Öğlenleri genelde ayaküstü bir poğaçayla geçiştirip Galata’yı, Kuledibi’ni, yüzümde saf-salak bir gülümsemeyle, karış karış geziyorum. Bu yazıda da öğle tatiline beraber çıkıyoruz!

İnsanın içinde bulunduğu mekan kesinlikle yaratıcılığını ve motivasyonunu etkiliyor. Hatta şöyle bir teorim var; Avrupa’nın sanat, müzik, dans, tiyatro gibi alanlarda bizden daha canlı olmasında kesinlikle düzenli şehir planlarının, oymalı taş binalarının, arnavut kaldırımlı sokaklarının, küçük yemyeşil parklarının etkisi var. Bizde niye kreatif endüstrilerde çalışan tüm insanlar Pendik değil de Beyoğlu, Nişantaşı gibi semtlerde kümeleniyor?

Son bir aydır SALT Galata’da stajdayım… Her sabah, tam Bankalar Caddesi’ne kıvrılan köşede görünen manzara bende Wall Street-vari bir izlenim yaratıyor. Ofiste soluma bakınca Galata köprüsü ve Eminönü’nü, mutfağa çay almaya giderken yüksek tavanları ve beyaz işlemeli sütunları görüp içim ferahlıyor. Öğlenleri genelde ayaküstü bir poğaçayla geçiştirip Galata’yı, Kuledibi’ni, yüzümde saf-salak bir gülümsemeyle, karış karış geziyorum. Bu yazıda da öğle tatiline beraber çıkıyoruz!

SALT Galata ile başlayacaktık ama onunla ilgili kısımda yazılacaklar çok uzun, ayrı bir yazı da paylaşmaya karar verdim. O yüzden ilk durak, Kamondo Merdivenleri’nden çıkarak ulaştığımız Schneidertempel Sanat Merkezi ve Beyoğlu Göz Hastanesi.

IMG_0006

Şimdiki adıyla Schneidertempel Sanat Merkezi ya da eski adıyla Terziler Sinagogu, merdivenlerden sonraki ikinci sağ sokak, Felek Sokak’ta. Binanın o kadar heybetli bir kapısı var ki insanı biraz ürpertiyor. Kapının yanında Schneidertempel Sanat Merkezi yazsa da herhalde sergi mekanı değil, eğitimlerin yapıldığı daha kapalı bir mekan diye düşünüp içine girmemiştim. Meğer karikatür ve ilüstrasyona odaklı sergiler düzenleyen bir mekanmış. Sergi programından Yahudi mirasını araştırdıkları belli, şu sıra da bir Kafka sergisi varmış örneğin. Belki bir ara uğrarım.

IMG_0002-720×540

Beyoğlu Göz Hastanesi dikkatinizi, Galata kulesinin tepesinden baktığınızda kulesiyle, sokaktan geçerken de bir köşkü andıran uzun tahta panjurlu pencereleriyle çekecek. 1904 yılında İngiliz gemiciler için yapıldığından İngiliz Hastanesi diye bilinirmiş. 1. Dünya Savaşı’ndan sonra bu kule, denizi gören konumu sayesinde askeri amaçlarla kullanılmış. 1924’te Kızılay’a devredildiğinden beri hastane olarak kullanılıyor. Bense her gördüğümde bahtsız bir Fransız mansiyonuna benzetiyorum. Bir dönem kuduz hastanesi olduğundan mıdır nedir, hafif hüzünlü bir havası var.

391863_293125997390834_367054517_n

Buradan devam edince solumuzda Bereketzade Camii var. İstanbul’un fethinden sonra Beyoğlu’nda yapılan ilk camiiymiş. Aynı adla anılan mahallede 1839’da Tanzimat Fermanı’na kadar yoğun olan Müslüman nüfus bu tarihten sonra bazı nedenlerle azalmış. 1920’de ibadete kapatılan camii, 1939’da korunması gereken tarihi yapı olarak belirlenmiş ama 48-52 yılları arasında dönemin şahane belediyesi tarafından yıkılmış. Üstelik medresesiyle beraber. Sonra arsası, sıkı durun, otoparka dönüştürülmüş. Bu kadar vizyonsuz bir dönem… (Diğer sıfatları siz doldurun) Neyse 1999’da tekrar inşa edilmesi için çalışmalara başlanmış ve 2007’de hizmete açılmış. Önü hep kalabalık.

Şimdi çıktık Kuledibi’ne… Galata Kulesi’nin sağ tarafındaki Bereketzade Çeşmesi, aslında Bereketzade Camisi’nin yanındaymış, 1950’lerde buraya taşınmış. Lale Devri’nin süsleme şekillerini yansıtsa da bugün üzeri sprey boyalarla yazılmış çok anlamlı (!) kelimelerle dolu.

390663_293125740724193_1788226037_n

Şirin Fırın’ın şahane eklerleri

Biraz da sanat… Kulenin karşısındaki sol sokağa giriyoruz. Önce Şirin Fırın’dan iki limonlu ekler alalım, yürürken düşen şekerimize iyi gelir. Tiffany yeşili girişinden tanıyabilirsiniz bu pastaneyi. Çıkınca hemen karşıdaki küçücük sokağa doğru inip Aykut & Öktem Galeri’nin ziline basıyoruz. 2014’te kurulan galeri çağdaş Türk ve yabancı sanatçıların işlerini sergiliyor. İç mekanındaki tuğla duvarları beyaza boyayarak kullanmış çok hoş, aydınlık bir iç mekanı var.

IMG00198-20120620-1405

Aykut & Öktem Galeri

Artık yemek yemeye; ya Güney ya Münhasır, siz seçin.

We Need To Talk About Kevin

Güney Restaurant

Güney Restaurant eğer hava güneşliyse kesinlikle kuleye bakan mermer masalarında oturmanız gereken bir yer. Tek güzelliği bu değil tabi, yemeklerin lezzeti ve çalışanların hiç şaşmayan ilgi ve güleryüzlülüğü de bu harika lokasyona bonus. Menünün yanında yemekleri büfeden görüp seçebiliyorsunuz. Türk mutfağının klasik lezzetlerine ek olarak Akdeniz ve dünya mutfağından seçenekler de mevcut. 1964’ten beri hizmet veriyorsa da yakın zamanda dekorasyonu yenilemişler, iç mekan gayet şık.

174303448048448344_dQq7DqG7_c

Münhasır

Münhasır ise daha çok farklı yemekler tatmaya bayılanlara hitap ediyor. Serdar-ı Ekrem’de Doğan Apartmanı’nın altındaki küçük mekanında, konuşlandığı yerin tarihi geçmişini ‘bugün’ ile harmanlayabilmiş bir işletme. Günün çorbasının yer elması çorbası olduğunu duyunca biraz şaşırmış ama denemem için getirdikleri küçük kaptan tadına bakınca bayılmıştım. Hafif karabiberli gibi bir tadı var. Çorbayı tavsiye etmekle beraber market alışverişi için enteresan şarküteri ürünlerine bakmanızı öneririm. Tüm bunları geçeyim de, sanırım mekanı asıl nev-i şahsına Münhasır yapan şey arkasındaki düşünceler… Kapıdan girer girmez sizi karşılayan daktiloyu sadece dekor sanıp kenarından geçmeyin, yaklaşıp içinden çıkan kağıdı okuyun. Bence güzel kelimeler sadece güzel yemeklerle değil her şeye çok yakışır… – Sahibi yazar mı mutlaka edebiyatla ilgili biridir, dedim, orada değilmiş ama ‘ilgilenir evet’ dediler, belli.

141581982005958023_XxGdsl7v_c

Münhasır’ın öğle yemeği büfesi

135811744983266212_l2O0QZbW_c

Yer elması çorbası

139963500889594170_Q5RCJ7EI_c

Eğer yemeğin üzerine bir çay derseniz Tünele doğru çıkıp, Sokak Kahvesi’nde tabure üstünde ince bellide içeriz. Ya da yol üstünde meyve suyu sıkan büfelerden buz gibi bir bardak portakal suyu alırız.

20150523_150734

20150523_164259

Serdar-ı Ekrem demişken söylemeden geçemeyeceğim iki yapı daha var. İlki şuan altında Arzu Kaprol butiğinin yer aldığı Kamondo Apartmanı. Kamondo merdivenlerinden de hatırlayacağımız Osmanlı’nın ünlü banker ailesi Kamondolar tarafından 17. yüzyılda yaptırılmış. Geçtiğimiz yıllarda Capital Partners adlı bir Kazak şirkete satıldıktan sonra harika bir şekilde restore edilmiş. Abidin Dino, Ahmet Hamdi Tanpınar, Sait Faik ve Yaşar Kemal apartmanda daha önce yaşamış ünlü ressam ve edebiyatçılardan sadece bazıları.

IMG00199-20120620-1405

Serdar-ı Ekrem sokağı, Kamondo Apartmanı

Diğeriyse sokağın sonunda sağa dönünce pat diye karşımıza çıkan Kırım Kilisesi ya da Crimea Memorial Church/Christ Church. Kırım Savaşı’ndan sonra Anglikan mezhebine mensup İngilizler için inşa edilen neo-gotik tarzdaki kilise 1868’de açılmış. 1970’de cemaati kalmayınca kapanmış, 1991’de Sri-Lanka’daki iç karışıklıklardan kaçan Anglikanlar İstanbul’a sığınınca onların talebiyle tekrar açılmış. Tesadüfen bulduğumuzda bomboştu, içi her kilise gibi etkileyici ve ürpertici. Vapurla Karaköy’e gelirken sapsarı Doğan Apartmanı’nı ve yanında Ortaçağ’ı anımsatan kuleleriyle bu kiliseyi görebilirsiniz.

Öğle tatili bitmese, buralarda dolanıp kim bilir daha neler buluruz…

Ben kaçtım, size keyifli gezmeler!