız da değiller. Biraz teorik ve bu yüzden de anlaması zor olabilir fakat ilginç ve keyifli. Aklınızda bulunsun.

 

Jorge Luis Borges – Alef

Borges bu kitabındaki öykülerle, bir kez daha, benzersiz bir yazar olduğunu gösteriyor bence. Sadece kurgu odaklı okuyanlar için de öykülerin alt metnini merak edip kavramaya çalışanlar için de çok merak uyandırıcı bir kitaptı. Mistik, efsanevi ve gizemli kurgularının yanı sıra yarattığı ilginç karakterler ve kurgularını felsefi bir zemine oturtuyor olması Borges’I, benim gözümde, neredeyse insan olmaktan uzaklaştırıyor. Onu okurken çok zorlanıyorum ama bir o kadar da keyif alıyorum. Her öyküsünün sonunda hayal ve düşünce gücüne hayran kalıyorum. Çok değerli, çok ilginç bir yazar Borges…

 

Senenin sonuna yaklaşırken eski halime dönüyorum sanırım. Bu ay, evvelki aylara nazaran daha çok kitap okudum. Bunda elbette okuduklarımın da etkisi var. Bazen okumaya, anlamaya, yaşamaya hazır oluyorum ama elime bir kitap geçiyor tüm isteğimi altüst ediyor. Oluyor böyle şeyler… Bu ay da olmadı değil ama sanırım huzurlu oldukça daha sabırlı oluyorum.

 Bu ayın öne çıkan kitapları; Damızlık Kızın Öyküsü, Kırmızı Zaman, Beni Asla Bırakma, Döşeğimde Ölürken ve Alef…

Geçen ay ‘The Handsmaid’s Tale’’ dışında ‘’Black Mirror’’ı izledim ve çok beğendim. Türk Dizileri’nden ‘’7Yüz’’ ve yine aynı internet sitesinde yayınlanan, ülkemizde işlenmiş kadın cinayetlerinin anlatıldığı ‘’Çalınmış Hayatlar’’ı izledim. Daha öncesinde ‘’Masum’’ adlı dizinin her bölümünü heyecanla izlemiştim fakat merak edenler varsa ‘’7Yüz’’ün her bölümü için aynı şeyi söyleyemeyeceğim. Senelerdir beklediğim Şener Şen filminden, ne yazık ki beklediğimi bulamadığımı, ‘’Doğu Ekspresinde Cinayet’’I de çok beğenmememe rağmen filmin kendini izlettiğini söyleyebiirim. Eğer vizyondaki filmler dışında biraz kafanız karışsın, beynininiz bulansın istiyorsanız, Lars Von Trier’in ‘’Deccal’’ ve ‘’Melakoli’’ sini izleyebilirsiniz. Eh böylece, bundan sonra kitaplardan başka hiçbir şey hakkında yazmadığımı söylemem…

SİZ NE DÜŞÜNÜYORSUNUZ? YORUM YAZIN

MAGGER NEWSLETTER'A ÜYE OLUN

x

Newsletter'a üye olmadınız mı?