Malum, devir artık binge-watch devri. Başta Netflix olmak üzere, internetten televizyon ve film izleme platformları hayatımızın bir parçası oldu olalı, dizi bölümü bekleme birimi olan haftalar, yerini yıllara; bir oturuşta dizi izleme birimi olan bölümler yerini sezonlara bıraktı.

Yazının buradan okuyabileceğiniz, birkaç ay önce hazırladığım ilk bölümünde yer alan dört dizinin tamamı Netflix’tendi, bu ikinci bölümde de ağırlık yine Netflix’te. İyi seyirler!

 

Everything Sucks!

Size bir iyi, bir de kötü haberim var. Kötü haber, ben bu dizi hakkında bir şeyler yazana kadar Netflix dizinin tek sezonla kalacağı haberini verdi. İyi haber, ortada yarım kalmış pek de bir şey yok ve bu haber Everything Sucks!‘ın elimizdeki 10 bölümüyle de keyifle ve zevkle izlenebilecek bir dizi olduğu gerçeğini değiştirmiyor. 90’lar nostaljisi, 90’lar müzikleri, video kasetler, lise yılları ve büyüme hikâyeleri kendinizi izlemekten alamadığınız konu başlıklarıysa, bu diziye karşı koymanız imkansız. Oregon’da adı gibi sıkıcı olan Boring kasabasındaki lisede geçen dizi, A/V kulübü ve drama kulübü arasındaki çekişmenin dostluğa dönüşmesini, sinemaya ve okul müdürünün kızı Kate’e eşit derecede aşık olan Luke’un hayatın sürprizleriyle başa çıkmaya çalışmasını, Luke ve Kate’in (özellikle Kate’in kadınlardan hoşlandığını anlamasıyla) karmaşık ilişkisinin anne / babalarının da yakınlaşmasıyla iyice tuhaflaşmasını anlatan diziyi izlemek,  90’larda geçen bir John Hughes filminin başına oturmak gibi.

 

The End of the F***ing World

The End of the F***ing World‘ü izlemeden önce dizinin adını nerede gördüysem göreyim iki referans dikkatimi çekiyordu: Wes Anderson harikası Moonrise Kingdom ve 90’ların en iyi yol / suç filmlerinden Thelma & Louise. Çok sevdiğim bu iki filmin bir karışımı olduğu söylenen İngiliz Netflix dizisini izlemek kaçınılmazdı ve izledikten sonra da bu benzetmeye hak vermemek elde değildi. Biri psikopat biri sosyopat eğilimler gösteren, ergenlik sancıları çeken iki gencin farklı amaçlarla kalkıştığı ve suçla kesişen bu yol hikâyesi, başta iki genç oyuncusunun (Jessica Barden ve Black Mirror‘ın Shut Up and Dance bölümünden de hatırlayabileceğiniz Alex Lawther) performansları olmak üzere tekinsiz ama sevimli atmosferi ve gerilimli ama eğlenceli olay örgüsüyle sizi kolayca içine çekiyor.

 

The Good Place 

Yazıdaki diğer dizilerin aksine bir kablolu televizyon dizisi olan The Good Place, günümüzde bambaşka bir boyut kazanmış dizilerin arasında kablolu televizyonda yayınlandığı için dışlanmaması gereken nadir cevherlerinden. Öncelikle kamera önü ve arkasındaki birkaç isimden bahsedeyim; sevmeyeninin olduğuna inanmadığım Kristen Bell ve ününü Cheers dizisine borçlu Ted Danson başrolleri paylaşırken dizinin yazar ve yapımcısı olarak SNL, The Office ve Parks and Recreation gibi komedi dünyasının Amerikan televizyonlarındaki en büyük başarılarından üçüne imzasını atmış Michael Schur dikkat çekiyor.

Dizinin konusu ise bambaşka bir dünya… Her şey Eleanor Shellstrop’un ölümünden birkaç saniye sonra kendini bir bekleme salonunda bulmasıyla başlıyor; Cennet ve Cehennem‘in var olmadığını, sadece Good Place (İyi Yer) ve Bad Place‘in (Kötü Yer) var olduğunu, kendisinse ölümden sonraki hayatını Good Place‘te geçirmeye hak kazandığını öğrenmesiyle devam ediyor. Zamanını her şeyin tozpembe olduğu ve “mükemmel” tasarlandığı bu yerde geçirmeyen başlayan Eleanor’un neden son yılların en zekice komedisinin kahramanı olduğunu ise daha ilk bölümden anlıyoruz: Eleanor hayatı boyunca olabilecek en kötü insan olmuş ve orada bulunmaması gerektiğinin, büyük bir yanlışlık olduğunun farkında! Birkaç bölümde bir tüm dizinin seyrini değiştiren plot twist‘leriyle başınızı döndürecek, birkaç saniyede bir patlayan esprileriyle sizi kahkahalara boğacak The Good Place‘in üçüncü sezonunun ne zaman yayınlanacağı henüz kesin olmasa da bu iki sezonunu bir an önce tüketmenize engel olmamalı.

 

Dark

Çoğunlukla, daha kolay ve kısa sürede tüketilebildikleri için sanırım, 20-30 dakikalık komedileri tercih etsem de bazı bir saatlik dizilere kayıtsız kalmak mümkün olmuyor. Önermek için biraz geç kalmış olabilirim ama Dark da bunlardan biri. Netflix Almanya’nın ilk sezonunu 1 Aralık 2017’de yayınladığı dizide, zamanda yolculuk ve paralel evren temalarını, Kuzey Avrupa sineması melodramlarını anımsatan bir aile dramının içine özenle yerleştirilmiş. Nielsen, Kahnwald, Doppler ve Tiedemann ailelerinin üç farklı zaman dilimine yayılan karmaşık ilişkileri, bir nükleer santralin sağladığı iş imkanları etrafında gelişmiş bir kasaba, kaybolan çocuklar, gizemli bir mağara, geçmiş ve geleceğe dair sırlar… Tüm bunların üzerine (Who Am I – Kein System ist sicher filmini izlemiş olabileceğiniz) iyi müzikler, etkileyici bir görüntü yönetimi ve yönetmen Baran bo Odar‘ın kusursuz işçiliği de eklenince, ortaya sinema filmi kalitesinde bir dizi çıkmış. Özellikle Fringe ve Stranger Things gibi dizileri zevkle izlediyseniz kaçırmamanız gerek. (Şayet Dark’ı çoktan tükettiyseniz, Zamanda Yolculuk ve Paralel Evren: “Dark”ı Beğendiyseniz Bu Film/Dizileri de Seveceksiniz theMagger’daki yazısında daha fazlasını bulabilirsiniz.)

Emre Eminoğlu

theMagger Editörü, Kültür ve Sanat Yazarı
SİZ NE DÜŞÜNÜYORSUNUZ? YORUM YAZIN

MAGGER NEWSLETTER'A ÜYE OLUN

x

Newsletter'a üye olmadınız mı?