“Some men get the world. Others get ex-hookers and a trip to Arizona. / Bazıları dünyayı kazanırlar bazıları da eski bir fahişeyle Arizona’ya yolculuk.” – L.A. Confidential

Bu yazıdaki tüm filmlerin fragmanlarını beLister’daki Bu Ara Neler İzledim? – Aralık 2015 listemden izleyebilirsiniz.

bridge_of_spiesBridge of Spies (2015, Steven Spielberg)

Steven Spielberg, çocukluğuma da sinema sevgime de çok şeyler katmış bir yönetmen. (Hangimiz için öyle değil ki?) Fakat, 80’ler ve 90’larda çektiği filmlerle, hayal dünyasıyla beni çok etkileyen bu yönetmenin, ne yazık ki 2000’li yıllara, bilhassa 2010’lara ayak uyduramadığını düşünüyorum. War Horse, Lincoln ve Bridge of Spies… Hiçbiri kötü filmler değil, aksine iyi filmler. Fakat her açıdan üzerlerine sinmiş o 90’lar epik filmi kokusu bir yerden sonra rahatsız edici olmaya başlıyor. Bağımsız sinemanın altın çağını yaşadığı bir dönemde stüdyolarda yeniden yaratılmış sahte sokaklar, John Williams / Thomas Newman notaları, Janusz Kaminski filtreleri ve formüllere dayanan bir Amerikan-rüyası pazarlaması çok eski, çok kokuşmuş kalıyor. Bant Mag.’den Melikşah Altuntaş, film için “Tom Hanks’in Amerikan bayrağını canlandırdığı bir başka politik gerilim” diyor; o kadar yeterli ki, daha fazlasını söylemeye ihtiyaç duymuyorum. (Not: Film 6 dalda Oscar adaylığı aldı; tiyatro kökenli Mark Rylance’ın performansı, filmin hak ettiği tek adaylık.) (***)

POSTER_VIZYONSarmaşık (2015, Tolga Karaçelik)

2015’in en iyi yerli filmi Tolga Karaçelik’in yurt dışı festivallerde de övgü toplayan filmi Sarmaşık‘tı bana kalırsa. Film, “Gitmeyen bir gemide kaptana ihtiyaç var mı?”, “Gemi gemiliğini yitirince mürettebat arasındaki hiyerarşi ve iş bölümünü devam ettirmeye lüzum var mı?” gibi sorular üzerinden çok iyi bir toplumsal deneyi izlememizi sağlıyor. İflas eden armatör nedeniyle mürettebattan altı kişinin belirsiz bir süre boyunca limandan ayrılamayan gemide kalması zorunluluğu filmin çıkış noktası. Bu durumun gittikçe hayal ve gerçeğin, iyi ve kötünün, haklı ve haksızın birbirine karıştığı bir mikro-topluma dönüştüğü filmde, her biri özenle çizilmiş karakterler, çok iyi performanslarla hayat buluyor. (Not: Film, hepsini de hak ettiği 8 farklı dalda, SİYAD Ödülleri’nde toplam 9 adaylık elde etti.) (****)

suffragette_ver6Suffragette (2015, Sarah Gavron)

Suffragette‘i izlemeden önce filmle ilgili o kadar olumsuz yorum okumuştum ki, düşük beklenti filmi gereğinden fazla sevmeme neden olmuş olabilir diye düşünüyorum. Yalnızca İngiltere’de değil dünyanın birçok ülkesinde kadınların seçme ve seçilme hakkı adına önemli bir grubu ve dönemi konu alan filmde Carey Mulligan’ı (2015’teki diğer filmi Far from the Madding Crowd‘daki performansını aşamayan bir performansla) başrolde izliyoruz. Sarah Gavron, filmini ajitasyona başvurmadan etkileyici kılmayı başarmış, dönemi de başarılı bir şekilde yansıtmış; diğer yandan dönemi ve olayları anlatmanın ötesine geçemeyen durağan dönem filmlerinden biri olarak kalmış. Oyuncu kadrosunun tamamı uyum içinde, fakat uyarmalıyım ki afişe aldanıp Meryl Streep’ten yana çok şey bekliyorsanız hayal kırıklığına uğrayabilirsiniz. (***½)

loreakLoreak (2015, Jon Garaño & Jose Mari Goenaga)

İspanya’nın bu yıl En İyi Yabancı Dilde Film aday adayı olarak Akademi’ye yolladığı Loreak, ülkenin bu görev için seçtiği Bask dilindeki ilk film olma özelliği taşıyor. Film, eşiyle sıradan bir hayat süren bir kadının, her hafta aynı gün ve saatte isimsiz bir hayranından çiçekler almasıyla başlıyor. Sade görsel dili ve yalın performanslarıyla kendini izleten ve gizemli olay örgüsüyle merak uyandıran bir film olarak tanıştığımız Loreak, ne yazık ki bir kısa film süresini aşmaya başladığı anda kendini tekrar etmeye, gereksiz detay ve diyaloglarla uzamaya, büyüsünü kaybetmeye başlıyor. Pascal Gaigne imzalı müzikleri filmin akılda kalıcı ve başarılı yanlarından. Ama işte keşke diyor insan, bir kısa film olarak kalsaymış Loreak.  (***)

krigenKrigen (2015, Tobias Lindholm)

Bu yıl Oscar yarışında Danimarka’yı temsil eden film ise, Thomas Vinterberg filmlerine yazdığı muhteşem senaryolar ve kendi yazıp-yönettiği ve Kapringen filmleriyle tanıyıp büyük hayranlık duyduğum Tobias Lindholm’un imzasını taşıyordu. Afganistan’da görevli bir Danimarka askeri olan Claus’un kendi adamlarını korumak adına verdiği yanlış bir kararın yargılanmasına neden olduğu Krigen (A War), insan doğasına ve etik değerlere karşı zorlu kararlar hakkında düşünmenizi sağlıyor ve size zor sorular soruyor. Bilhassa savaş sahnelerindeki Hollywoodluktan-uzaklık, dikkat çekici; her şey bir Kuzey Avrupa filminden beklenen doğallıkta gerçekleşiyor. Mahkeme sahneleri de öyle… Filmi izlediğimde hissettiğim eksiklik, ki büyük bir eksiklik olduğunu düşünüyorum, Danimarka’daki sahnelerde Claus’un eşi ve çocukları ile hiçbir duygusal bağ kurulamıyor oluşu. En İyi Yabancı Dilde Film Oscar yarışında önce kısalisteye kaldı, sonra da Oscar adayı 5 film arasında yer aldı; kanımca ikisinde de kendinden daha iyi filmlerin yerini kaptı. Film hakkında ilginizi çekecek bir diğer bilgi ise, Afganistan sahnelerinin Türkiye’de çekilmiş olması.  (***½)

legends_of_the_fall_ver1Legends of the Fall (1994, Edward Zwick)

Bir film olarak, özellikle senaryosunda, büyük eksiklikler olsa da hayranlıkla, zevkle ve mutlulukla izlenen bir film Legends of the Fall. Belki de tam bir 90’lar filmi olduğu için…1900’lerin başında, göz kamaştırıcı bir doğanın ortasında yaşayan üç erkek kardeş ve babalarının ilişkilerinin bir kadın ve bir savaş uğruna altüst olmasını konu alan film, yıllara yayılan olay örgüsünü yetersizlikle, kötü diyaloglarla ve gereksiz bir destansılıkla anlatsa da, bu eksik senaryoya Oscar ödüllü görüntüler eşlik ediyor. Görkemli birkaç sahnesi derinden etkiliyor, filmin genelindeki hava tam da 90’larda televizyon karşısında film izlediğimiz günlere götürüyor. 30’lu yaşların başındaki bir Brad Pitt’in sizi kendine hayran bırakacağını da unutmayın. (***)

macbeth_ver3Macbeth (2015, Justin Kurzel)

Tiyatro ve sinemada defalarca ve defalarca uyarlamalarını izlediğimiz edebiyat eserleri, özellikle de Shakespeare ve Dickens uyarlamaları, bir yerden sonra riskli yapımlar olmaya başlıyor. Çünkü eldeki malzemenin ne olduğunu, neyle karşılaşacağınızı ezbere biliyor ve bunu yaratıcı ve izlenilir kılma çıtası her yeni uyarlamayla biraz daha yükseliyor. Bu yüzdendir ki genellikle modern uyarlamaları, yani o bildik eski eseri alıp günümüze, çoğu zaman metinde çok ufak değişiklikler yaparak modern dünyaya ve teknolojiye uyarlayan filmleri çok daha fazla seviyorum. (e.g. Romeo + Juliet (1996), Great Expectations (1998)) Bu tarz bir uyarlama olmamasına ve neredeyse kelimesi kelimesine orijinal metne sadık kalmasına rağmen Macbeth‘in sıkıcı ve eski bir uyarlama olmadığını söylemek mümkün. Bunu genç bir yönetmenin vizyonuyla, şaşırtıcı buluşlar ortaya koyan sanat yönetimiyle ve başta başrol oyuncuları Michael Fassbender ve Marion Cotillard olmak üzere göz kamaştırıcı performanslar ortaya koyan oyuncu kadrosuyla başarıyor.  (***½)

steve_jobsSteve Jobs (2015, Danny Boyle)

İki gün üst üste Michael Fassbender’ı sinemada izlediğim bir hafta sonuydu, kendisine hayran kalmamak mümkün değil. 2015’te Macbeth ve Steve Jobs gibi ayrı dünyalara ait iki filmde, filmlere adını veren karakterleri kusursuz bir şekilde canlandıran oyuncunun, yılın en iyi oyuncularından olduğu kesin. Steve Jobs’a gelecek olursam, film beklentilerimin de üzerinde, bu yıl izlediklerim arasında en iyilerdendi. The Social Network ve Moneyball filmleri ile Newsroom dizisi sayesinde zaten büyük bir hayranı olduğum senarist Aaron Sorkin, son yılların en iyi yazılmış diyaloglarıyla, çok konuşkan bir film senaryosuna imza atmış. Bir dakika bile sıkıcılaşmadan sadece diyaloglar üzerinden ilerleyen film, çağımızın en önemli insanlarından birinin neden çağımızın en önemli insanlarından biri olduğunu üç adımda, üç lansman toplantısı öncesinde yaşananları ortaya koyarak anlatmayı başarmış. Yönetmen Danny Boyle’dansa senaristin izlerinin hissedildiği bir film çıkmış ortaya. Fassbender ve Winslet oyunculuk dersi verir nitelikteki performanslarıyla ağızları açık bırakıyor. Filmin farklı onyıllara ayak uyduran zeki kurgusu, görüntüleri ve müzikleri de onlara hakkıyla eşlik ediyor. En büyük haksızlıksa, iki oyuncusu dışında filmin Akademi tarafından görmezden gelinmesi. Özellikle de Aaron Sorkin, yılın en iyi uyarlama senaryosuna imza atmışken… (****½)

one_hour_photoOne Hour Photo (2002, Mark Romanek)

İnsan doğasının ve psikolojisinin hastalıklı yanlarını iyi gözlemlemiş bir film olarak One Hour Photo, Robin Williams’ın müthiş performansıyla ilgi, merak ve heyecanla izlenen bir anlatıya dönüşüyor. Sıradan ve iyi niyetli gözüken bir adamın mutlu bir aileye olan hastalıklı takıntısının doğurduğu sonuçlar beklenmedik. Tüm hikayesini, baş karakterinin mesleğine paralel olarak fotoğraf estetiğiyle bütünleştirerek anlatan Mark Romanek, her şeyden öte yarattığı rahatsız karakteri ile ilginizi çekecek bir film çıkarmış ortaya. (****)

lord_of_war_ver2Lord of War (2005, Andrew Niccol)

Filmin, dünyanın en pis işlerinden birini ustalıkla yapan karizmatik kahramanının ağzından duyduğumuz ilk cümlesi şu: “There are over 550 million firearms in worldwide circulation. That’s one firearm for every twelve people on the planet. The only question is: How do we arm the other 11?” (Dünya çapında dolaşımda olan 550 milyondan fazla silah var. Bu, gezegendeki her on iki kişiden birine bir silah düşmesi demek. Tek soru şu: Diğer 11’ini nasıl silahlandırırız?) Her yıl bedeninden testosteron ve ifadesizlik fışkıran 2-3 film çeken Nicolas Cage’in boş filmlerinden biri sanarak bunca zamandır izlemediğim Lord of War‘un yönetmen koltuğunda In Time ile tanıdığım Andrew Niccol’un oturduğunu fark edince filme bir şans vermek istedim. Sonuç, özellikle üçüncü dünya ülkelerindeki silahlanma, silah ticareti ve büyük devletlerin silah ticaretine göz yumuşu ile ilgili çarpıcı hikayeler anlatan, vurucu cümlelerle gaza getiren bir senaryoya sahip ve Nicolas Cage’in yanında Ethan Hawke ve Jared Leto’yu barındıran bir film oldu. Ciddi bir konuyla ilgili söyleyecek sağlam şeyleri olan ve mizahi yönden oldukça gelişmiş bir film izlemek isterseniz tercih edebilirsiniz. (***½)

la_confidentialL.A. Confidential (1997, Curtis Hanson)

Yıldızlarla dolu oyuncu kadrosu, destansı bir anlatım, entrikalarla dolu bir yozlaşmış polis departmanı, 1950’lerin ışıltılı Hollywood geceleri, rüşvet, cinayet, infaz ve daha neler neler… İyi, doğru, temiz ve polisliği-yüzünden-okunan bir polisin tüm bu yozlaşmış dünyanın gitgide içine batarak daha karanlık, daha pis, daha sistemin-parçası ve daha polis-olduğunu-anlamaları-için-kimliğini-göstermesi-gereken bir adama dönüştüğü bir film L.A. Confidential. Bu dönüşüm sırasında yolumuzun kesiştiği iyiler ve kötüler, iyilik ve kötülük, büyük bir resmi ince ince işliyor ve 90’ların görkemli yapımlarından birini ortaya çıkarıyor. Her biri gerçeken yıldız isimlerden oluşan kadronun öne çıkan iki ismi ise Kim Basinger ve Russell Crowe. Filmin, Titanic gibi bir sinema fenomeniyle aynı yılda çekilmemiş olsa, muhtemelen ödül sezonunu iki Oscar’dan çok daha fazlasıyla kapatmış olacağı da bir gerçek. (****½)

breach_ver2Breach (2007, Billy Ray)

Her yıl 2-3 adet çekilen Beyaz Saray, FBI ya da CIA odaklı Hollywood politik gerilimlerinden bir başkası… Kendini izlettiren, olacakları merak ettirten ve fakat aslında başından beri olacakları adım adım kestirebildiğiniz bir hikayesi ve benzerlerinden hiçbir şekilde ayrışmayan bir anlatım tekniği var filmin. Başroldeki Ryan Phillippe’in şaşkın bebek yüzünün Chris Cooper ve Laura Linney’in karizmasının ve oyunculuk yeteneğinin altında ezildiğini söylemek de mümkün. Kötü bir film olmasa da, sıradan bir film Breach; ayın “baba ile izlemelik film” kontenjanını doldurduğunu kabul edebiliriz. (***)

back_to_the_futureBack to the Future (1985, Robert Zemeckis)

Çocukken izlediğiniz ve sevdiğiniz filmlerin eskimemek gibi bir özelliği vardır. Sanatsal niteliği ne olursa olsun, isterse çekilmiş en leş filmlerden biri olsun, yıllar sonra yeniden izlediğinizde aynı zevki alır, değerlendirmek için objektif olamazsınız. Benim hayatımda da böylesi birçok film var ve ara ara eski defterleri açıp izlemek çok eğlenceli oluyor. Ezbere bildiğim ve “büyüdükten” sonra da defalarca izlediğim birçok Disney animasyonu, Steven Spielberg yapımı ya da Robin Williams ya da Jim Carrey filminin aksine, çocukken birden fazla kez izlediğime emin olmama rağmen Back to the Future serisine dair hiçbir şey hatırlamadığımı bu yılbaşı gecesi arkadaşlarımla ilk filmi izlemeye oturunca fark ettim. Konusu gibi hem bulunduğu dönemin popüler kültürünü etkilemiş hem de günümüzün popüler kültürünü etkilemeye devam eden bu zamansız filmi izlemediyseniz bir an önce izlemeli, izlediyseniz de bir an önce yeniden izleyerek çocukluğunuza doğru bir yolculuğa çıkmalısınız bence. En saçma, en cheesy sahnesinin dahi sizi mutlu ettiğini göreceksiniz.  (****½)

Ve diğerleri…

Aralık ayında izlediğim filmler bu kadar değil, üzerine olumlu ya da olumsuz herhangi bir şey yazmaya değer bulmadığım birkaç film daha var: Ortalama bir animasyon olsa da iyi eğlendiren ilk filmin bu tanımını koruyan Hotel Transylvania 2 (2015, Genndy Tartakovsky, ***), Johnny Depp’in ağır bir makyaj altında oyunculuk yeteneğini sergilemekte zorlandığı Black Mass (2015, Scott Cooper, ***), sinema anlamında diplerde olmasına rağmen özellikle yaptığı yaratıcı mash-up’larla müzikal anlamda başarılı bulduğum Pitch Perfect 2 (2015, Elizabeth Banks, **½), izlemesi işkence gibi gelen, her tarafından anlamsızlık akan Pan  (2015, Joe Wright, *), fragmanından göründüğü kadar seksist olmayan ve Robert De Niro ile Anne Hathaway’in iyi bir ikili oluşturduğu The Intern (2015, Nancy Meyers, ***) ve büyüleyici görüntü yönretmenliğine ve önceki filmlerine bayıldığım yönetmenin Nuri Bilge Ceylan’ın izinden giden işçiliğine rağmen ilgimi çekmeyi başaramayan Rüzgarın Hatıraları (2015, Özcan Alper, **½).

bu ara neler izledim - 1512

Aralık 2015′in en iyileri, ödül sezonunda hak ettiği ilgiyi göremiyor olmasına çok üzüldüğüm Steve Jobs ve eskilerden L.A. Confidential ile Back to the Future oldu. Oscar adaylarının da açıklanacağı ocak ayı, ödül sezonunun en bomba filmlerinin birbiri ardına vizyon göreceği bir yıl olduğundan önümüzdeki ay çoğunlukla 2015 filmlerinden oluşan bir seçkiyle karşınızda olacağım kesin gibi.

Bu yazıdaki tüm filmlerin fragmanlarını beLister’daki Bu Ara Neler İzledim? – Aralık 2015 listemden izleyebilirsiniz.

Emre Eminoğlu

Magger, Kültür ve Sanat Blogger'ı
SİZ NE DÜŞÜNÜYORSUNUZ? YORUM YAZIN

  1. Bu yazılarını çok seviyorum! Kendime de bol bol izlenecekler notu çıkıyor:) Bu arada L.A. Confidential hayatta en çok sevdiğim filmlerdendir ve hep hakettiği sevgiyi alamamıştır diye düşünürüm. Senin olumlu yorumlarına çok sevindim:)!

x

Newsletter'a üye olmadınız mı?