Eko-anksiyete: Ekolojik Kriz ve Ruh Sağlığımızın İlişkisi

Psikolojide anksiyete olarak bilinen kaygı, tehlikeli durumlarda, “vücuda meydan okumaya hazır olması gerektiğini haber veren” sinyal. Vücudun kendini tehlikeli durumlara karşı hazırlaması ve tetikte durmasını sağlayan anksiyete, doğal bir kaygı. Doğal ve gerekli olan bu kaygı nefes alışverişi ve kalp atış hızını hızlandırarak kaslara daha fazla oksijen gitmesini sağlıyor ve kaslar kuvvetlenerek kaçmaya hazır duruma geliyor. Anksiyete bozukluğu ise doğal anksiyetenin bozulduğu, kişinin tehlikeli olmayan durumlarda bile yoğun bir kaygı hissetmesi durumunda ortaya çıkıyor. Anksiyete bozukluğu yaşayan kişiler anormal bir durum yaşadıklarının farkındalar ancak kendilerini sakinleştiremiyorlar. Dolayısıyla günlük hayattaki işlevlerini yerine getirmeleri zorlaşıyor ve tedavi olmaları gerekiyor. Özellikle son yıllarda iklimin ve dünyanın akıbetinin olumsuz gidişatı konusunda endişeler had safhada ve ruh sağlığımız ve ekolojinin bu olumsuz ilişkisi anksiyetenin bir başka türünü ortaya çıkarıyor: Eko-anksiyete.

Eko-anksiyete
Günümüzde kutuplar eriyor ve insanlar dünyanın ekosistemlerini sürekli değiştirip yok ettikçe canlarını, geçim kaynaklarını, bitkilerini, hayvanlarını, evlerini kaybeden birçok canlı ve tehdit altında kalmaya devam eden milyonlarca tür var. Küresel ısınmanın yanı sıra insan eylemleri Dünya’nın iklimini değiştirdi ve bunun etkisi her mevsim giderek daha görünür hale geliyor. Dünyanın bu gidişatı, belirli kaynakların kontrolü ve kıtlıkları konusunda da endişeler var. Çocukluğumuzda gördüğümüz birçok doğal güzelliği kaybetmiş durumdayız ve belki bizim çocuklarımız bile onları göremeyecek. Bu konuda endişelenmek insanları farklı şekillerde etkiliyor, ancak bazı insanlar için bu çok derin olabiliyor ve hayatlarını büyük ölçüde etkileyebiliyor. Bu aşamada günümüzde önemli bir rahatsızlık haline gelen eko-anksiyete ortaya çıkıyor.










