İKSV tarafından bu yıl 10. kez düzenlendi Filmekimi. Üstelik Cannes, Venedik ve Toronto Film Festivalleri’nin hemen ardından, bu festivallerde öne çıkan filmleri İstanbullu sinemaseverlerle buluşturan film haftası, bu yıl İstanbul’un ardından İzmir, Bursa, Konya, Trabzon ve Diyarbakır’a da uğradı! Lars von Trier’den David Cronenberg’e, Dardenne Kardeşler’den Gus van Sant’a sinemanın büyük ustalarının son filmlerini ve aynı zamanda sinema dünyasına yeni giriş yapmış yönetmenlerin ilk filmlerini izleme fırsatı bulduğumuz Filmekimi’nde gösterilen 40 filmden 16’sını izledim. 4 yazı sürecek bu dizide film günlüklerimi bulacaksınız.

BEGINNERS

(Yön: Mike Mills, ABD)

2005 yapımı ilk uzun metraj filmi “Thumbsucker”dan beri pek ortalarda görülmeyen yönetmen Mike Mills, yine bağımsız ruhlu bir yapımla karşımıza çıktı. Oyuncu kadrosunda Ewan McGregor, Mélanie Laurent ve Christopher Plummer’ın bulunduğu “Beginners”, Oliver (McGregor) ve annesini kaybettiğinde eşcinsel olduğunu açıklayan babasının (Plummer) ilişkisini konu alıyor. Çoğu bağımsız filmde olduğu gibi “Beginners”ın da en güçlü yanı senaryosu. Geçmiş ve bugünü bağlayan ara sekansları ile oldukça sürükleyici ve yaratıcı bir yola sapmış yönetmen. Bu yüzden de bir bağımsız sinema başyapıtı olmasa da hikaye anlatımındaki seçimler ile dikkat çekiyor ve kendini izletiyor. Filmin en iddialı yanlarından bir diğeri ise 82 yaşındaki Christopher Plummer’ın performansı.

Filmin biçim ve içeriği bir yana, etrafınızdaki seyirci nedeniyle ülkenizden utanabiliyorsunuz. Zira gayet sıradan diyaloglarda “gay” sözcüğü geçtiğinde kahkahalarla gülen, iki erkek öpüştüğünde “Iyyy!” sesleri çıkaran insanlar ne yazık ki film festivallerinde bile mevcut.

 

RESTLESS

(Yön: Gus van Sant, ABD)

Amerikan Bağımsız Sineması’nın en önemli yönetmenlerinden; “Elephant”, “Paranoid Park” ve “Milk” gibi filmlerin yaratıcısı Gus van Sant da bu Filmekimi’nde beni hayal kırıklığına uğratanlardan oldu. Çok güzel sahnelere, iyi yazılmış diyaloglara sahip bir senaryosu var “Restless”ın. Mia Wasikowska ve Henry Hopper’ın uyumu filmi sıkıcılaştırmadan sürüklüyor. İzleyeni duygulandırıyor ve kesinlikle kötü bir film değil.

Filmi Gus van Sant sinemasından ayırıp, sıradan bir (Amerikan ya da Yeşilçam fark etmez) film yapan, konusu: ölümcül bir hastalığa sahip, kısıtlı zamanı kalmış bir kız, ona aşık olan bir erkek ve kısıtlı zamanda yaşadıkları güçlü duygularla beslenmiş aşk. Filmekimi öncesinde vizyonda “A Little Bit of Heaven” adlı filmi izlediyseniz, bu hikayenin yeni bir şey vaat etmediğini farketmişsinizdir. Sanırım eksiklik senaryonun Gus van Sant tarafından yazılmamış ve senarist ile yönetmenin (“Milk”te olduğu gibi) gereken uyumu sağlayamamış olması; klişe konunun farklı değil, sıradan bir şekilde sunulmuş olması.

LE HAVRE

(Yön: Aki Kaurismäki, Finlandiya)

Finlandiya Sineması’nın dünyaca ünlü yönetmenlerinden Kaurismäki, retro tarzını korumaya devam etmiş. Fransa’nın Le Havre kentinde, Fransızca olarak çektiği film, oyunculuklarından sanat yönetimine, kurgusundan görüntülerine onyıllar öncesine aitmiş hissi uyandırıyor. Sinemanın ilk dönemlerini özleyenler için, günümüz politik atmosferini o biçime güzelce yedirmiş yönetmen. Fakat sinemanın modern zamanlarına aitseniz, “Le Havre”ın sizi pek mutlu etmeyeceğine emin olun.

 

WE NEED TO TALK ABOUT KEVIN

(Yön: Lynne Ramsay, İngiltere)

Gus van Sant’ın “Elephant”ı, David Cronenberg’in “A History of Violence”ı, Thomas Vinterberg’in “Dear Wendy”si ve Susanne Bier’in “Hævnen”i… Son yıllarda şiddetin kökenine inen, hatta çocuklar ve şiddetin bağlarına odaklanan harikulade filmler izliyoruz. Lynne Ramsay’in Lionel Shriver’ın romanından uyarladığı “We Need to Talk About Kevin” da bunların yanındaki yerini aldı.

Domates, ketçap, boya, hayvan kanı… İnsan kanı göstermeden onun her türlü metaforunu kullanan, film boyunca tedirgin ederek, ürperterek, gerçek şiddeti bilmemizi ama görmememizi sağlayan bir anlatım tarzı var filmin. Tilda Swinton’ın gerçek olamayacak kadar iyi oyunculuğu bir yana, oğlu Kevin’ı farklı yaşlarda canlandıran Rock Duer, Jasper Newell ve özellikle Ezra Miller performansları ile ürkütücü, tedirgin edici ve korkutucu bir çocuğu gerçekçi kılıyorlar.

Çok az diyologla, karmakarışık bir kurguyla ve görkemli oyunculuklarla Filmekimi’nde izlediğim en iyi ikinci filmdi “We Need to Talk About Kevin”.

Devamı…

Emre Eminoğlu

Magger, Kültür ve Sanat Blogger'ı
SİZ NE DÜŞÜNÜYORSUNUZ? YORUM YAZIN

x

Newsletter'a üye olmadınız mı?