Unutulanların Romanı: Gökyüzünde Nehirler Var

Unutulanların Romanı: Gökyüzünde Nehirler Var

Elif Şafak’ın “Bu roman benim nehirlere aşk şarkımdır,” dediği son romanı Gökyüzünde Nehirler Var; ismiyle bir dize, anlatısıyla destan tadında. Üç karakterin, iki nehrin ve bir şiirin romanı, diyebiliriz. Hepsini birleştiren de tek bir su damlası. Romanı eylül ortalarında okumaya başladım. Dicle ve Thames kıyılarında geçen bu eser hem sonbahara çok yakıştı hem de çocukluğumda elimden bırakamadığım romanların tadını verdi bana. Kurgusuyla keyifli, gerçekleriyle acı verici bir okuma deneyimi sundu.

image
Fotoğraf: Doğan Kitap

Yazar, Gökyüzünde Nehirler Var’ın temalarını bize en başından apaçık gösteriyor: Toplumsal bellek, sözlü aktarılan kültür, unutulmuş ya da kaybedilmiş şehirler, nehirler, insanlar; özellikle de kadınlar. Bu uzun metin, her birini birbiriyle adeta bir sarmal gibi iç içe geçiriyor. Bir su damlasının binlerce yıldır süren yolculuğunda uğradığı duraklar, kahramanlarımızın hikayelerini hiç bilmedikleri anlarda buluşturuyor.

Bunları Da Okuyun

Gerçek hayattan bir dahi: George Smith

Romanda üç ana karakterimiz var: Arthur, Narin ve Züleyha. Arthur 19. yüzyılda Thames kıyılarında yaşayan yoksul ve dahi bir çocuk. Narin, 2014’te Dicle kıyılarında, Hasankeyf’in sular altında kalmadan hemen önceki dönemlerde anneannesi ile büyümüş bir Ezidi kızı. Züleyha ise 2018’de yine Thames kıyılarında bir yüzen eve taşınan, hayatı büyük kırılmalarla şekillenmiş su bilimcisi bir genç kadın. Hepsinin hikayesini romanın en başındaki kısacık öykü buluşturuyor: Ninova’da Kral Asurbanipal’in başına düşen bir yağmur damlası. O kısacık anlatıda saraydaki lamassuları, Asurbanipal’in meşhur kütüphanesini, çivi yazısı tabletlerin ait olduğu asıl diyarı okuyoruz. Sonra roman boyunca orada adeta gördüğümüz lapis lazuli tablet, lamassular ve dahası sürekli karşımıza çıkıyor.

Benim için romanın en güçlü hikayesi Arthur’unkiydi. Gecekondu mahallesinden çıkmış, bin bir zorlukla büyüyen bir çocuğun hayata tutunuşuna hayran kaldım. Kitapta Arthur, British Museum’a gide gele kendi kendine çivi yazısını söküyor ve tabletleri okumaya başlıyor. Buradan sonra çok fazla spoiler olmaması adına detay vermeyeceğim ama şunu söylemek yeterli: Bunu gerçekten başarmış biri var! George Smith, Arthur’un yaşadığı yıllarda kendi kendine tabletleri okumayı sökmüş bir Asurolog. George ve Arthur bu tabletlerin içinde bir destan buluyorlar. Buldukları bu şiirin tutkunu olup devamını, unutulmuş eksik tabletlerin izini sürmek üzere Mezopotamya’ya uzanan bir arayışa çıkıyorlar. Arthur’un Mezopotamya’da bulduğu gömüler, tabletler kime ait? Romanın bir diğer sorusu da; tarihin kime ait olduğu. Meraklısına mı, koruyan müzelere mi, ait olduğu kültürlere mi? Arthur’la birlikte biz de bu meseleyi sorguluyoruz.  

image
Lamassu | Fotoğraf: Wikimedia

Sözlü hafıza: Ezidiler

Kitabın ikinci baş karakteri Narin; sözlü gelenek aktarımının muhtemel son halkası, her jenerasyonda acı çekmiş, yok edilmiş bir halkın çocuğu. Şüphesiz romanın en can yakan ve en gerçek bölümü Ezidilerin uğradığı zulümlerdi. Romanın bu bölümü hikayeler ve diyaloglarla dolu. Narin’in anneannesi Besma’nın ağzından Dicle kıyılarını; sular altında kalacak olan Hasankeyf’i, Laleş’i okuyoruz. Yazar son sözde bu sözlü kültüre ulaşmak için tükettiği kaynakları anlatıyor ve kendisiyle konuşmayı kabul eden Ezidi kökenli insanlara da teşekkür ediyor. Kitapta okuduğumuz çoğu diyalog, yaşanmışlıklardan geçiyor. Elif Şafak, bir röportajında şöyle söylemiş: “Yazarların, hafıza koruyucuları olmasını umuyorum.” Bu rolü üstlenerek kaleme aldığı bu metni okumak böyle yürek sızlatıyorsa, araştırma ve yazma süreci nasıldır kim bilir? 

Yıllar sonra Thames kıyısında, Züleyha

Züleyha; hayatı önce çocukluğunda, sonra yetişkinliğinde alt üst olmuş bir su bilimcisi. Züleyha’nın hikayesinde kayıp var, yabancılık ve göçmenlik var, aidiyet duygusunun yoksunluğu var, kendini arama yolculuğu var. Roman boyunca geçmişi, geleceği ve şifayı suda, nehirlerde arıyoruz. Züleyha da kaybedilen, gömülen nehirleri; kirletilen suyu ve suyun hafızasını hatırlatıyor bize. 

image
Su Sarmalı | Fotoğraf: Allec Gomez – unsplash.com

Roman boyunca unutma ve unutturulma izleği, metnin ana damarlarından birini oluşturuyor. Arthur; müzenin arka odalarındaki tabletlerin içinden bir şiir buluyor, Osmanlı topraklarında devamını arıyor. Narin ve anneannesi sular altında kalıp unutulacak olan Hasankeyf’in yasını tutuyor. Ezidiler ve sözlü kültürleri yok edilmeye çalışılıyor. Züleyha, şehirlerin altında gömülen nehirleri anlatıyor. 

Romanın yapısını en iyi anlatan şekil bir sarmal olabilir. Zaman düz bir çizgide ilerlemiyor; su gibi dönüyor, dolaşıyor ve başka bir yerde yeniden karşımıza çıkıyor. Asurbanipal’in sarayında başlayan bir damla, yüzyıllar sonra başka bir nehirde, başka bir insanın hayatında beliriyor. Unutulduğunu sandığımız hikâyeler de biraz öyle: şekil değiştiriyorlar ama tamamen kaybolmuyorlar. Romanın başından beri karşılaştığımız su, nehir, hafıza ve kayıp motifleri de son sayfalara geldiğimizde yeniden birbirine bağlanıyor.

“Su hatırlar. Unutan insandır.”  Değindiği meseleleri, duru anlatımı ve içe işleyen karakterleriyle Gökyüzünde Nehirler Var; benim 2026’da okuduğum en güzel roman olma tahtına oturdu. Bunca araştırmanın, emeğin ve hikâyenin iç içe geçtiği bu roman için Elif Şafak’a teşekkürü de borç bilirim.

Kapak Fotoğrafı: Elif Nur Uyanık

İlginizi çekebilir: Hatun Vera Altunöz’den Peygamberin Şarkısı: Empatiyi Zorlayan Bir Distopya

Yazı Yorumları (0)
Bu yazıya ilk yorumu siz yazın!