En son ne zaman yoga yaparken başınızın üzerinden bir vatoz geçti ya da denizin ortasında hareket edip birkaç saat sonra eve “Bugün tam olarak ne yaşadık?” diye döndünüz? İstanbul gibi bir mega kentte spor yapacağımız yerin dört duvarla çevrili olması gerektiğine ne zaman karar verdik? Neyse ki bu soruların cevaplarını tek bir kulüpte toplamaya karar veren iki muazzam kadın var. Üstelik bunu yaparken matımızı nereye sereceğimiz konusunda hayal güçlerini pek sınırlamıyor gibi duruyorlar. En iyisi ben sizi BB Social Club ile tanıştırayım.

img_1339
BB Social Club | Fotoğraf: Ezgi Şengel 

Geçtiğimiz haftalarda BB Social Club’ın Aqua Flow temalı sabah etkinliğinde matımda yatarken manzarayı aşağı yukarı anlatmaya çalışayım: Mavi ışıkların içinde dev bir sualtı dünyası, tepemde deniz canlıları, mat üzerinde ihtiyacım olabilecek havlu, su şişesi, küçük bir mum ve üzerinde “İyi ki geldin” yazan bir kart… Hatta bir ara bana bakan vatozla, adlarını hala ezberleyemediğim yoga hareketlerini yapmaya çalıştığımı düşünürsem klasik bir yoga seansından biraz fazla uzakta ama BB Social Club’ın iki güçlü kurucusunun peşine düştüğü fikrin de çok yakınındaydım diyebilirim. Çünkü kendilerinin, hareketi sadece egzersiz olarak görmeyip bulunduğumuz çevre ve yanımızdakilerle yaşadığımız deneyim olarak yorumladığına eminim.

Peki tam olarak nasıl bir kulüp burası derseniz; BB Social Club, yoga ve pilates gibi hareket pratiklerini stüdyo formatından çıkarıp farklı mekanlar ve deneyimlerle buluşturan yeni nesil cıvıl cıvıl sosyal bir kulüp. Ancak buradaki “social” kelimesinin de altını çizmekte fayda var. Çünkü amaç yalnızca birlikte spor yapmak değil. Yeni insanlarla tanışabileceğimiz, rutinimizin dışına çıkabileceğimiz ve bedensel olduğu kadar sosyal ve duyusal olarak da içine girebileceğimiz deneyimler yaratmak. O yüzden de akvaryumda yoga yapma fikri, sayelerinde artık zorunlu bir ihtiyaç gibi hissettiriyor. 

Peki, aynı hareketleri dört beyaz duvar arasında da yapmak varken BB Social Club neden tekne, akvaryum, at çiftliği, orman, tenis kortu ya da tarihi bir sarnıcı tercih ediyor? Bunun gerçekten bir farkı var mı? En iyisi, çevre psikolojisine soralım.

0198bbc7-762c-4252-a1c2-58dfcbc26c31
Fotoğraf: Ezgi Şengel

İçinde bulunduğumuz ortam, beynimiz için yalnızca dekor değil. Görüntüler, sesler, ışık, geniş bir mekan ve çevredeki diğer insanlar dikkatimizi, duygularımızı ve stres düzeyimizi etkileyebiliyor. Yani biz sadece çevreyi görsek iyi, ancak bir anlamda onunla birlikte düşünüyor ve hissediyoruz. Tam da bu noktada aklıma, daha önce bir satır arasında okuduğum biyofili kavramı geliyor.

Biyofili, en basit haliyle bizim canlılara ve doğayla yakınlık kurmaya yönelik bir eğilimimiz olduğunu söyler. Biraz tartışmalı, ancak doğayla temasımızın etkilerine dair giderek artan araştırmaları düşünürsek bir kenara atabileceğimiz bir fikir de değil.  Bir bakıma şu anki hayatımızın ironisi de burada. Tarihimizin büyük bölümünü doğanın göbeğinde geçirmişken bugün geldiğimiz noktayı anlatmama gerek yok sanırım. Açık alana, yeşile ve maviye maruz kalmanın özellikle dikkat ve odaklanma becerimizden ruh halimize kadar farklı alanlardaki etkilerini düşünürsek zihinsel olarak da temizleniyoruz, diyebiliriz.

İşin içine bir de hareketi kattığımızda, karşımıza farklı bir terim çıkıyor: Green exercise, yani fiziksel aktivitenin doğal ya da yeşil çevrelerde yapılması. Yoga, pilates, yürüyüş ya da koşunun fiziksel ve psikolojik faydalarını zaten biliyoruz. Ancak bu hareketler açık havayla buluştuğunda genel iyi oluş hali açısından da bize çok iyi geliyor. 

Buradan “Matı çimene serdik, bütün dertler bitti” sonucunu çıkarmıyoruz tabii. Keşke stres sistemi bu kadar kolay ikna edilebilseydi. Fakat bedenimiz ve beynimiz çevreden bağımsız, kapalı sistemler değil. Nerede hareket ettiğimiz, ne gördüğümüz, ne duyduğumuz ve kimlerle birlikte olduğumuz deneyimin tamamına dahil oluyor.

img_1307-2
BB Social Club | Fotoğraf: Ezgi Şengel 

Hatta doğada geçirilen zaman konusunda sıkça önümüze çıkan ilginç bir sayı bile var: 120 dakika. Yaklaşık 20 bin kişiyle bir araştırma yapılıyor ve haftada en az 120 dakika doğada zaman geçiren kişilerin yüksek iyi oluş bildirme olasılıklarının daha yüksek olduğu görülüyor. Üstelik bu iki saatin tek seferde geçirilmesine de gerek yok.  Yani iyi haber, hayatımızı bırakıp ormana taşınmamız gerekmiyor.

Bir de bağışıklık konusu var. Özellikle Japonya’daki shinrin-yoku, yani orman banyosu çalışmalarında, ormanda geçirilen zaman sonrasında bağışıklık sistemimizin parçalarından olan doğal öldürücü hücrelerin (yani NK hücrelerinin) daha çok hevesle çalıştığını görüyorlar. Anlayacağınız, bu doğada vakit geçirme olayı sandığımızdan da ciddi. 

Beden tarafında bunlar olurken beyin ve zihin tarafını da es geçmeyelim. Doğayla temasın bir de yaratıcılıkla ilişkisini inceleyen bilim insanları var. Bilirsiniz, bazen günlerce uğraştığımız probleme, çözümü, sıradan bir duşta ya da güzel bir yürüyüşte buluruz. Neden? Çünkü beynimizi serbest bırakmışızdır ve o da bağlantıları yeniden kurup, uzak çağrışımları yakınlaştırıp bize farklı bir bakış açısı ya da çözüm getirmiştir.  

Peki neden “BB Social Club”?

İşte, bütün bu çevre, hareket, deneyim, doğa ve sosyal bağı yan yana koyduğumuzda BB Social Club’ın da mantığı iyice ortaya çıkmış oluyor. Çünkü iki kurucunun yaptığı şey, sadece farklı mekanlarda spor etkinliği düzenlemek değil. Hareketi bir buluşma biçimine dönüştürmek yetmezmiş gibi bir de bunu farklı çevrelerde ve şartlar el verdiğinde doğanın içinde yapmak. 

Farketmişsinizdir, wellness son zamanlarda fazlasıyla bireysel bir projeye dönüştü. Kendi adımlarımızı sayıyor, kendi uykumuzu ölçüyor, kendi meditasyon serimizi tamamlıyor ya da kendi proteinimizi hesaplıyoruz. İyi olma hali giderek kendimizin daha iyi bir versiyonunu üretme çabasına benziyor. BB ise bunun yanına başka bir ihtimali koyuyor: Ya wellness tüm bunlarla beraber biraz da birlikte olmaksa?

Çünkü İstanbul gibi bir şehirde milyonlarca insanla yaşamak, kendimizi otomatik olarak bir topluluğun parçası hissettirmiyor. Aynı spor salonuna aylarca gidip yanımızdaki kişinin adını öğrenmeden çıkabiliyoruz. Aynı kafede onlarca insanla oturup herkes kendi ekranına bakabiliyor. Maalesef kalabalık olmakla bağlantıda olmak aynı şey değil.

Oysa ortak bir deneyimin içinde buluştuğumuzda iletişimin ilk bariyeri biraz kendiliğinden ortadan kalkıyor. Katıldığım Aqua Flow’da en başta birbirimizi tanımasak da birkaç dakika sonra aynı akvaryumun içinde aynı hareketleri yapıyor, aynı yerde zorlanıyor ve aynı vatozun geçişine bakıyorduk. Aslında topluluk dediğimiz şey de biraz böyle oluşuyor.

O yüzden BB Social Club’ı “spor etkinliği düzenleyen bir topluluk” olarak tarif etmek eksik kalabilir. İki kadın giderek birbirinden ayırdığımız fikirleri farklı bir ortamda, aynı deneyimin içine yerleştiriyor. Hareket ediyoruz. Çevremizi fark ediyoruz. Yeni bir şey deniyoruz. Ve bütün bunları başka insanlarla birlikte yapıyoruz. Deneyim tasarımı dediğimiz şey biraz da bu değil midir zaten? Matımızı bildiğimiz yerlere değil, hiç beklemediğimiz yerlere sermek…

Belki başımızın üzerinden bir vatoz geçer, belki de bize özel ayrılmış bir saat diliminde tarihi bir sarnıçta su sesi dinleriz. Belki başka bir gün kendimizi bir teknede ya da ormanda buluruz.  Kısacası biz “Nereye gidelim, ne yapalım?” sorularını sormaya devam edelim. İstanbul’da bu sorudan vazgeçecek değiliz. Ama yanına bir tane daha ekleyebiliriz: “Bu hafta neyi ilk kez deneyelim?” Cevabın nerede çıkacağını bilmiyoruz. Ama BB Social Club’ın güzel tarafı da bu: Bir sonraki buluşmada matın nereye serileceğini merak etmek.

En iyisi bir sonraki etkinlik için BB Social Club takvimlerini kontrol edelim. Özellikle benim vatozla henüz bitmemiş bir konuşmam var…

Kapak Fotoğrafı: Ezgi Şengel

İlginizi çekebilir: İrem Bali’den Home for Soul: Ruhum Buraya ‘Ev’ Dedi