Geçtiğimiz ayki yazıda, 16-19 yy. Fransız tarihinden kabaca bahsetmiştim. Bu tarihin en önemli, dünyayı en fazla etkileyen olayları olan Fransız İhtilali, Napolyon Savaşları ve sonraki Restorasyon devri, birçok edebiyatçının eserine konu olmuş, doğal olarak da Dünya Klasiklerine dönüşmüştür. Hadi gelin, kaldığımız yerden kısa bir tarih bilgisine ve dönemin romanlara geri dönelim…

Fransız Klasikleri

Napolyon sonrası, 1815’te Bourbon Restorasyonu ile mutlak monarşi geri gelmişti. Ancak, 1830 yılında Kral Charles’ın fazlaca merkezileşmeye başladığını düşünen halk onu tahttan indirecek, yerine liberal fikirleri savunan Louis Philippe getirilecekti. Bu değişiklikle Bourbon Handenı devri de kapanmış oldu. Mutlak monarşi, anayasası olan meşruti monarşiye dönüştürüldü.

Fakat sular bu kadar kolay durulmayarak; 1848 yılında 2. Cumhuriyet devrimi gerçekleşti. Burada özellikle işçi hareketleri etkili oldu. Bu devrim bütün Avrupa’yı etkiledi ve dört bir yanda ihtilaller gerçekleşmeye başladı. Ancak bu da kalıcı olmadı ve 1852 yılında 3. Napolyon kendini imparator ilan etti, bu 2.İmparatorluk 1870 yılına kadar süre geldi. Fransa, Prusya’ya yenilince imparatorluk yıkıldı ve nihayet 3. Cumhuriyet kuruldu.

 

Victor Hugo, Sefiller

Napolyon zamanı Fransa’sında başlayan, Bourbon Restorasyonu döneminde gelişen ve 1830-1832 ayaklanma zamanında son bulan, 1900 sayfalık kült romandır.

Baş kahraman, yeğenlerini doyurmak için ekmek çalıp hapse atılan, defalarca firar teşebbüsünde bulunduğu için cezası uzadıkça uzayan kürek mahkumu Jean Valjean’dır. 19 yıl sonra serbest kaldığında, dünya hatırladığı gibi değildir ve kendisi bir forsa olarak toplum tarafından asla kabul görmeyecek, en düşük insandan daha düşük statüsüyle herkes tarafından dışlanacaktır. Bienvenu lakaplı dünya iyisi papazla karşılaşması hayatını değiştirecek, yaptığı hırsızlığa rağmen onun tarafından iyilik görecek ve bütün inanç sistemi sarsılacaktır. “Siz artık kötülüğe değil, iyiliğe aitsiniz; sizin ruhunuzu satın alıyorum” sözleriyle, Jean Valjean bambaşka bir insana dönüşür ve asıl hikaye bundan sonra başlar.

Başka bir kimlikle ticarete atılan, zengin olan, imkanlarını ve zamanını fakirlere ve iyiliklere harcayan bu adam, “Fantine” isimli zavallı bir genç kadının koruyuculuğuna da soyunur ve o öldükten sonra, kızı küçük Cosette’yi rehin bırakıldığı yerden alarak bakımını üstlenir. Ancak kötü geçmişi peşini bırakmayacak, işine tutkuyla bağlı polis komiseri Javert’in takıntısı haline gelecek ve ömrünün büyük kısmını ondan saklanarak geçirecektir.

Öte tarafta, Marius isimli bir genç adam dedesi tarafından büyütülüyor ve Napolyon’un askerlerinden birisi olan babasından, ancak önün ölümünden sonra haberdar oluyor. Hayatını öğrendikçe babasına hayran kalan, kralcı olan dedesiyle arası bozulan ve evden kaçıp hayatını kurmaya çalışan Marius da, “Sefiller” ismine yaraşır bir hayat yaşar uzun yıllar boyunca. Beklendiği üzere hikayeler kesişir, Marius Cosette’e aşık olur, kızını delicesine kıskanan Jean Valjean uzunca bir süre onları birbirinden uzaklaştırmaya çalışır ancak sonunda vicdanına yenilerek onları bir araya getirir, hem de Marius’un hayatını kurtararak!

Bu temel hikayenin etrafında, yukarıda da bahsettiğim Javert’in macerası ve özellikle sonlardaki çatışması ve şaşırtan kararı; safi kötü olan Mösyö Thenardier’in tesadüfler eseri herkesin hayatına değmesi ve yine sondaki “kötülük yapmaya çalışırken iyiliğe sebep olan” komplosu da derinlik katmakta.

En önemli noktalardan biri de, mutlaka tarihten bahsedilmesi. Hugo, özellikle 1830’da Bourbon hanedanın devrilerek Lois Phillipe’nin başa gelmesi, 1832’deki Cumhuriyetçi ayaklanmaları detaylı bir şekilde anlatmıştır. Bunu hem hikayenin içine yedirerek hem de bazı noktalarda sadece tarihi anlatmak için onlarca sayfa ayırarak yapmıştır. Döneme pek hakim olmayan birisine bile, romanının içinde birçok şey öğrenme imkanı sunar.

Kitabı okurken, eleştirebileceğim sadece 1-2 kısım oldu. Birincisi; yazarın bazı bölümleri çok uzun anlatması. Romanın ana karakterlerinden olmayan, bazı sahnelerde ufak rollerle görünen ve sonradan sahneden çıkan birçok kişiyi sayfalarca detaylı bir şekilde anlatmış. Bir de şöyle bir tarzı var sanırım yazarın, hikayenin bir bölümünü anlatıyor, sonra uzunca bir bölümde saf tarih bilgisi veriyor, ardından da nerdeyse “deneme” usulü diyebileceğim, bir olgu ile ilgili kendi fikrini uzun uzun anlattığı kısımlar geliyor (İhtilal nedir, barikat nedir vb. gibi).

İkinci eleştirebileceğim nokta ise; bazı karakterlerin fazla siyah ya da beyaz olması. Örneğin, Mösyö Thenardier gibi… Herkese akla gelmeyecek kötülükler yapan bu adam çocuklarına karşı bile sevgi beslemez miydi, hayatta bir zaafı, iyiye yöneltecek ufak bir ilgisi olamaz mıydı mesela? Ya da Jean Valjean… İyi bir insana evrildikten sonra, başına gelen onca negatif deneyim, onu karanlık tarafa geçirecek güce sahip değil miydi? Bu kadarı gerçekçi miydi? Emin olamadım.

Ama sonuç itibariyle; dönemin gerçekliğini, insanların yaşadığı zorlukları, vicdan muhasebelerini çok güçlü bir şekilde anlattığını söyleyebilirim.

 

Victor Hugo, Notre Dame’ın Kamburu

15.yy’da Paris’te geçen bu romanın 3 tane başkahramanı var. Birincisi kitaba ismini veren Quasimodo lakaplı, kambur, tek gözlü ve sağır Notre Dame Katedrali’nin zangocu; ikincisi Esmeralda isimli dansçı çingene kız; bir diğeri de Papaz Frollo. Bu üçlü, birbirine türlü tesadüfler ve entrikalarla bağlı. Bebekliğinde çingeneler tarafından kaçırılan Esmeralda’nın yerine, bebek Quasimodo bırakılmış, anne bu garip yaratığı katedralin kapısına terk etmiş, Papaz Frollo onu evlat edinmiş ve sahiplenmiştir. Yıllar sonra hem Quasimodo hem de onun deliler gibi sadık olduğu papaz aynı kıza, Esmeralda’ya aşık olmuşlardır. Quasimodo, çirkinliğinin bilincinde, hiçbir umuda kapılmadan, saf ve koruyucu bir sevgiyle kızın peşinde olmuş; papaz ise kendisini dininden, tutkun olduğu simyacılıktan ve yolundan saptırdığını düşündüğü bu sevgide hırsına yenilerek onu reddeden kızın hayatını karartmıştır. Esmeralda ise, bütün bu aşklara karşı ilgisiz kalarak, yakışıklı bir subaya aşıktır. Cinayet ve cadılıkla suçlanarak asılmak istenen Esmeralda’yı bu aşkların hiçbiri kurtaramaz.

Yazarın detaylı betimlemeleri, özellikle Notre Dame Katedrali’nin kulesinden gözüken Paris şehrinin manzarası kısmında kullandığı sokak ve bina isimleri, orda yaşamayanlara hiçbir anlam ifade etmeyecek detaylar, benim için romanı okuması zor bir hale getirdi. Zaman zaman daldığı diğer yan hikayeler ise, romanın ana konusu ve kahramanlarına kendimi kaptıramamama sebep oldu. Bu özelliklerinden dolayı, favorilerim arasında değil.

Gustave Flaubert, Madam Bovary: Bir köy hekimi olan Charles ile evlenen Emma Bovary, hayal ettiği tutkulu aşkı ve hayatı bulamaz, kocasını gün geçtikçe daha basiretsiz ve sıkıcı bulmaya başlar, bu da onu kitabın konusu olan aşk ve mutluluk arayışına iter. Emma, evli ve çocuklu bir kadının illa mutlu olması gerektiği klişesine inat, kendini sıkışmış ve tatminsiz hisseder; bu durumunu kabullenmek yerine ise önce çekingen, sonradan cesur bir şekilde çapkınlık maceralarına atılır. Birbirinden tamamen farklı olan iki adamla (biri zengin bir çapkın olan Rodolphe, diğeri saf bir sevgi besleyen Leon) uzun süreli ilişkiler yaşar. Bütün bu süreç boyunca ise kocası Charles, karısına aşık, işinde gücünde bir adam olarak karşımıza çıkar. Aşk ilişkilerinde yaşadığı hüsranlarla beraber, gereksiz harcamalar yapan Emma, birçok borca da girer, bunları kocasından saklamak isterken battıkça batar, para istediği eski sevgilileri tarafından da aşağılandığını hissederek hayatına son vermeye karar verir.

Bu roman, “toplumun ahlak yargılarına zarar verdiği” gerekçesiyle bir dönem yasaklanmış, ancak daha sonra aklanarak ünlenmiştir. Bu kadar bilinen bir klasik eser olmasının ana sebebinin ise konusundan ziyade, döneme damgasını vuran romantizme karşı realist bir üslupla yazılmış olmasından ileri geldiğini tahmin ediyorum. Öyle ki, kitapları 3-5 günde okuyan biri olarak bu 400 sayfalık kitabı nerdeyse 1 ayda bitirebildim.

 

Emile Zola, Nana

Roman, 3. Napoleon zamanında Paris’te geçer. Hayat kadını olan Nana, çıktığı bir tiyatro sahnesinde, tüm yeteneksizliğine rağmen güzelliği ve çekiciliği ile herkesi büyüler ve burjuvasından aristokrasisine, bütün sınıfların erkekleri peşine düşer. Kazandığı bu ünü iyi değerlendirir, basit bir hayat kadınlığından, lüks içinde yüzen “metres” hayatına terfi eder. Erkekleri kendine öyle bir bağlar ki, bir süre sonra birden fazla erkekle aleni şekilde birlikte oluşuna hayatındaki erkekler de boyun eğmek zorunda kalır, ama Nana kendi zevklerinin peşinde koşmasına rağmen bir türlü doymak bilmez, mutlu olamaz ve hayattan keyif alamaz, sonunda da tahmin edilebileceği gibi hayatı tepetaklak olur.

Roman, aslında bir yandan o dönem Paris’inin çürümüşlüğüne bir yergiyken, bana göre bir yandan da bencilliğin bir tablosu. Nana’nın, peşinde deli divane olan erkeklere karşı takındığı umursamaz ve duygusuz tavırlar insanı şaşkınlıklara sürüklüyor; kimisi uğruna iflas ediyor, kimisi hapislere düşüyor, kimisi gözlerinin önünde intihar ediyor ama o yine de taleplerine devam ediyor, deyim yerindeyse kölesi gibi gördüğü hiçbir erkeğin gözünün yaşına bakmıyor. Aynı bencilliği kendi oğluna karşı da gösteriyor, teyzesinin yanına gönderdiği çocuğu, hep kendi ihtiyaçlarından sonra aklına geliyor, hastalığını umursamadan peşinden şenliklere sürüklüyor, ölümü de bir nevi onun elinden oluyor.

Emile Zola’nın bu eserinin, Natüralizm akımının en önemli örneği olduğu söylenir. Deneyselciliği ve bilimi edebiyatın içine harmanlayan bu akıma göre, benzer şartlar, benzer insanları yaratır ve Nana’nın böyle bir karakter oluşu da geçmişinin ve ailesinin bir sonucu olarak sunulur.

Seçtiğim Fransız edebiyatı klasiklerini bu romanla bitirirken, kendi zevkime göre oluşturduğum ilk üçü yazmadan geçmek istemedim:

  1- Victor Hugo, Sefiller

 2-  Balzac, Goriot Baba

 3- Emile Zola, Nana 

Yazının ilk bölümünü merak ediyorsanız okumak için buraya tıklamanız yeterli…

SİZ NE DÜŞÜNÜYORSUNUZ? YORUM YAZIN

MAGGER NEWSLETTER'A ÜYE OLUN

x

Newsletter'a üye olmadınız mı?