Yolda olmak benim için hiçliğin özgürlüğü demek. Yürürken yediğim yemek, yattığım yatak, gördüğüm manzara bende hep hayranlık uyandırıyor. Ve kendime her defasında şunu söylüyorum. Hayat çok basit ve basitlikler içinde harika. Zamansızlık kavramını, acı ile baş etmeye çalıştığın anların keşfini bir kere öğrenince gündelik hayatın ritmine ayak uydurmaya çalışmak zorlaşıyor. Ama ne mutlu ki yollar hep var.
Fransa’nın Salon de Provence Bölgesi’nden Arles’e doğru yürümeye koyulduğum sabah, Türkiye’de olayların karışık olduğuna dair haberler aldım. Yürümek için daha fazla motivasyonum kalmamıştı. Tek isteğim yürüyerek bir kasabaya, ordan da havalimanı olan bir şehre varmak ve ilk uçak bileti ile İstanbul’a geri dönmekti.
Bu esnada bir ses duydum. Öyle yorgun ve açtım ki sesin olduğu yöne doğru gittim. Bana seslenen ses Mösyö Marius Comba’ydı. Yanına oturur oturmaz bana meyveler, bisküviler ve komşularının ona getirdiği akşam yemeğini ikram etti. Fransızca bir şeyler anlatıyor, ben de ona sadece tebessüm ederek buradan İspanya’ya doğru yürüdüğümü anlatmaya çalışıyordum. Akşam gelen komşularının İngilizce bilmesi ile Mösyö Marius’u tanıma fırsatım oldu. Mösyö Marius döneminin iyi müzisyenlerinden biriymiş ve yaşadığı kasabanın zenginlerindenmiş. Yirmi yıl önce eşini kaybettiğinde hayata öyle bir küsmüş ki yıkanmayı bile bırakmış. Yirmi yıldır ne evini ne de kendini temizliyormuş Marius. Bu hikayeyi duyduğumda aşkın ne olduğuna dair kalbimde bambaşka bir yol açıldı. O geceyi Marius’un bahçesinde geçirdim, sabah uyanınca da ona teşekkür etmek için bütün bulaşıklarını yıkadım. Ve o kirlilik uzun zamandır yaşadığım en güzel duyguydu. Boynuma bir kolye taktı, çantama birkaç bisküvi, meyve suyu ve biyografisinin yazdığı kitabı koydu. Geri gelmem şartıyla beni yolcu etti. Mösyö Marius benim umuda giden yolculuğumun kahramanı olmuştu. Sayesinde ağlamam tebessüme çevrilmişti ve Türkiye’ye dönmekten vazgeçmiştim.