Her şeyin bir hikayesi vardır. Bazen bizi güldürür, bazen düşündürür, bazen ise hüzünlendirirler. Çağla’nın dünyasında da; bana sadece yürümeyi değil; yürürken o yolun hikayesini de düşündürmemi sağlayan, kimi zaman dramatik kimi zaman eğlenceli bir yönü deneyimledim. Şimdi Çağla herkesle bu deneyimi paylaşıyor. Mahmutpaşa’nın tekstil mağazalarını hepimiz biliriz! Görüntü kirliliğini, yüzü gözü olmayan çocuk/yetişkin cansız mankenleri… Peki onları hiç gururlandırdığınız ya da canlandırdığınız oldu mu? Bu arada benim en etkilendiğim hikayeyi de sizin için seçtim. Röportajın en altında bulabilirsiniz…

 İlk kişisel sergin mi? Daha evvelden farklı sergilerde de eserlerin yer aldı mı?

İlk kişisel sergim. Daha evvelden cesaret edememiştim diyebilirim. Ama şimdi ben bir adım attım Juno’da hazırladığım ilk sergiyle. Tabii mekanın sevgili sahipleri Ömer Noyan ve Selin Günter Tümer’in destekleri ile… Devamı da gelecek. Yurtdışına bu seriyi götürmemi teklif ettiler. Son derece heyecan verici!

Bu sergi de kendi çocukluğundan bir iz buldun mu? 

Tamamen kendi çocukluğuma döndüm. 1980′lerin sonları ve 90′ların başları benim çocukluğuma denk geliyor. Bu çocuk mankenlerin tipleri sanki o dönemden ışınlanmış gibi. O dönemleri çok mutlu hatırladığım için fotoğraflarını çekip kendime göre “hep yanımda olmalarını sağlamak” istedim. Çocukken en sevdiğiniz gün doğum gününüzdür genelde. Benim için bir de 23 Nisanlardı. Gala Programı olurdu, törenler, yabancı çocuklar gelirdi evlerimize misafir olurdu… Özeldi. Fotoğraflar genelde portre biliyorsun ve hepsinin bir kısa hikayesi var. Genel anlamda 1980′ler, 23 Nisan ve tören kıyafetleri çevresinde dönüyor hikayeler.

Seni en çok etkileyen manken ve hikayesi nedir?

İlk onları fark edişim Kapalıçarşı’ya Mahmutpaşa yönünden yukarı doğru tırmanırken oldu. Çocuk mağazalarındaki yığınla tekstil dikkatimi çekmişti. Bazen çocuk kıyafetlerine ve oyuncaklarına bakarak o dönem ne moda anlamaya çalışırım. O sırada serginin “cover”ı da olan yüzü oldukça yıpranmış çocuğu gördüm. Orada en şık takımları çekmiş duruyordu ama yüzü dağılmıştı adeta, çocuktu ama sanki yaşlanmıştı. Sonra diğer çocukları görmeye başladım, algım açıldı diyebilirim. İlk başta beni en çok etkileyen bu kapak modeliydi ama sonra hikayelerini yazmaya başladıkça “Babam Yanımda” Hikayesindeki mutlu oğlan çocuğu öne çıktı diyebilirim.

Çocuk mankenlere hayat vermek istesen onlara neler yapardın? Ben herhalde eksik olan yerlerini tamamlamakla başlardım çünkü bakarken içim acıdı.

Onları üzerlerindeki kıyafetlere yakışır güzel bir eğlenceye götürmek isterdim. Mesela ışıl ışıl bir lunaparka gidebilirdik. Sen de eksiklerini tamamlarsın! Hiç olmadıkları kadar mutlu olurlar bence.

Farklı enstalasyon veya sergilerinde olacak mı bu yıl?

Olacak. Moda ve sanatı bir araya getiren bir karışık sergide yer alacağım bir eserimle. Bir de bu Mahmutpaşa Sergisi’ni Nisan ayında İtalya’ya götürme planım var.

Takım Elbise

Geçen sene giydiği izci takımları (hele de kısa şortuyla falan) şu an gözüne gülünç ve çocukça geliyordu. Hak edilmeden, kazanılmadan, göğsüne iliştirilen o armalar aklına geldikçe kendi kendine utanıyor, hafifçe kızarıyordu.

23 Nisan’da bu sene son sınıfların takım elbiseler giyeceği söylenmişti. Artık büyümüş olduklarını, ülkemiz için çok önemli olan bu bayramda ağırbaşlı, adam gibi kıyafetleri ile küçük sınıflara örnek olmaları gerektiği belli ki anlaşılmıştı. Kız kardeşi sanki kasten çıkartıp göstermişti o izci kostümlü fotoğrafları!  O, geçmişte bırakıp, unutmak istedikçe birileri çocuklukta yaptığı salaklıkları gözüne sokuyordu. Geçen gün büyükannesi etüd grubuna kurabiye getirdiğinde almıştı sazı eline. Yok daha geçen seneye kadar en iyi arkadaşı oymuşmuş da, yanında yatmak için ağlarmış da. Bi’kere bunların üzerinden en az iki yıl geçmişti. Şimdi liseliler arasına karışmaya hazırlanıyordu. Yani kısacası artık aynı insan değildi. Geçen gün 32. Gün’ü izlemişti ve orada kendi yaşlarında bir İranlı çocuğun elinin silah tuttuğuna şahit olmuştu. “Gerekirse ben de ülkemi böyle savunurum” dediğinde babasının koltukta tünediği yerden ayağı ile sırtını dürtmesi de olacak iş değildi.

Takım elbise için kuzeninin gardırobuna başvurulmuş ama onların okulda da bir şeyler olabileceği riskine karşın Mahmutpaşa’nın yollarını tutmuştuk. Buranın kalabalığına karşın artık büyüdüğünü ve annesinin hala elinden tutmasının gereksiz olduğunu defalarca kez hatırlatmıştı evi terk etmeden. Ama yine de bir punduna getirip özgürce salladığı kollarını ağına düşürüyordu.

Kurşuni gri bir gökyüzü, yolların oyuklarında biriken çamurlar, o çamurların içinden el arabalarının kumaş toplarını taşırken sıçrattığı pis su… Acıkan karnım ve döner kokuları. Annesi aralarda geride kalmasına ya da vitrinlere takılmasına sinirleniyordu. Ama bağıran anne de olmak istemediğinden takım elbiseyi çabucak alırlarsa Amerikan Oyuncakları satılan Tahtakale tarafına da sapabileceklerini vaat etmişti. Tabii o artık küçük bir çocuk değildi, Tahtakale Sokağına sapmanın, oradan oyuncaklarla dönmek anlamına gelmediğini öğrenmişti. Ama belki de öyle olmazdı, kumandalı bir araba alınıp dönülebilirdi. Hem tüm oyuncaklarına evdeki çitlembik kızkardeş de zamanla ortak olduğuna göre ikisi için de aldıklarını düşünebilirlerdi.

Elbise dükkanlarını gezerken birkaç arkadaşla karşılaşmışlardı. Anneler okul hakkında karşılıklı şikayetlerini birbiri üzerine sıralarken, onlar çocuk kısmı yani, aynı hızda yakınlaşamamışlardı. Okul dışında önlükler olmadan, serbest kıyafet karşılaşmak çok garip oluyordu. İnsanın gözü siyah önlükle tanıdığı insanı yanlış renklendirilmiş çizgi film kahramanlı eşortmanlarla görmeye alışamıyordu.

SİZ NE DÜŞÜNÜYORSUNUZ? YORUM YAZIN

MAGGER NEWSLETTER'A ÜYE OLUN

x

Newsletter'a üye olmadınız mı?