‘’…yaptığının bilincinde olma özgürlüğü, bizleri insan olarak ayırt eden niteliktir.
Özgürlük, hedeflerimizle nasıl ilişki kurduğumuzdur ve kader de ancak biz özgürlüğe sahip olduğumuz için belirleyicidir.’’ Rollo May

FullSizeRender-19

Özgürlük ve KaderRollo May- Özgürlük ve Kader

İlk okuduğum ‘Yaratma Cesareti’ kitabı öyle ufkumu açmış, öyle düşündürüp yol göstermişti ki bana, ne oldu da May okumaya bu kadar ara verdim bilmiyorum. Kitabın adından da anlaşılacağı gibi yazar, özgürlük ve kader konularına farklı bakış açılarıyla yaklaşarak, verdiği örneklerle okuru bir hayli etkiliyor. En azından beni etkiledi… Rollo May’in okura bir şeyler ispatlama yahut kabul ettirme gibi bir derdi yok fakat düşündürmeyi seviyor. Bu anlamda, konulara yaklaşımı dışında dil ve üslubunu da beğeniyor, karakterime uygun bulduğum için de keyifle okuyorum. Bir kitabı okurken sürekli kafamda ‘şunu yap, bunu yap’ diye dırdır eden birinin varlığına tahammül edemediğimden, üslup benim için  her zaman önemli olmuştur. Hele ki bu tip kitaplarda… 

Doğu ÖyküleriFerit Edgü- Doğu Öyküleri 

Ferit Edgü, romanlarında ve öykülerinde abartılı, süslü cümleler, az duyulmuş kelimeler kullanmadığı için kimileri tarafından basit bulunabiliyor. Edgü basit kelimeler kullanır gerçekten de… Cümlelerini anlamak için çaba sarfetmek gerekmez. Ancak cümlelerde ve hatta kelimelerdeki duyguyla hemhal olabilmektir asıl mesele. Bu da bir derinlik, belki ruhsal bir yatkınlık, biraz da yaşanmışlık gerektirir. Ben şahsen, daha evvelki yazılarımda da sıkça bahsettiğim gibi Ferit Edgü okumaktan büyük keyif alıyorum. Bu kitabı dört uzun, on yedi tane de kısa olmak üzere, Doğu’da yaşadıklarını ve gözlemlediklerini aktardığı öykülerden oluşuyor. Tüylerimi diken diken eden o kadar çok yer oldu ki, saçma sapan yorumlara öfkelenmeyeyim diyorum ama yine de laf etmeden duramıyorum. Özellikle Minimal Doğu Öyküleri, bana göre öykücülüğün zirvesidir, bu yolda olanlara çok şey öğretecektir kuşkusuz.

BabalarDieter Thoma – Babalar

Son zamanlarda mitoloji hakkında bir şeyler öğrenip okuyunca, oradaki bilgilerle psikoloji kitaplarından edindiğim bilgileri de birleştirdiğimde bazı konular hakkındaki merakım da arttı. Bunlardan biri de, dünyanın oluşumundan beri süregelen baba-çocuk ilişkisi ve bu ilişki dinamiklerine dair tarihsel bir şeyler öğrenmek… Bu kitabı da bu yüzden okumak istedim. Dil ve üslubu, dolayısıyla çevirisini başarılı buldum, akıcı bir şekilde de okunuyor ama beklentimi göz önüne aldığımda istediğimi bulamadım. Babaların duygu ve davranışlarına kapsamlı bir bakış var. Yıllar değiştikçe değişen ve dönüşen baba algısı, baba olarak bir erkeğin yaşadığı durumlar, kadının ve çocuğun babayı algılamasındaki farklılıklar ve daha nicesi var kitapta. Daha ne mi arıyorum? Mitolojiden başlayarak, kutsal metinlerden, Ortaçağ ve ardından modern toplumlardan örneklerle oluşturulmuş, daha kapsamlı ve babalığı tek başına değil, daha çok baba-kız ve baba-oğul ilişkisindeki dinamiklerin irdelendiği bir kitabı tercih ederdim. Olmadı. Bu kitapta istediğimi bulamadım. Hayal ettiğim böyle bir kitap var mı onu da bilmiyorum. Tavsiye alırsam çok memnun olurum.

Ahmet Hamdi Tanpınar – Saatleri Ayarlama Enstitüsü Saatleri Ayarlama Enstitüsü

Ahmet Hamdi Tanpınar deyince akan sular durur. Kendisini, hem edebi anlamda, hem ruh anlamında çok seviyorum. Okumaktan çok keyif alıyorum. Keyif almakla birlikte, beni çok hüzünlediren bir yazardır ayrıca. ‘Saatleri Ayarlama Enstitüsü’nü birkaç sene evvel okuduktan sonra, bir kez daha okumaya karar verdim. Bunda ‘Aydaki Kadın’ kitabının etkisini yadsıyamam herhalde. İkinci okuyuşumda da çok keyif aldım, çok cümle çizdim, çok düşündüm. Keşke böyle defalarca okunduğu halde hep yeni tatlar veren daha çok kitap yazılsa…

Nietzsche AğladığındaIrwin Yalom- Nietzsche Ağladığında

Seneler evvel bu kitabı okuduğumda, çok iyi hatırlıyorum, düşünmekten bitap düşmüş, migren ataklarım tavan yapmış adeta depresif birkaç gün geçirmiştim. Hatta hayata bakış açım noktasında bu kitabın benim için bir milat olduğunu söyleyebilirim. Tabii seneler geçti, okuduğum kitaplar değişti, ufkumu açan yepyeni yazarlarla tanıştım, okudum, düşünme kalıplarım dönüşüm geçirdi ve bu kitabı bir kez daha okumak istedim. Başka bir ben olarak. Bununla ilgili ayrıntılı olarak sitemde bir yazı yazmayı düşündüğümden fazla ayrıntıya girmeyeceğim. Ama Irwin Yalom’un en sevdiğim kitabıdır, okunsa iyi olur.

Ali Lidar- Tesirsiz ParçalarAli Lidar- Tesirsiz Parçalar

Ali Lidar’ın okuduğum ilk kitabı… Yazar içini dökmüş, hislerini anlatmış, kendisini etkileyen olayları paylaşmış falan filan. Yani kötü bulduğumu söyleyemem, özellikle ağır kitaplar okuduktan sonra okunabilir. Kafa dağıtır, dinlendirir. Yani kitapla ilgili söyleyebileceğim şey güzel olduğu. Ancak okunmazsa bir şey kaybedilir mi? Elbette ki hayır. Gerisi size kalmış. 

Franz Kafka- Ceza SömürgesiFranz Kafka- Ceza Sömürgesi

Konusu bir adada geçen öyküde, suçlu olup olmadığına bakılmadan mahkum edilmiş insanların, acımasızca kurgulanmış bir işkence mekanizmayla cezalandırılması anlatılıyor. Tabii bu yazdığım oldukça yüzeysel bir açıklama. Öyküde adı geçen, olaylar karşısında sükunetini koruyan bir gezgin ve yasama, yürütme ve yargı yetkilerini kendine toplamakla birlikte, acımasız cezalandırmadan çekinmeyen bir subayın varlığıyla birlikte Kafka’nın artık herkesin bildiği anlatımıyla bezenmiş bu öyküyü, insan elinden bırakamıyor da, nasıl bırakamıyor? Yine karanlık, puslu bir hava, bir belirsiz hakim öyküye. Okurken gerilmemek mümkün değil. Tam anlamıyla Kafka’yı yansıtıyor.

Celal Sılay- Merhamet ŞiirleriCelal Sılay- Merhamet Şiirleri

Celal Sılay’ın adını ilk kez, ziyaret ettiğim bir sahaftan duydum. Adından etkilenince kitabın içini şöyle bir karıştırdım. Okuduğum birkaç cümle hoşuma gidince de kitabı aldım. Şimdiye kadar okuduğum en etkileyici şiirler olduğunu söyleyemem ama kitabın başlığıyla birlikte düşündüğümde, şiirleri beğendim ve severek okudum, tekrar okurum. 

Thomas Mann- Büyülü Dağ, Cilt 1Thomas Mann- Büyülü Dağ, Cilt 1

Thomas Mann’ın kült eserlerinden biri olan ‘Büyülü Dağ’ ı okumak için bir senedir bekliyordum. Neden bilmiyorum. Sanırım iki cilt olması ve toplamda hakkı sayılır bir sayfa sayısına erişmesi açısından, benim bile, gözümü korkutuyordu. Öte yandan, zaman, ölüm, hastalık, aşk ve psikanaliz konuları üzerine eğilmesi de merakımı cezbediyordu. Bu kitabı okumak kaderimmiş demek ki ki, artık kaçmaktan vazgeçtim ve okudum. Genç bir mühendisin, senatoryuma yatan kuzenini görmek için ziyarete gitmesiyle başlayan kitap, genç adamın kendisinin de tedaviye ihtiyacı olduğunu öğrenmesiyle orada geçirdiği yedi yılı ve yaşadıklarını konu alıyor. Yukarıda bahsettiğim konular hakkında genç mühendis ve doktorlar arasında geçen diyaloglar enfes. Ancak kafa karıştırıcı. Ben birçok cümleyi birkaç kez okudum, tam kavrayamayınca – bir ara sinir hastası olacağım sandım- cümlelerin yanına not aldım ki, zaman geçtikten sonra onları tekrar okuyup düşüneyim diye. Bu anlamda biraz zor okudum. Kafamın basmadığını gördükçe o kadar öfkelendim ki, kitabı okurken sürekli beynimle bir savaşım halindeydim.

Oruç Aruoba- İle Oruç Aruoba- İle 

Kitabın ikinci cildini kafam bu denli yorgunken okuyamazdım. O yüzden Oruç Aruoba’yı ilk tanıdığım ve sonrasında diğerlerini de okumak için sabırsızlandığım kitabı ‘İle’yi elime aldım ve biraz rahatladım açıkçası. Kadın erkek ilişkisi, ayrılık, sevgi, aşk, özlem, alışkanlık ve daha nicesi üstüne gerek düşündürdükleri, gerek dil ve üslubu, gerek biçimsel özellikleriyle gönlümü yeniden fetheden, harika bir kitap. Felsefeye Oruç Aruoba sayesinde merak saldım, onun yüzünden bir sürü şeye bulaştım. Sonunu bilmediğim, göremediğim bir yoldayım ama gelin görün ki yarı yolda dönmeye de niyetim yok. En azından şimdilik. Kitabın güzelliği zaten tartışılmaz da, benim için farklı bir önemi vardır. O yüzden de farklıdır işte.

Thomas Mann- Büyülü Dağ, Cilt 2 

Biraz gevşedikten sonra, ‘Büyülü Dağ’ın ikinci cildini elime aldım. Aldım da, kaygı bu sefer had safhadaydı. Artık kavrayamadığım daha çok cümle çizersem, aklıma olan güvenim derinden sarsılacak diye korkuyordum. Aklımı, tüm sınırlarına kadar kullanma açısından azimliyimdir fakat ona o kadar da bayılmam. Yine de kendime saygı duyabilmem için, aklıma da bir raddeye kadar saygı duymam gerekir. Yoksa hayat iyice işkenceye döner. Neyse ki, bu ciltte beklediğim gibi kötü bir tabloyla karşılaşmadım. Genç mühendis, senatoryumda aylarını geçirdikçe, entelektüel kapasitesi artıyor, kendini tanıyor, çevreyi ve insanları algılayışı ve dolayısıyla yorumlayışı değişiyor. Aşkı tadıyor, yeni felsefeler öğreniyor. Adeta bir rüyada gibi… Ve her rüya gibi bunun da sonu geliyor elbette. Sevgili gencimiz bu büyülü dağda geçirdiği yedi yılın sonunda askere alınıyor. Eh, güzel şeylerin sonsuza dek sürmesini beklemiyorduk değil mi? 

İtiraf etmek gerekirse bazen siteyi kapatmayı ve kitaplar hakkında yazmayı bırakmayı düşündüğüm oluyor. Özellikle son bir- iki aydır bu duygu çok geliyor ama sonra isteğim ağır basıyor ki vazgeçiyorum. Bu yazıyı yazarken uzun zamandan beri ilk kez bu kadar keyif aldım. Neden bilmiyorum. Halbuki dünyanın içinde bulunduğu şartlar hiç de keyif verici nitelikte değil… Alışıyor muyum acaba? Bu alışma eylemi de iyi mi, kötü mü karar veremiyorum bir türlü…

Ekim ayı çok sevdiğim bir aydır. Havasını severim, görüntüsünü severim, sevdiğim insanların neredeyse büyük bir çoğunluğu bu ay doğmuştur… Bu sene güzel kitaplar da okumuş oldum ekim ayında. Neler mi öne çıktı? Özgürlük ve Kader, Doğu Öyküleri, Saatleri Ayarlama Enstitüsü, Ceza Sömürgesi, İle ve isteğe bağlı Büyülü Dağ… Büyülü Dağ, tekrar tekrar okunacak bir roman olmasına rağmen, ben bu geri dönüşü altını çizdiğim satırları okumaktan ibaret olmak şartıyla değerlendirmeyi düşünüyorum. Kitaplarımı çizdiğim için insanlar bana bazen laf ediyolar. Kabalık etmemek için genelde gülümsüyor, cevap vermiyorum. Çünkü verecek bir cevabım yok. Ben o kitapları sürekli baştan sona nasıl okuyabilirim? Özlediğimde gidiyorum kütüphanemden çekiyorum altını çizdiğim satırları tekrar gözden geçiriyorum. Kah hüzünleniyorum, kah düşünüyorum, kah gülüyorum… Siz özlediğiniz insanları her özlediğinizde gidip görebiliyor musunuz? Hayır, fotoğrafına bakıyor, numarası varsa telefon ya da mesajla özleminizi hafifletiyorsunuz. Bu da onun gibi bir şey. Alakası yok demeyin. Cidden diyorum. Düşünün bir, bana hak vereceksiniz. 

Gelecek aya kadar huzurlu, bol kitaplı günler…

SİZ NE DÜŞÜNÜYORSUNUZ? YORUM YAZIN

  1. Selam Betil! Son durumlar herkesi zevk aldığı şeyleri yapmaktan soğutmaya çalışır nitelikte. Ben de aynı senin duygularını hissediyorum bazen. Ancak keyif aldıklarımızı yapmaktan da vazgeçersek ne olur düşünemiyorum. Çünkü hayat devam ediyor.

    Bu arada eline sağlık, her zamanki gibi dolu dolu bir ay geçirmişsin :)