2026 Venedik Film Festivali Günlüğü #4: Neler İzledik?
Venedik Film Festivali’ni artık geride bıraktık… Lido’daki son günlerde yine yorgunluk had safhaya ulaştı. Festivalin kapanışına doğru izlediğim son 5 film hakkındaki izlenimlerimden bahsetmek istiyorum; mikro düzeydeki evlilik ikilemlerinden sosyopolitik sistem krizlerine, klostrofobik dramlardan vurucu belgesellere uzanan yine birbirinden alakasız filmlerle geliyorum size.
2026 Venedik Film Fesitvali’nden
Ground Floor

Explanation for Everything ile dikkatleri üzerine çeken Macar yönetmen Gábor Reisz’ın yeni filmi Ground Floor, kurgusunu görünürde aşırı basit ama alegorik olarak teferruatlı bir meseleye oturtuyor. Kristóf ve hamile eşi Vera, tatile çıkmak üzereyken gardırobun arkasında siyah bir küf lekesi keşfediyorlar. Kristóf’un bu sızıntıyı çözme takıntısı, tüm apartman sakinlerinin dahil olduğu trajikomik bir toplumsal çatışmaya, ya da bürokratik bir fırtınaya sebep oluyor diyelim… Reisz, önceki işlerinde olduğu gibi, gündelik ve “küçük” gözüken bir krizden besleniyor. Yönetmenin olayı bu. Duvardaki küfün komşuları karşı karşıya getirişi, sistematik çürümüşlüğün ve bireysel nevrozların bir özeti. Bu tarz Macar filmlerinde Avrupa sinemasından daha çok Türk sineması nüansları görebiliyoruz. Özellikle buz gibi mizah söz konusu olduğunda. Enteresan bir seyirlik olarak listelere alınabilir.
A Good Little Soldier

Venedik’te bu sene “En İyi Senaryo” ödülünü kucaklayan Stéphane Brizé imzalı yapım, başrollerinde Alba Rohrwacher ve Vincent Lindon var. Bir sigorta şirketinin İK direktörü olarak işe alınan ve kurumun zedelenen itibarını toparlamakla görevlendirilen Carla’nın (Rohrwacher), acımasız kurumsal dünya ile kendi insani değerleri arasında pinpon topuna dönme sürecini anlatıyor. Brizé, Fransız sinemasının iş dünyası ve sınıf mücadeleleri üzerine kurduğu o sert geleneği bu filmle devam ettiriyor. Aslında yine bir yönetmen en iyi bildiği işi yapyor diyebiliriz, bundan da şikayet edemeyeceğim. Zira Alba Rohrwacher hanımın performansı benim de maalesef alışık olduğum o kurumsal dilin soğuk, rakamlara ve dandik söylemlere yaslanan atmosferine dair çok fazla gerçekçi detay sunuyor. Festivalin en derli toplu ve ne söylediğini bilen metinlerinden biri. Ayrıca bazı sahnelerde haykırmak suretiyle kahkahalar attırıyor…
NAZA

No Other Land ile fırtınalar koparan Yuval Abraham’ın Rachel Szor ile birlikte yönettiği belgesel, İsrail istihbarat yetkilileri ve askerlerin ifadelerine/anlatılarına dayanıyor. Tel Aviv çatılarında gece çekilen film, Gazze’de Filistinli sivillere yönelik sistematik yıkımın ve kitlesel imhanın arkasındaki teknolojik, algoritmik ve askeri mekanizmaları, yani aslında eline ne geçerse ifşa ediyor. Olayları bizzat faillerden dinleme deneyiminin sinemasal bir tecrübeye dönüşmesi ise ironik. NAZA, festivaller tarihinin en çok alkışlanan filmi olmuş ayrıca. Yani pek de önemli bir bilgi değil ama söylemeden de geçmeyelim. Yönetmenlerin birer İsrailli olarak kendi devletlerinin yürüttüğü soykırımcı mekanizmayı içeriden bir gözle ve soğukkanlı bir araştırmacı gazetecilikle teşhir etmesi takdire şayan. Festivalin bu seneki en özel işi buydu diyebilirim. Geçtiğimiz hafta Netanyahu’nun, yönetmenlerin İsrail vatandaşlığından çıkarılmasını desteklediğine dair bir haber okudum. Özetle, mutlaka izleyin.
Bunker

The Father ve The Son ile tanıdığımız Florian Zeller’ın yönettiği filmde başrolleri Penélope Cruz ve Javier Bardem ailesine emanet. On yedi yıllık evli bir çift olan mimar (Bardem) ve eşinin (Cruz) hayatı, mimarın son derece kazançlı fakat etik açıdan oldukça tartışmalı devasa bir sığınak projesini kabul etmesiyle çatır çatır çatırdamaya başlıyor. Zeller yine uzmanı olduğu alana, yani kapalı mekân psikolojisine ve bir ilişkinin görünmez fay hatlarına odaklanma derdinde. Tiyatro kumaşı onu buraya itiyor her türlü. Cruz ve Bardem’in ekrandaki doğal kimyası filmi pek de kurtaramıyor. Gerilimini nereye yaslayacağını bilemeyen, tam olarak necisin sen dedirten bir film Bunker. İzlemeseniz ne kaybederseniz, çok şey değil…
Company
Casey Affleck’in yönetmen koltuğunda oturduğu Company, 1975 yılının Noel gecesinde geçtiğini düşündüğüm bir filmdi. Ta ki izlemeye başlayana kadar. Matruşka gibi açıldıkça açıldı iç içe geçen toplam 4 hikâyeyle karşı karşıya kaldık. İzini kaybettiği ailesini arayan ve geçmişinden kaçan gizemli bir karakterin, kendini yabancılarla dolu bir ev partisinde bulmasıyla başlıyor. Casey Affleck’in yönetmenlik kumaşındaki o ağırkanlı, karakter odaklı ve melankolik doku bu filmde de mevcut. Filme dair spoiler içermeyen bir şeyler yazmak zor zira içerdiği twist filmin her şeyi adeta. Bu film size emanet…
Bu sene yine festivali yerinde takip edebilmiş olmak çok güzel. Fakat üzerimde bıraktığı yorgunluk fazla oldu. Bir süre sonra yollarımız tekrar kesişir diye düşünüyorum, hoşçakal Venedik…
Diğer içeriklerime instagram üzerindeki blogumdan (@atıptutuyorum) ulaşabilirsiniz.
Kapak Fotoğrafı: Bunker
İlginizi çekebilir: Eralp Alper’den Venedik Film Günlüğü

Eralp Alper







Aile Tadında
İlk yorumu siz yazın!