BIFED 2026: Bozcaada'daki Festivalden Öne Çıkan 3 Film

BIFED 2026: Bozcaada'daki Festivalden Öne Çıkan 3 Film

Bu yıl ikinci kez geldiğim Bozcaada ve tabii ki yine buna vesile olan BIFED organizasyonu… Cannes ve Venedik film festivalleri kadar sıkı şekilde ve yerinde takip etmeye başladığım üçüncü festivalin BIFED olması çok tatlı bence. Zira festival spektrumunun iki ayrı ucunda yer alıyorlar gibi hissediyorum. Ticarileşmemiş ve imece usulüyle gerçekleştirilen bir festival bu. Organize eden ekip son derece güleryüzlü, misafirperver ve kendi alanlarında çok yetkin insanlar. Bozcaada’nın genel pahalılığı hariç pek bir sıkıntı yok diyelim… Neyse ben bu sene yine festivalde çeşitli filmler izledim fakat aralarından 3 tanesini sizlerle paylaşmak istiyorum. Lafı sündürmeden devam edeyim aşağıda.

image
BIFED 2026 | Fotoğraf: Eralp Alper

Time Amongst Olive Trees

Zeytinyağı üretiminin aşamalarını fon gibi kullanan; toprağa ve aidiyete dair buruk ve yer yer neşeli bir hikâye. Yönetmen Fany de la Chica’nın doğup büyüdüğü Endülüs’ün Jaén bölgesine dönerek kamerayı kendi köklerine bakması, filme müthiş bir samimiyet katıyor. Zira kendisi 10 yıl Los Angeles’ta yaşadıktan sonra yurduna dönmüş ki o kısım da oldukça kişisel bir derinlik yaratıyor tabii. Belgesel ilk bakışta zeytin toplayıcılarının ve geleneksel tarımın gündelik akışını inceliyor gibi görünse de ilerledikçe kırsal yaşamın sessizce yok oluşuna yöneliyor.

Bunları Da Okuyun

Beni en çok etkileyen, nesiller arasındaki ayarsız kopuşun ve geleneksel emeğin dönüşümünün getirdiği o kaçınılmaz melankoli oldu. Genç nüfusun kentlere göç etmesiyle köylerde eksilen insanlar, bizim ülkemiz için de başlı başına bir gündem maddesi. Yönetmen, hem görsel dili hem de ritmiyle izleyiciyi o küçük yerleşim yeri dinginliğine davet ediyor. Modern dünyanın hızına karşı “kardeşim bu bir dur sakin ol” diyen, unutulmaya yüz tutmuş gelenekleri ve hafızayı koruma çabasını odağına alan, oldukça zarif bir çalışma bence.

image
BIFED 2026 | Fotoğraf: Eralp Alper

The Unfixing

İnsanın kendi bedeninde yaşadığı kırılma ile gezegenin uğradığı tahribat arasında bir bağ kurma çabasına odaklanıyor. Emmy ödüllü yönetmen Nicole Betancourt, geçirdiği talihsiz bir kaza sonrasında kronik bir rahatsızlığa sürüklenen kendi bedeninin hikâyesini anlatırken kamerasını hem kendine hem dünyasına çeviriyor. İklim krizinin yarattığı kitlesel kaygı ile fiziksel/ruhsal travmanın çakıştığı yerleri keşfe çıkıyor. Filmde yönetmenin yıllık periyotlar ve iklim krizinin evreleriyle yapılandırdığı günlük benzeri anlatı, belgeseli dümdüz bir hastalık hikâyesi olmaktan çıkarıp katmanlandırıyor.

Beni en çok yakalayan, ‘eski haline dönme’ (fixing) takıntımızın çaresizliğini yüzümüze vurması oldu. Betancourt, kabullenmenin ve ‘bozulmuş’ olana alan açmanın aslında hem bireysel hem de ekolojik düzeyde tek gerçek şifa yolu olduğunu savunuyor. Annelik, beden sınırları ve doğanın kırılganlığı arasındaki o samimi paralellik, bazen biraz zorlama hissettirse de samimiyetinden şüphe duydurtmuyor diyebilirim.

image
BIFED 2026 | Fotoğraf: Eralp Alper

Kuru Taşın Başı

Bir altyapı veya kalkınma projesi adı altında bölgedeki halkın sürülüş hikâyesi; ‘bir nehrin ölümü’ sonrasında onun yas süreci. Yeşim Ustaoğlu’nun mekân-insan ilişkisine dair o köklü ve malum sinematik bakışı, Selen Heinz’ın kamerasından süzülen yalın ve vurucu görsellikle birleşince ortaya muazzam bir tanıklık hali çıkıyor. Yusufeli Barajı nedeniyle asırlardır yaşadıkları coğrafyayı, bahçelerini, evlerini ve yaşam kaynağı Çoruh’u geride bırakıp ‘beton ve tüketim odaklı’ yeni yerleşimlere taşınmak zorunda kalan insanların çaresizliği, filmde ajite edilmeden, özgün bir anlatıyla aktarılıyor.

Hükümete karşı büyük bir mücadele verilen bir dönem de var bu hikâyenin özünde ama Kuru Taşın Başı bu sürecin yas kısmına odaklanıyor sadece. Eleştirecek olsam biraz bu noktadan eleştirirdim muhtemelen, o mücadeleye dair nüanslar da barındırabilirdi şeklinde.

‘Kalkınma’ ve ‘ilerleme’ adı altında doğanın dizginlenmesi, mekan hafızasının nasıl yok edilebildiğini çarpıcı şekilde yansıtıyor. Başka insanlara ve içinde bulunduğumuz sisteme bir fayda yaratmaya çalışırken, toplumları yerinden yurdundan etme şeklimiz gerçekten çok acımasızca. Sunduğumuz alternatiflerin üzerine hiç düşünülmemiş planlardan ibaret olduğunu gördükçe insanın tadı tuzu kaçıyor.

Diğer içeriklerime instagram üzerindekiblogumdan (@atıptutuyorum) ulaşabilirsiniz.

Kapak Fotoğrafı: Eralp Alper

İlginizi çekebilir: Sine Magger’dan Ayvalık Uluslararası Film Festivali

Yazı Yorumları (0)
Bu yazıya ilk yorumu siz yazın!