“Sevgi inandırıcı değildir. Düşüncelerin bulduğu, düşüncelerin biçimlendirdiği bir durumdur. Düşünüldüğü oranda büyür, derinleşir, büyütülür, derinleştirilir. Ne denli düşünülürse, o denli büyür. O denli dayanılmaz boyutlara ulaşır, ulaştırılır.”

–  Tezer Özlü, Yaşamın Ucuna Yolculuk

 

Philippe Djan – Betty Blue

İnişli-çıkışlı ruh haliyle hayatı, hayallerindeki gibi yaşamak isteyen, çılgın ve tutkulu bir kadındır Betty Blue. Anlatıcı ise musluk tamirciliği yapan, sıradan bir adam… Genç kadının sevdiği erkek ve hayalindeki hayatı korumak uğruna göze aldıklarının anlatıldığı, tutkulu bir aşk kitabı ‘’Betty Blue’’. Tutku, birçok insanın başını döndürüyor, hele ki konu aşksa… Ancak Thomas Hobbes’un dediği gibi ‘’İdare edilemeyen tutkuların bir başka adı da çılgınlıktır.’’ Ve bu çılgınlar her zaman hoş ve sempatik olmayabilir. Betty’nin de yaşadıkları insanların konuşup güldüğü türden çılgınlıklar değildi… Herkes kitabın müthiş bir aşk kitabı olduğunu, çok etkilendiğini söylemiş ama ben öyle düşünmüyorum. Kitabı keyifle okudum ancak benim ilgimi çeken aşk değil, tutku ve çılgınlığın sebepleri ve bunların insanı nereye götürebileceği, neler yaşatabileceğiydi. Bir Betty Blue’ya baktım, bir de ‘’Ben deliyim, ben çılgınım vb.’’ diyen kadınlara… Bence ikincilerin gayet akılları başlarında.

 

Haydar Ergülen – Öyle Küçük Şeyler

Haydar Ergülen’in dizelerine bazı yerlerde rastlıyor, insanlardan ismini duyuyordum. Haliyle ne yazdığını, nasıl yazdığını merak edip birkaç şiir kitabını aldım. İyi de yapmışım çünkü okuduğum bu ilk kitapla bir karara varmam mümkün olmadı. Şiirden anlamam. Şiirden anlama anlayışım, hissettirdikleri ya da gözüme batacak biçim, üslup vb. sahip olması. Yani öyle küçük şeylerden yola çıkarak büyük kavrayışlar yaşayamıyor, tespitler yapamıyorum. ‘’Öyle Küçük Şeyler’’deki şiirleri kötü bulmadım, beğendiklerim de oldu ama şimdilik sadece bu kadar yazabiliyorum.

 

Julian Barnes – 10,5 Bölümde Dünya Tarihi

Hangisiydi hatırlamıyorum ama kitap listelerinden birini incelerken baktım ki adı geçen kitapların daha yarısını bile okumamışım. Listeyi güvendiğim biri(leri) hazırlamış olacak ki not aldığım birkaç kitabı gittim, aldım. Julian Barnes’ın bu kitabı da onlardan biri… Kitaba başladığımda hakikaten kısa bir dünya tarihi okuyacağımı düşünmüştüm fakat başlayıp birkaç bölüm okuduktan sonra karşımda, metafor ve ironilerle bezenmiş absürt bir dünya tarihi olduğunu anladım. Başta çok ilginç ve keyifli geldi ama ortalara doğru -itiraf ediyorum- sıkılmaya başladım ama merak ettiğim için okumaya devam ettim. Çoğunluğun methettiği bir kitap hakkında sıkıldığımı yazmakla neler düşündürttüğümü aşağı-yukarı tahmin ediyorum ama ne yapabilirim? Ne var ki, sonlara doğru okuma isteğim yeniden depreşti ve kitabı bitirdim. Enteresan bir kitap olduğunu düşünüyorum. Çok beğendiğimi söyleyemesem de okuduğum için, okumak için sabır gösterdiğime memnunum. Çünkü öncelikle, yaratıcı olduğunu düşünüyorum. Verdiği mesajları, dikkat çektiği, eleştirdiği noktaları dikkate ve düşünmeye değer buluyorum.

 

Birhan Keskin – Fakir Kene

Birhan Keskin’i de aynı Haydar Ergülen ve, yazımın devamında göreceğiniz Şükrü Erbaş gibi, sıkça duyduğum için merak ediyordum. Bir şiir kitabı nasıl anlatılır, anlatılabilir mi? Pek sanmıyorum. Konu şiir olunca ancak çok etkilendiğim kitaplardan bahsedebiliyorum. İlk aklıma gelense Didem Madak, Celal Sılay ve Nilgün Marmara… Birhan Keskin’in bu kitabındaki şiirleri merakla okudum ancak birkaç şiir kitabını daha okumam gerekecek.

 

Juniciro Tanizaki – Naomi

Kawai Joji, sevdiği genç kız Naomi’yi tam bir Batılı gibi yetiştirmek için, maddi- manevi bütün imkanlarını kullanır. Yanında güzel, alımlı ve en önemlisi Batılı bir kadının olması onun için büyük önem taşımaktadır. Ne var ki Kawai’nin genç kıza olan bu tutkusu yüzünden başına bir sürü iş açılır. Tutkunun insanı ne tür çılgınlığa sürükleyeceğinin ve her çılgınlığın hoş olmayabileceğinin bir göstergesi olan başka bir kitap daha… Kitabı okurken çoğu zaman Nabokov’un ‘’Lolita’’sını hatırladım. İlginç bir kitap. Çok sürükleyici değil, özgün olduğunu da düşünmüyorum ama acaba Kawai daha nereye kadar sabredecek, bu hikayenin sonu nereye varacak, diye merak ettim. Sonuç şaşırtmadı ama Batılılaşma sevdası ve ilişkiler üzerine dikkat çekici bir romandı.

 

Şükrü Erbaş – Pervane

Bu kitap için de, yukarıdakiler hakkında yazdıklarımdan daha farklı şeyler yazamayacağım. Biraz daha okumam lazım…

 

Wilhelm Genazino – Aşk Aptallığı

Geçen aydan beri Jaguar Kitap tarafından yayımlanan kitapları merak ediyor, okuyorum. Can Yayınları’nın geçen senelerde değiştirdiği kapak tarzı sonrası yaşadığım hayal kırıklığından sonra, Jaguar Kitap’ın kapak tasarımlarını çok beğendiğimi belirtmek istiyorum. Emeği geçenlere, bu vesileyle, teşekkür edeyim… Anlatıcı, iki sevgilisi arasında kalmış, hangisiyle yaşamak istediğine karar vermeye çalışmaktadır. Kıyamet teorileriyle ilgili seminerler veren adam, kararsızlık içinde çırpınmakta, bir karara varmak içinse tuhaf çözümler düşünmektedir. Anlatıcının düşündüğü çözümler absürt gelse de, ilişkilere ve kendine yönelik düşünceleri ve monologlarında dikkat çeken yerler var diye düşünüyorum. Kitabı beğendiğimi söyleyebilirim ama doğrusu, beklentim daha fazlaydı.

 

Tezer Özlü – Yaşamın Ucuna Yolculuk

Bu ayki kitaplar beni ‘’o kadar da’’ açmayınca, eskiden okuduğum bir kitabı tekrar okumak istedim ve tam dört sene evvel okuduğum ‘’Yaşamın Ucuna Yolculuk’’u bir kez daha elime aldım. Ne diyeyim ki? İlk okuduğumda da güzeldi, şimdi de… Zamansız, mekansız, eskimeyen, her okunduğunda etkileyen kitaplar da var, hala…

 

“Naomi” ve “Aşk Aptallığı”nı da beğendim ancak bu ayın öne çıkan kitabı “Yaşamın Ucuna Yolculuk”tu… Bu ay ayrıca, Nuri Bilge Ceylan Sineması’na “Üç Maymun” la adım attım. Margaret Atwood’un “Nam-ı Diğer Grace” kitabından uyarlanan “Alias Grace” adlı diziyi izledim ve beğendim. Otizmli bir gencin aile ve yakın çevresiyle ilişkilerinin konu alındığı “Atypical” adlı diziyi de keyifle izledim.”’Neredesin Firuze?”de Haluk Bilginer’e tekrar hayran oldum ve filmin müziklerini hala dinliyorum. Andaç Haznedaroğlu’nun yönettiği, Suriye’deki savaşta akrabalarını kaybederek Türkiye’ye gelen bir kız çocuğunun hikayesinin anlatıldığı “Misafir” adlı filmi izledim ancak kurguyu vasat buldum. Ünlü tenor Andrea Bocelli’nin hayatının anlatıldığı “The Music Of Silence”ı çok ama çok sevdim. Ufuk Bayraktar’ın “Kümes” ve Mustafa Kara’nın “Kalandar Soğuğu” filmlerini de izleme şansını yakaladım. Arkadaşlarımın yıllardır izlemem için ısrar ettiği “Leyla ile Mecnun”a da bu ay başladım. Uzun zamandır bu kadar hoşuma giden, keyifle izlediğim bir Türk dizisi olmamıştı!

Bu ay ayrıca ufak bir kaçamak yaparak Londra’ya gittim. Tate Modern, National History Museum, British Museum ve Victoria & Albert Museum’ı ziyaret ettim. Hem gözlerime hem de ruhuma güzel bir ziyafet çekip, iki kısa güne birkaç kitapçı da sığdırdıktan sonra, güzel anılar ve fotoğraflarla yurda döndüm.

İnsan huzurlu olunca gittiği yerde ve anda bulunabiliyor; duyduğu, gördüğü, dokunduğu şeyleri hissedebiliyor. Mutluluk bana bunları yaşatmadı hiçbir zaman, mutlu olduğumda sadece mutlu oldum ancak huzurlu olduğumda yaşayabildim. Herkese sağlıklı, huzurlu ve bol kitaplı günler diliyorum!

SİZ NE DÜŞÜNÜYORSUNUZ? YORUM YAZIN