“Her şeyi ciddiye alıyordum, sanki ölümsüzmüşüm gibi.” – Duvar, Jean-Paul Sartre

 

Jean-Christophe Grange – Kaiken

Ne kadar farklı tür kitap okursam okuyayım, çocukluğum ve ilk gençliğimin gerilim ve polisiye romanlarının verdiği duyguyu, neredeyse, hiçbir kitap vermiyor. Evdekilere uyuyacağımı söyledikten sonra erkenden yatağa girip gizlice onları okur, ardından gecenin karanlığında korka korka tuvalete gider, kitabı kapatmama rağmen hikayenin içinde yaşamaya devam ederdim. Şimdi de çok severek okuduğum, kendimi kaptırdığım kitaplar var fakat eskisi gibi değil… O zamanlarımı hatırlattığından olsa gerek zaman zaman polisiye- gerilim tarzı kitapları okumak istiyor, Grange’yi tercih ediyorum. Japonya ve Japon Kültürü’ne hayran olan Başkomiser Oliver Passan, uzun süredir hamile kadınları kaçırıp işkence eden bir katilin peşindedir. Bir süre sonra, Passan’ın boşanmanın eşiğindeki karısı Naoko ve çocuklarının yaşadığı evde garip olaylar vuku bulur.  Tabii ki Passan bu işin iyice üstüne düşer ve karısıyla ilgili birtakım gerçeklerle karşılaşır. Kitabı vasat buldum. Başka bir yazar olsaydı bir daha okumazdım herhalde ama Grange’nin okumadığım kitaplarını merak ediyorum. Okuyacağım yani… Bazı yazarların böyle bir etkisi oluyor.

 

Etienne Davodeau – Cahiller 

Vedat Milor’ün önsözünü yazdığı çizgi roman, çizgi roman yazarı ile şarap üreticisinin birbirlerinin mesleki serüvenlerine şahit olarak aydınlanmalarını konu alıyor. Çizimler güzel, diyaloglar keyifliydi fakat ne çizgi roman dünyasına ne de şarap üretimine meraklı olmadığımdan okurken biraz sıkıldım. Aslında en başta bir şeyler öğrenecek olmak hoş gelmişti. Kitabın ortasına kadar bu yüzden ısrarla okudum ancak sonrasında kendimi sıkmak istemedim. Çizgi roman sevenler ve ilgili konuları merak edenler için keyifli bir okuma olabilir.

 

Niccolo Machiavelli – Prens

İtalyan yazar Machiavelli bu kitabı 1513 yılında yazmış ancak kitabın basımı yazarın ölümüden sonra yapılmış. Kendisinin en bilinen kitabı olmasıyla birlikte Makyavelist Düşünce’nin de temelini oluşturur. Peki kitapta ne anlatılıyor? Genel olarak, prensin prensliğini nasıl ayakta tutması gerektiğine, gücünü nasıl pekiştirebileceğine yönelik öğretiler bulunuyor. Prens gücünü kaybetmemek için, gerekirse, her şeyi yapabilir. Halkının onu sevmesindense korkması yeğdir ancak yine de kendinden nefret ettirmemelidir. Savaşmayı bilmeli, dindar görünmeli ve büyük liderleri kendine örnek almalıdır gibi fikirler okumak mümkün. Yazılanlar hoşunuza gider-gitmez, katılır-katılmazsınız bilemem ama ilginç bir kitap ‘’Prens’’… Sadece içinde yazanlarla değil, edebi üslubuyla da ilgi çekiyor.

 

Roald Dahl – Charlie’nin Çikolata Fabrikası  

Filmini kaç kez izlemeye niyetlendim, kaç kez yarısına kadar geldim, sonra izlerim diye bıraktım ya da izlerken uyuyakaldım sayamadım… Sinemaya gitmeyi seviyor, aklımı çelen başka bir şey olmadığı için filme konsantre olabiliyorum. Fakat evde film izlemek zor oluyor, pek sevmiyorum. Bir bölümü en fazla bir saat süren dizileri tercih etmeye çalışıyorum ama onun da sonunu pek getiremiyorum. Durum bu olunca filmini izleyemiyorsam kitabını okuyayım dedim ve elimden bırakmadan, keyifle okudum ‘’Charlie’nin Çikolata Fabrikası’’nı… Çok izlenmiş ve beğenilmiş bir film olduğu için konusuna değinmeye gerek görmüyorum. Pek vakit ayırmasam da çocuk kitapları okumayı seviyorum. Artık nasıl keyif aldıysam, hızımı alamayıp devam ettim…

 

Lewis Caroll – Alice Harikalar Diyarında 

1865 yılında yazılan, hayvanlara fazlaca insani vasıf yüklendiği ve bu suretle insanların aşağılandığı için bir süre yasaklanmış Dünya Edebiyatı’ndaki belki de en meşhur çocuk klasiklerinden biri olan ‘’Alice Harikalar Diyarında’’nı ilk kez okuduğumu bilmiyorsunuz tabii… Hatta sinema filmi çekilene kadar televizyonda bir kez dahi çizgi filmini izlemediğimi söylesem? Sadece çocukların değil yetişkinlerin de ilgisini çekecek kitapta Viktorya Dönemi’nin hicvedildiğini söyleyenler de varmış. Ben kitabı orjinal dilinden okudum. Dil ve üslubunu göz önünde bulundurursam romandan çok, teatral esintiler olan uzunca bir şiir okuduğumu hissettim. Bu da çok alıştığım bir tarz olmadığından okurken çok keyif aldım ve çok beğendim.

 

Jean-Paul Sartre – Duvar  

‘’Duvar’’, Sartre’ın birbirinden bağımsız beş öyküsünden oluşuyor. Bu öykülerde, karakterlerin, yaptıkları seçimler neticesinde ödediği bedelleri okuyor, sıradan insanların içinde kopan fırtınaları ve varolma mücadelelerini görüyoruz. ‘’Duvar’’daki öykülerin hepsini çok beğendim. Kitabın bütününe karanlık bir hava hakim. Öyküler kurgularıyla dikkat çekiyor ancak daha çok düşündürücü olduklarını söylemek mümkün. En beğendiğim iki öyküyse, kitaba adını veren Duvar ve Oda oldu…

 

Hasan Ali Toptaş – Geçmiş Şimdi Gelecek

Bu ayın bir başka öykü kitabı da Toptaş’tan… Kitap, yazarın yazdığı ilk öykülerden oluşuyor. Alıştığımız, aşina olduğumuz dil ve üslup, mekan ve karakter tasvirleriyle tipik bir Toptaş kitabı olduğunu söylemem mümkün. Beğendim ancak hafızamda kalan ya da çok etkilendiğim bir öykü olmadı. Sanırım yazarın öykülerindense romanlarını daha çok seviyorum.

 

Immanuel Kant – Eğitim Üzerine 

Kant felsefe dünyasında çığır açan filozoflardan biri… Adını duyunca onu biraz okuyan herkesin aklına bir şeyler gelir. Benim aklıma her defasında gelen şey ise, filozofun aydınlanma tanımıdır: ‘’Aydınlanma, insanın kendi suçu ile düşmüş olduğu bir ergin olmama durumundan kurtulmasıdır.’’ Merak edenler varsa devamını da okuyabilirler. Sevgili Kant bu kitaptaki yazılarında, adından da anlaşılacağı gibi, çocuk eğitimi üzerinde duruyor. Fikirler, çıkarımlar güzel ancak insan bazı kısımları okurken: ‘’Peki Kant’çığım, bir de bunu nasıl yapacağımızı söylesen?’’ diyor mu? Diyor. Ben dedim… Öte yandan unuttuklarımızı hatırlatan, düşünmediklerimizi düşündüren çok yer var. Ben şahsen, kendi payıma birçok yerin altını çizdim, kitabı keyif ve ilgiyle okudum, çok beğendim. Ama eğer okursanız, kitap bittikten sonra her şeyi çözdüğünüzü düşünüp, harika çocuk yetiştireceğinizi falan düşünmeyin yani…

 

Ayfer Tunç – Aşıklar Delidir

 ‘’Allah’ım sana geliyorum.’’ Dedirten, bana fi tarihinin Harlequin kitaplarını hatırlatan kapak tasarımını gördüğümde neredeyse okumaktan vazgeçecektim! Ama geçmedim çünkü Ayfer Tunç’un kitaplarını okumayı seviyorum. Her ne kadar ‘’Dünya Ağrısı’’ romanında hayalkırıklığı yaşasam da yazarın gönlümdeki yeri ayrıdır… İki aşığın hastalıkla kesişen yolları ve kendi hayat hikayelerinin ‘’Yazı’’ ve ‘’Tura’’ olmak üzere iki ayrı bölümde anlatıldığı, güzel bir kitap… Güzel yani o kadar… Okumasaydım bir şey kaybetmezdim doğrusu. Tunç’un daha güzel romanlarını, öykü kitaplarını okudum. Keşke kitabın adı sadece ‘’Yazı-Tura’’ olsaydı…

 

Stefan Zweig – Nietzsche

Zweig’ın şimdiye kadar birçok kitabını okudum ancak hepsi kurguydu. Severim kendisini. Özellikle beni çok etkileyen, unutamadığım bir-iki öyküsü vardır ki, defalarca okusam sıkılmam. Ancak bu kez biyografi tadında bir şeyler okumayı denemek istedim, iyi de etmişim. Kitap Nietzsche’yi anlatıyor ancak alıştığımız tarzda bir biyografiden bahsetmek mümkün değil. Yani şu sene şöyle oldu, bu sene böyle oldu, o sene şuraya gitti, bunu yazdı gibi bir hayat hikayesiyle karşılaşmıyoruz. Zweig’ın psikolojiye olan merakını öykülerini okuyanlar hisseder, bilirler. Bu kitapta da yazar, Nietzsche’nin içdünyasını, alışkanlıklarını, takıntılarını, davranışlarının ve sözlerinin sebeplerini irdeliyor. Yani Nietzcshe’nin neler yaptığından çok nasıl ve niçin yaptığıyla ilgili olduğu söyleyebilirim. Güzeldi…

 

Bu ayın öne çıkan kitaplarına gelirsek seçimimi, Duvar ve Eğitim Üzerine’den yana kullanacağım. Yazım uzun olduğu için bu kısmı kısa keserek, herkese huzurlu, sağlıklı ve bol kitaplı bir ay diliyorum…

 

“Bu Ara Neler Okudum” seçkilerindeki yüzlerce kitap önerisine buradan ulaşabilirsiniz.

SİZ NE DÜŞÜNÜYORSUNUZ? YORUM YAZIN

MAGGER NEWSLETTER'A ÜYE OLUN

x

Newsletter'a üye olmadınız mı?