PERDE I

Kaçımız operaya gider bilmiyorum. Gidenlerin beklentisi nedir, onu da. Benim bugüne kadar operadan beklentim ‘normal’in dışında bir deneyim yaşamak, ‘normal’in dışında bir sesi dinlemekten öteye geçmemiş olabilir. Tüylerim diken diken olmuştur olmasına ama bana oturup yazı yazdırmaz…DI!

PERDE II

Sene 1976. Paris’te Avignon Tiyatrosu’ndasınız. Yüksek ihtimalle, dönemin ve çevrenizin de etkisiyle birçok tiyatro oyununu, operayı, filmi, sergiyi takip eden, kısacası sanata aşina bir topluluğun mensubusunuz. Avant-garde sizin için yeni değil.

İşte böyle bir grup insan, kaç saat süreceğini bilmedikleri bir operanın ilk gösterisine gelip, yerlerini almışlar. Opera arasız ve 4 buçuk saat sürmüş! Üstelik ne bir konu, ne de operadan alıştığımız kadar müzik. Sahne tasarımı muhteşem, ama danslar aynı hareketin 20 dakikalık tekrarlarından oluşuyor. Müzikler unutulmayacak kadar güzel, ama sözler de bir-iki kelimenin tekrarları sadece. 20 dakika, yarım saat boyunca kafasını iki yana sallayıp 1,2,3,1,2,3,1,2,3 diyen bir kadın izlediğinizi düşünün! Sonraki sahneye geçildiğinde bir heyecanla bekleyin ve bu sefer de başka bir cümleyi 40 kez üst üste duyun. Ne zaman ara olacak diye bekleyin, bekleyin, bekleyin ve ara bir turlu olmasin. İşte 1976′da o tiyatroda olan insanlar o arayı bekleyerek 4 buçuk saat geçirmiş. Belki de geçirdikleri şey fenalıkmış, onlara sormak lazım. Einstein on the Beach‘in yönetmeni, New York sanat çevresinin ünlü ismi Robert Wilson o geceyi Paybill’de şöyle anlatıyor:

Arthur Miller açılış gecesinde önümde oturuyordu. Yaklaşık 2.5 saatin sonucunda bana döndü, kim olduğumdan kesinlikle habersizdi ve sordu:

-Oyun hakkında ne düşünüyorsunuz?

Geçiştirip soruyu ona yönlendirdim:

-Bilmem, siz ne düşünüyorsunuz?
-Dürüst olmak gerekirse, ben hiçbir şey anlamadım.

Bunun üzerine ben de dedim ki:
-Emin olun, ben de anlamadım.”

(Oyundan parçalar görmek ve röportajları izlemek için buraya tıklayın..)

PERDE III

İşte yaratıcısının bile anlamadığı bu 4 perdelik operaya, New York’tan Londra’ya uçabileceğim kadar uzun süre tahammül ettim. Sahneye ilk konulduğundan beri 36 sene geçmiş, bu sürede Robert Wilson’ın amacı anlaşılmış, ünü artmış. “Einstein on the Beach”, 1988 ve 1992′den sonra 2012′de tekrar Brooklyn Academy of Music‘e gelmiş. Ben, New York sanat çevresinde buna duyulan heyecandan etkilenerek gittim, 1.5 saat boyunca hayret ettim, birazcık da sıkıldım. Sonra biraz bu manasız ortamda oluşumuza, sahnede hiçbir şey olmazken ciddiyetle izleyişimize bakıp gülmeye başladım. İşte operanın güzelliği tam da bu noktadan sonra başladı. O gülme eşiğini geçtikten sonra yapacak bir şey kalmadı, düşünmeye başladım.

Ben hangi beklentiyle geldim ve neden bu beklentiyle geldim?
Neden illa bir senaryo, bir anlam bekliyorum?
Alışık olmadığım bir şeyi izlemekten, sadece aynı sesi duymaktan keyif alınamaz mı?

Düşündükçe düşündüm -ki emin olun Robert Wilson’ın da sonraki bir röportajında yaratmak istediği etki olan düşüncelerde kaybolma hali çok kolay oluveriyor- ve ayık kafam düşüncelerden bulanmaya başladı. Ağustos böceklerinin sabit seslerine sinirlenmiyorum, sinirlensem de bir şey yapamıyorum. Bu durumda bu sabit melodili, danslı oyun neden sinirimi bozuyor? “Anlam yaratmaya çalışmasam da anlam yaratamamanın tadını çıkarsam nasıl olur acaba?” dedim. Sanırım Wilson’ın oyunu arasız 4 buçuk saat yapması da düşüncelerin 180 derece dönmesine olanak sağlamak için biraz.

Beni en etkileyen kısım, bu müziğin olduğu finaldi.

PERDE IV

Teslimiyet noktasına vardıktan sonraki 2 saat, hayatımda yaşadığım en ilginç, en güzel deneyimlerden biriydi. Siz de verdiğim linklerdeki videolarda Philip Glass‘ın melodilerini duyup, benim anlattığım bu absürd deneyime ne kadar yakın hissedersiniz, bilmiyorum. Ve tıpkı en başta dediğim gibi, hissetmeli misiniz, onu da bilmiyorum. Ama belki benim gibi değişik bir deneyime başta direnip, sonra teslim olunca gelen o özgürlük hissini yaşamak için, belki de çıkışta ayaküstü konuştuğumuz 2 kız gibi ‘nefret ettim’ diyebilmek için, eğer denk gelirseniz, biraz da ilgilendiyseniz, kaçırmayın.

Fotoğraflar:
Lesley Leslie-Spinks, New York Times; Lucie Jansc, guardian.com

SİZ NE DÜŞÜNÜYORSUNUZ? YORUM YAZIN

MAGGER NEWSLETTER'A ÜYE OLUN

x

Newsletter'a üye olmadınız mı?