Pandemi benim için “farkında olmadan arzu ettiğim değişimi” temsil ediyor. Okula erken başladım, hazırlık okumadım; dolayısıyla hekimliğe erken yaşlarda başladım. Diğer yandan çocukluk dönemimden bu yana enstrüman çalıyorum, müzikle iç içeyim ve bu hiçbir zaman bir “hobi” olmadı. Bir tutku olduğu kadar bir meslek de oldu. Bu sebeple, özellikle son on yıldan beri ayda on beş – yirmi gece birçok şehirde sahne alan ve sabah sekiz buçukta çalıştığı devlet hastanesinde olmak zorunda olan biri olarak “zamana iyi davranmadığımı” fark etmemi sağladı pandemi.
Ayda on beş – yirmi gece konser çalmanın kalan zamanlarda da hazırlık sürecini kapsadığını, bir yandan nöbetlerimin de olduğunu düşünürsek; kanepemde en son ne zaman huzurla uzandığımı hatırlayamıyorum bile, en azından pandemi öncesi dönemi kast ederek bunu açıklayabilirim. Son bir yıla bakınca, başlangıçta kendime kalmanın nasıl bir şey olduğunu öğrenmeye gayret ettim. Gayret derken, gayret mecburiyeti de bunu kapsıyor elbette. Düşünsene, bir haftada toplam yirmi saat uyuyan biriyken tüm günün bana kalabildiğini?! Enstrüman başında etütler, transkripsiyonlar, bir sürü eser; peşine sayısız kitap. Kafamı kaldırdığımda saatin henüz 15.00 olduğunu bilmek muhteşemdi. Her ne kadar kendi “sözümü” sahnede söylemeyi tercih etsem ve sahnedeki “ifade etme” arzum içimde çağlasa da, sağlığım ve dinlenmem açısından bunun olumlu yanlarını irdelemeye gayret ettim. (Tabii, pandemi hastanesinde tuttuğum koronavirüs nöbetlerini burada belirtmek istemiyorum.)
Gündüz doktor, gece müzisyen halinle uyuyacak vakti bile zar zor bulurken seni dinç ve tutkulu tutan gerçeği nasıl anlatırsın?