Özellikle çalışmayan kişiler ya da öğrenciler için, battaniyesini üstüne çekip, sıcacık bir kahve eşliğinde kitap okumanın zamanı geldi sanıyorum. Şuradan bakıldığında harika bir manzara gibi görünse de, bir kez dahi kahve-battaniye-kitap üçlüsünü denemişliğim yoktur. Hatta sessiz bir ortamda kitap okumayalı uzun yıllar oluyor. Belki öncesinde sessiz bir ortam bulabilirsem, ardından ben de kahve ve battaniyeyi eylemime dahil edebilirim.

photo 2

Buzzz gibi bir aralık gününden herkese merhaba! Geçen ayı on adet kitapla kapatan bendenizin, naçizane yorumları aşağıdaki gibidir;

Kasım ayına, Dave Pelzer’ın, seneler önce aldığım ancak unuttuğum,  dolabımı düzeltirken karşıma çıkan ‘Dave Adında Bir Adam’ kitabıyla başladım. Kitap, çocukluğunda annesinden dayanılmaz işkenceler gören bir çocuğun yetişkinliğe ve hayata uyum sağlamaya çalışma çabalarını anlatmakta. Kitabın yazarı, maalesef ki bu olayları gerçekten yaşamış. Kitapta öyle şeylerden bahsediliyor ki, insanın inanası gelmiyor. Serinin ilk kitabı olan ‘Adsız Çocuk’u okuduğumda –yazar orada ilk çocukluk dönemlerinden bahsetmekteydi- annesinin davranışları karşısında kalbim sıkışmıştı resmen. İkinci kitabında, bu tarz olaylara fazla değinilmeden, örselenmiş ve aşağılanmış bir insanın, kendine bir hayat kurma çabasını, biraz üzülerek ama kesinlikle takdir ederek okudum. Çok beğenmedim belki ama gerçek bir hikaye olması açısından bir hayli ilgimi çekti.

zorba - can yayinlariDepresif bir havanın hakim olduğu ilk kitabımdan sonra, kahramanıyla  içimi açan ancak öte yandan beni düşüncelere salan, Nikos Kazancakis’in ‘Zorba’sını, ilgiyle ve severek okudum. Yunan asıllı İngiliz yazar ve Girit’te tanıştığı Alexis Zorba arasındaki dostluğu anlatan kitapta, yaşanılan olayların ışığında ortaya çıkan düşünceler ve fikirler okuyucunun ilgisini çekiyor. Derin anlamları olan cümleler olmasına rağmen, kitap çok rahat okunuyor, su gibi akıp gidiyor. Beni bir ‘Tutunamayanlar’ ya da ‘Nietzche Ağladığında’ kadar derinden etkilemese de, beğendiğimi söyleyebilirim.

deli-kadin-hikayeleri

Gelelim Mine Söğüt’ün ‘Deli Kadın Hikayeleri’ne… Öykü okumayı çok severim. Hele hele, depresif öyküler okumayı daha çok severim. Özellikle kadına dair her şeyi içeren, depresif öyküler okumayı hepsinden çok severim. İlk defa okumama rağmen yazarın üslubu ve dilinden çok etkilendim, çok beğendim. Genel havası ve bende uyandırdığı hisler itibariyle, bana Ayfer Tunç’un ‘Taş-Kağıt-Makas’ kitabını hatırlattı ki, okumayanlar için onu da kesinlikle tavsiye ediyorum.

Sırada, kitaplığımın en arka taraflarına attığım  için bir türlü bulamadığım bu yüzden de fotoğrafta bulunmayan John Rector’un ‘Paranoya’ adlı kitabı var. Konusunu hatırlamıyorum desem bilmem inanır mısınız. Okurken kendime çoğu zaman kızdım ve mütemadiyen boşa zaman geçirdiğim için hayıflanıp durdum. Ne kadar hafızamı zorlasam da kitapla ilgili hiçbir şey aklıma gelmiyor. Üzgünüm, gelsin sıradaki!…

?????????????????????Çok keyifle, merakla ve ilgiyle okudum Alper Canıgüz’ün ‘Tatlı Rüyalar’ adlı kitabını. Bir çok karakterin olduğu ve hepsinin bir yerlerden birbirine dokunduğu, ‘psiko-absürd romantik komedi’ olarak alt başlık atılmış, okuduğum başka kitaplara pek de benzemeyen bu kitabı o kadar çok beğendim ki, yazarın diğer kitaplarını da muhakkak okumayı düşünüyorum. Kitapta özellikle psikoloji derslerinde geçen konuları okurken, yazarın değindiği konular ve bakış açıları o kadar ders niteliğindeydi ki, bir hayli şaşırdım. Ancak sonra kendisinin psikoloji mezunu olduğunu öğrendim. Eh bu da yazarı sevmem için bir sebep daha doğurmuş oldu.

seytan yemini - dkJean Christophe Grangé, ‘Şeytan Yemini’ kitabıyla maalesef ki beni ilk defa –ve umarım son olur-  hayal kırıklığına uğrattı. Halbuki diğer beş kitabını o kadar severek okumuştum ki, bu kitabını okurken kendime inanamadım. Çok fazla ayrıntı, karışıklık, bence gereksiz tasvirler, sıradan bir konu… Hoş, kitabın sonu başından daha iyiydi. Bu da en azından benim için bir teselli oldu. Ama şaşırdım mı? Etkilendim mi? Hayır!

dev

Favori yazarlarımdan birinin yarattığı hayal kırıklığından hemen sonra, Adnan Binyazar’ın ‘Masalını Yitiren Dev’ adlı kitabına başladım. Ve daha ilk sayfalarda gözlerim dolu dolu oldu. Diyarbakır’da doğup büyüyen, ve bir hayli zor bir çocukluk geçirmiş olan Binyazar, yaşadıklarını içten, samimi ve net bir şekilde yazmış, bizlerle paylaşmış, çok da iyi yapmış. Tasvirlerle okuyucuyu sıkmıyor ancak öte yandan, olayların geçtiği mekanlar ve kişiler o kadar güzel canlanıyor ki insanın kafasında, kitabı okuyan kişi sanki orada, o insanlarla birlikteymiş gibi hissediyor. Otobiyografi sevenler kesinlikle okumalı!

Özellikle dini ve siyasi konularda, kulaktan duyma bilgilerle hareket etmekten ciddi şekilde imtina eder, elimden geldiğince güvenilir ve çeşitli bakış açılarını yahut kaynakları okumaya özen gösteririm. Ali Osman Tatlısu’nun ‘Esmaü’l Hüsna Şerhi’ adlı kitabını güvendiğim bir büyüğüm tavsiye etmişti. Kitapta Allah’ın 99 isminin her birinin ayrıntılı bir şekilde anlamı açıklanıyor. Verilen örneklerin bazıları kafamda soru işareti bıraksa da, isimlerin açıklamalı anlatımları kesinlikle çok başarılıydı. Bu tip kitaplarda dilin ağırlığı dolayısıyle okuyucu kimi zaman sıkılabiliyor ancak ben dilini fazla ağır bulmadım. Bu yüzden de gayet kolay okudum, ilgilenenlere tavsiye ederim.

kolera gunlerinde ask - can yayinlariGabriel Garcia Marquez’i çok duydum ancak, ilk defa okudum. ‘Kolera Günlerinde Aşk’, adından da anlaşıldığı üzere, uzun seneler süren, hüzünlü bir aşkın hikayesi. Önceleri çok hevesle, ve ilgiyle okumasam da,  konuya hakim olup, karakterleri yerli yerine oturtunca, gayet keyifli bir şekilde aktı hikaye. Karakter sayısı fazla olunca, bazen karışıklık yaşayabiliyorum. Yazarın karakter tahlilleri çok başarılı, duyguyu okuycuya aktarışı neredeyse kusursuz, tasvirleri mükemmel olsa da, çok etkilendiğimi söyleyemeyeceğim. Mesela, seneler evvel okuduğum ‘Katya’nın Yazı’ nın son sayfasında tüylerimin diken diken olduğu o anı asla unutamam.

Ve son olarak… Bu ayın favori kitabı hangisi mi? Tabii ki Ray Bradbury ‘Fahrenheit 451’ . Kurgusu, karakterleri, üstüne düşünülesi, altı çizilesi, bir daha unutulmayası cümleleriyle bence dört dörtlük bir kitaptı. İngilizce’den okuduğum için mi yahut beklentimi çok çok yüksek tuttuğumdan mı bilinmez, ilk sayfalarda biraz hayal kırıklığı yaşamadım değil. Ancak kitabın ortalarına yaklaştıktan sonra elimden bırakamadım. Kitap zaten kült bir kitap, o yüzden kitapsever herkesin muhakkak okuması gerek diye düşünüyorum.

Ve böylelikle kasım ayında okuduğum kitapların da sonuna gelmiş olduk. Gelecek aya kadar ben yine, her zamanki gibi, tam gaz okumaya devam edeceğimi umuyorum.

Herkese şimdiden mutlu yıllar ve bol kitaplı günler diliyorum!

Bir önceki ayın “Bu Ara Neler Okudum Yazısı”…

SİZ NE DÜŞÜNÜYORSUNUZ? YORUM YAZIN

x

Newsletter'a üye olmadınız mı?