“Kızgınlık hepimizin sık yaşadığı bir duygu. Önemli olan kızgınlıklarımızı estetik ölçülerin dışına çıkmadan yaşayabilme sanatını edinebilmek ki bunun da ilk şartı bu duygudan korkmamayı öğrenmekten geçiyor.”  -Kimbilir, Engin Geçtan

Engin Geçtan – Kimbilir?

Engin Geçtan, diğer kitaplarında olduğu gibi, bu kitabında da insan, insan davranışı ve insanın toplumla olan etkileşimi üzerine fikir ve düşüncelerini paylaşıyor. Önsözünde, kitabı istek üzere yazmaya başladığını belirtmiş, çok da iyi etmiş. Yaşarken göz önünde değildi, bilirsiniz.  Eğer yazmasaydı bizler onun değerli fikirlerinden, bilgi ve birikimlerinden, zarif üslubundan habersiz olacaktık, ki bu da büyük bir kayıptı. Hayatı boyunca çok üretmiş, birçok kitap yazmış ama yine de, onu her okuduğumda keşke daha çok, daha çok yazsaydı, diye düşünmeden edemiyorum. Nurlar içinde yatsın!

 

Alessandro Manzoni – Nişanlılar

Renzo ve Lucia, birbirini seven iki gençtir. Lucia’ya aşık olan Don Rodrigo, genç çiftin hayatını cehenneme çevirmeye başlar. Olaylar üzerine Renzo, sevdiği kızı da alarak yaşadıkları yeri terk ederler. Bazı zorlukları arkalarında bırakmışlardır ancak bu sefer de açlık, hastalık ve tutuklanma korkusuyla mücadele etmek zorundadırlar. İtalyanca yazılan ilk tarihi roman olan ‘’Nişanlılar’, İspanyol işgali dönemini anlatması açısından sadece bir aşk romanı olarak kalmıyor tabii… Dünya Edebiyatı’ndaki yeri itibariyle okumak istediğim bir kitaptı. Kimi zaman merakla okudum kimi zaman yavaşladım; hikaye kah sardı kah sarmadı. Yani 600 küsür sayfalık kitabı iniş çıkışlarla okuduğumu söyleyebilirim.

 

Orhan Pamuk – Kırmızı Saçlı Kadın

Bu ayın beni şaşırtan kitabıydı ‘’Kırmızı Saçlı Kadın’’. Lise yıllarında para kazanmak için Mahmut Usta’yla birlikte su bulmaya çalışan Cem, Öngören’de yaşadıklarının tüm hayatını etkileyeceğinden henüz habersiz, genç bir delikanlıydı. Sonra evlendi ve iş güç sahibi bir adam oldu ancak geçmiş insanın peşini bırakır mı? Bırakmaz, bırakmadı da… Freud’un meşhur Oedipus Kompleksi’nin kitabın ana konusu olduğu söylenebilir. Kurguyu, olaylar ve kişiler arasındaki bağlantıları çok beğendim. Kitapta havada kalan, zorlama ya da abartı hiçbir şey göremedim. Kafa yoran, düşündüren bir kitap olduğunu söyleyemem ama kesinlikle çok akıcı ve merak uyandırıcı.

 

Nikolay Leskov – Mtsenskli Lady Macbeth

Nikolay Leskov, Rus Yazarlar arasında en az tanınanlardanmış. Okuduktan sonra şöyle düşündüm: Ne yazık! Yazarın üslubunu ve tarzını o kadar sevdim ki daha önce okumadığım ve hatta ismini duymadığım için hayıflandım. Üçüncü sınıf bir tüccarla evli olan genç kadın, çok mutsuzdur. Evde sıkılması yetmiyormuş gibi çocuk sahibi de olamamaktadır. Derken yolu çapkın kahya Sergey’le kesişir ve genç kadının kahyayı işe almasıyla aşk, aldatma ve cinayetler, ikisinin hayatını da alt üst eder.

 

Hakan Günday – Piç

Piçler şöyledir, piçler böyledir gibi yüzlerce aforizma benzeri cümlenin olduğu, zorlama bulduğum bir Hakan Günday kitabı… ‘’Piç’’ olarak nitelenen birkaç genç erkeğin, arkadaşlık, aile ilişkileri, aşk gibi birçok konudaki düşünce, duygu ve eylemlerinin anlatıldığı romanda bir-iki yer dışında dikkatimi çeken ya da merakımı uyandıran bir satır dahi olmadı. Bundan birkaç sene evvel kitabı okumaya başlamış, sarmayınca bırakmıştım. Bu sefer sebat gösterip sonuna kadar okumak istedim zira belki de sonunda çarpıcı bir şeyler vardı. Sonunda çapıcı değil ama beni duygulandıran bazı şeyler oldu ama hayır! Nerede ‘’Daha’’, nerede ‘’Az’’ nerede ‘’Piç’’!

 

Guillermo Rosales – Felaketzedeler Evi

Rosales’in kısa ama etkileyici bulduğum kitabında William adındaki adamın bakımevine yerleştirildikten sonra orada yaşadıkları ve gözlemleri konu ediliyor. Kendini savunamayan, akıl yahut ruh dengesi yerinde olmayan, bakıma muhtaç insanların yaşadığı olaylar okuyucuyu rahatsız ediyor ama bu, kitabı bitirmeye engel değil. Kitabın konusu bu olsa da alt metinlerde siyasi göndermeler, birtakım mesajlar da görmek mümkün. Yazarın anlattığı her an, okuyucunun zihninde canlanıyor. Kederli bir kitap olması açısından bu durum zaman zaman rahatsız edici olsa da yazarın hakkını vermek lazım.

 

Büşra Sanay – Kardeşini Doğurmak

Rahatsızlık derken, sonraki kitabımın hayatımın en rahatsız edici kitabı olacağını bilmiyordum tabii ki! Kitabın isminden birtakım şeyleri sezdim. Neşeli bir şeyler okumayacağımı elbette biliyordum ancak birkaç gün boyunca sürekli benzer hikayeleri, sansürsüz ve defalarca okumak, rüyalarımda görmek ve etrafıma şüpheyle bakmaya başlamak kelimelerle tarif edemeyeceğim kadar korkunçtu. Sadece ensest mağdurlarıyla değil, mağdur yakınları, avukatlar, pedagog ve psikologlar, sosyal hizmet uzmanları ve daha niceleriyle yapılan onlarca röportaj var kitapta. Büşra Sanay çok sıkı çalışmış, emek vermiş ve uğraşmış. Üstelik sadece fiziksel olarak değil, asıl psikolojik olarak! Nasıl anlatayım, hislerimi nasıl ifade edeyim hakikaten bilemiyorum, bu olayları okumak zor ama okunmalı, konuşulmalı. Yüreğimiz kalkıyor, kabus gibi çöküyor üzerimize diye kafamızı çeviremeyiz, çevirmemeliyiz. Yazacak çok şey var ama kitabı her hatırladığımda öyle karışıyorum ki, bu kadar yazsam daha iyi olacak.

 

Thomas S. Gowing – Sakal Felsefesi

1850’lerde verilen bir konferansın metinlerinden derlenen kitapta -adından da belli olduğu gibi- sakalın biyolojik yapısı, tarihsel evrimi, modası ve verdiği mesajlar anlatılıyor. Çok mu gerekli? Değil, ama merak edenler için Mısırlıların, Acemlerin, Yahudilerin, Greklerin, Rusların vb. sakalları hakkında kısa bilgiler de mevcut. Sakal sadece bir sakal değil, dini sosyal ve estetik anlamlar taşıyıp mesaj verirken, güç, iktidar ve saygınlığı da temsil etmekte. Hatta sakallı kadınlara övgü bile var kitapta! E peki sakalsız kadınlar ve köse erkekler ne yapacak? Bir şey yapmayacak tabii. ‘’Sakalım yok ki dinleyesiniz.’’ Deniyor, belki ağzımıza yerleşmiş ama ağzı olan da konuşuyor değil mi? Maksat kafayı doldurmak.

 

Mine Söğüt – Beş Sevim Apartmanı

Cihangir’deki Beş Sevim Apartmanı’nda, beş akıl hastası ve bir psikiyatrist yaşamaya başlar. Doktor Samimi, komşuları olan hastaları gün be gün ziyaret ederek haklarında birtakım notlar alır. Ne var ki doktorun sağlıklı olduğu söylenemez zira kendisinin zihni çocukluğundan beri cin ve perilerle meşguldür. Zaten her şey bu yüzden başlar… Apartmanda yaşayan hastaların her birinin hikayeleri kendi ağızlarından, hatırladıkları gibi okura sunulduktan hemen sonra olayların gerçek seyrinden bahsediliyor. Kişilerin akıl hastası olduğunu düşünürsek, anılarının birer hezeyan olduğunu anlamak mümkün. Karakterlerin zihinlerinde yaşadığı ve gerçekten olan olayları okurken Mine Söğüt’ün yaratıcılığına hayran kaldım. Kitabı elimden bırakamadım. Kasvetli, depresif ve karanlık havayı çok sevdim. Sadece tek korkum, yazarın gün gelip kendini tekrar etmeye başlaması… Dilerim olmaz.

 

Richard Bach – Martı, Jonathan Livingston

Herkesin mutlaka tavsiye ettiği, illa ki okuduğu kitaplar arasındadır ‘’Martı’’. Ben de neredeyse 17 sene evvel okumuştum. O zaman ne hissettiğimi pek hatırlamıyorum. Kendimi bildim bileli ümitvar hikayeler değil, depresif hikayeler etkilemiştir beni, hala da öyle. Bu okuyuşumda da duygulandığım, hüzünlendiğim yerler oldu ama ne yazık ki etkilendiğimi söyleyemiyorum. Hele bir de yaş 30’u aşınca sanıyorum bazı hikayelerin tesiri daha farklı oluyor. Bazı kitapları okuma yaşı var. Bence.

 

Haydar Ergülen – Üzgün Kediler Gazeli

‘‘Üzgün Kediler Bahçesi’’ndeki şiirleri, yazarın bir önceki kitabında bulunanlardan daha çok sevdiğimi ve beğendiğimi söyleyebilirim ancak yine de çok tatmin olmadım. Belki de şiirden anlamıyorumdur bilmiyorum. Belki birkaç kitabını daha okumam lazım…

 

Bu ayın öne çıkan kitaplarına gelirsem; Kimbilir?, Kırmızı Saçlı Kadın, Kardeşini Doğurmak ve Beş Sevim Apartmanı

Peki kasım ayında neler izledim? Netflix’in ‘‘The Bodyguard’’ını izledim ama anlatıldığı kadar iyi olduğunu düşünmüyorum. Çok bahsedilen ‘‘Tepedeki Ev’’i fena bulmadım, bir korku dizisi olarak -ses, efekt vs.- korkutucuydu bence. Ya evin güzelliği?!  Hayatımda ilk kez Prenses Diana’nın hikayesini izledim ve ‘‘Story of Diana’’yı çok hüzünlü buldum… Büşra Sanay’ın kitabından sonra kızını 20 küsur sene evinin bodrumuna hapseden ve ondan 7 çocuk yapan o iğrenç adamın ‘‘Josef Fritzl: Bir Canavarın Hikayesi’’ adlı belgeselini mideme kramplar girerek izledim. Kitap ve hemen ardından bu belgeseli izledikten sonra bir süre kimseyle görüşmedim, görüşemedim. Ata Demirer’in ‘‘Eyvah Eyvah’’ serisinin her bölümünü televizyonda karşılaştıkça izlerim ancak ‘‘Hedefim Sensin’’ tam bir hayal kırıklığıydı! İlk yarı bittikten sonra ikinci yarının sonunu zor getirdim. Maalesef bu sefer olmamış. Aydan Şener ve Kenan Kalav’ın oynadığı ‘‘Çalıkuşu’’nu yeniden izlemek ise büyük keyifti. Bu ay ilk defa Zeki Demirkubuz filmlerine bir giriş yapıp ‘‘Yeraltı’’, ‘‘Kader’’ ve ‘‘İtiraf’’ı izledim. Çok etkilendiğimi söyleyemesem de depresif şeyler sevdiğim için merakla izledim. Ve bu ay, uzun zamandır izlemek istediğim ve merak ettiğim bir üçlemeyi nihayet izleyebildim. Polonyalı Yönetmen Krzysztof Kieslowski’nin ‘‘Üç Renk Üçlemesi’’nin (Trois Couleurs: Bleu, Blanc, Rouge), üç filmine de bayıldım! Konular, diyaloglar, görüntüler, karakterler hepsi çok etkileyiciydi. Tekrar tekrar izlenir.

Sene sonu yaklaşınca çok okumuş çok izlemişim o yüzden -ne kadar kısa tutmaya çalışsam da- uzun bir yazı oldu, üzgünüm. Gelecek aya kadar herkese huzurlu, sağlıklı, bol kitaplı günler ve sevdiklerinizle nice yıllarınız olması dileğimle…

SİZ NE DÜŞÜNÜYORSUNUZ? YORUM YAZIN

  1. Geçen yıl Leskov’un romanından uyarlanan Lady Macbeth filmini (yönetmeni William Oldroyd) kesinlikle öneririm, çok iyi filmdi.