Harun İzer, İstanbul Caz Festivali ile birlikte büyümüş isimlerden. Yalnızca müzik değil, Festival’in kendisi de hayatının bir parçası haline gelmiş, dünyanın önde gelen festivalleri ve dört bir yandaki konserler arasında mekik dokuyan, yeni müzik türlerini ve müzisyenleri yakından takip eden biri… İKSV’deki görevinin yanı sıra DJ’lik ve her Salı 23:00-00:00 saatleri arasında Radyo Eksen’de aLÇaK BaSINÇ adında bir program yapıyor. Onunla müzik, müzik ve yine müzikten konuştuk.

2012′de unutamadığın 3 müzik olayını sıralar ve kısaca yorumlar mısın?

Bu senenin benim için en unutulmaz müzik olayı herhalde Austin Texas’da ilk kez gittiğim SXSW festivali idi. Aslında eminim oraya ilk kez giden herkes için rahatlıkla yılın müzik olayı olabilecek bir etkinlik: koca bir şehir beş gece için çılgın bir partiye dönüşüveriyor. 100′ü aşkın konser mekanı (100 kişilik bir bardan binlerce insanı alan dev sahnelere kadar) ve 2.000′in üzerinde konser…

Diğer taraftan İspanya’da ilk kez izlediğim Bruce Springsteen konseri de gerçekten ayrı bir olaydı. Bruce Baba cidden lakabı “the boss”u hak eden bir insanmış, insanları çok samimi ve babacan bir tavırla yakalıyor, eğlendiriyor, ciddiyetini de koruyor ama. Politikacı olsa başkan seçilir! Son olarak, tamamen kişisel sebeplerden, Norveç’te Øya Festivalinde izlediğim Chromatics konseri muhteşemdi!

Bugüne kadar organizasyonunda yer aldığın en heyecan verici konser/etkinlik neydi?

Sanırım bu soruyu öncelikle İstanbul Caz Festivali olarak cevaplamak durumundayım, zorunluluktan değil, doğal cevabım bu olduğu için. Yıllar önce 1994 yılında ilk İstanbul Caz Festivali’nde çalıştığım yaz yaşadığım heyecanı sonraları herhalde çok sık yaşadığımı söyleyemem. Ama bunu bir kenara koyarsak, profesyonel hayatımda en heyecanlı etkinliğim herhalde 2005 yılında düzenlediğimiz Roger Waters konseri idi. Bizim için (İKSV caz festivali ekibi için yani) ciddi bir deneyim ve ilkti bu, ilk kez festivalimizin alışıldık mekanları ve tarzı dışında bir yerde büyük bir etkinlik yapıyorduk ve hakkıyla altından kalkmayı da başardık tabii. Böyle büyük bir etkinliği başlattıktan sonra seyircilere bakıp herkesin mutlu olduğunu görmek büyük keyif.

Dünyadaki müzik festivallerinden en çok hangilerini beğeniyorsun?

Yukarıda bahsettiğim SXSW ve Holllanda’daki Eurosonic gibi “showcase” festivaller en beğendiğim festival tipi sanırım. Aynı anda bir sürü konser, çok sayıda mekan, çok sayıda olanak, seyircileri bile izleme olanağı buluyor insan. Mekanlar da çok ilginç oluyor böyle festivallerde – tabii yine biraz işin profesyonellerine yönelik bir durum bu.

Yılların Montreux Caz Festivali gerçekten de dünyanın en güzel festivallerinden biri, ideal ortam, ideal line-up’lar, ünlü Cenevre gölünün kıyısında muhteşem bir İsviçre kasabası… Daha ne ister insan diyesim geliyor. Tabii yine biraz kendi keyfime göre. Son olarak, yıllardır bir türlü gidemedim (ve tek bir tarihte yapılan bir festival değil ama) İngiltere’deki All Tomorrow’s Parties konsept olarak hep favori festivallerimden oldu.

2013′te kimleri dinleyeceğiz, hangi isimler/türler çıkış yapacak, tahminlerini alabilir miyiz?

Bu tür sorular giderek tahmin etmesi daha zor şeyler oluyorlar, zira beğeniler ve tarzlar giderek ‘mikro’laşmaya başladı, bu tabii insanların müziğe erişiminin de kolaylaşması ile bağlantılı bir durum. Ben yine de kendi hissiyatlarımı söyleyeyim. R&B eskiden daha çok hor görülen Amerika’nın müziği idi ama bu yıl biraz daha prestij kazanıp farklı kitlelere yayılacak gibi görünüyor. Frank Ocean ciddi bir itibar kazandırdı bu tarza, diğer taraftan (hip-hop sayılır ama) Kendrick Lamar’ın yükselişi de aynı klasmanda değerlendirilebilir. Yeni ve cool başka isimler de duyacağız gibi yakında.

Ayrıca bu yıl rock’dan ziyade elektronik müzik biraz daha gündemde olacak sanırım. Bu bahsettiğim club/dans müziği değil; elektronika gibi melez tarzlar… The Knife’ın yeni albümünü bekliyorum heyecanla, Daft Punk’ın da yeni bir şeyler yapacağı söyleniyor. Daha genç isimlerden James Blake de bu yıl yeni bir albüm çıkaracak. Geçen yıl çok başarılı yeni elektronik müzik grupları dinledik: Purity Ring, Grimes, John Talabot… Bu trend’in devam edeceğini düşünüyorum.

Müzik yazıları okumaktan zevk alanlara hangi müzik yazarlarını / blogları takip etmelerini önerirsin?

Yabancılardan direkt aklıma gelen iki isim Simon Reynolds ve Alex Ross olur, özellikle de Ross. The New Yorker’ın deneyimli müzik eleştirmeni derinlikli incelemeleri ile müziği sıradan bir hobi olarak görmeyen herkesin okumasını gereken türden bir yazar. Ross’un geçtiğimiz yıllarda yayınladığı kitabı The Rest Is Noise, bu yıl Londra’daki Southbank Centre’da bir yıllık çok özel bir müzik projesine dönüştü. Yıl boyunca çeşitli orkestra ve sanatçılar, Ross’un kitapta incelediği birçok önemli 20. yüzyıl bestecilerinin eserlerini çalacaklar. Herhalde bir müzik yazarı için bundan daha onur verici bir şey olmasa gerek…

Blog ve web sitelerine gelirsek, yabancılarda uzun zamandır takip ettiğim Drowned In Sound, Dusted, Filter Magazine ve RCRDLBL‘ı ve her ay yüzlerce yeni gruptan oluşan listeler yayınlayan Birp.fm‘i sayabilirim.

Yerlilerde vazgeçilmez Undomondo, bu aralar daha sık takip etmeye başladığım Weartbeat ve her türlü “yol arkadaşım” Bengi Ünsal’ın Beng Of The Day blog’u kesinlikle!

İKSV ile tanışman nasıl ve ne zaman oldu?

Ailemle konserlere çocukluğumdan beri giderdim ve bunlar içerisinde doğal olarak bolca İstanbul Festivali konseri yer alıyordu. İKSV’nin kapısından ilk girişim 1993’te oldu, o sıralar abim festival sezonlarında dönemsel olarak vakıfta çalışıyordu, onun peşinden gidip o zamanki prodüksiyon amiri Fırat Kasapoğlu ile tanışmıştım. Gerçek anlamda vakıf ve caz festivali ile tanışmam 1994 yılında oldu. O yaz rehber olarak önce Müzik Festivali’nde sonrada o yıl ilk kez düzenlenen İstanbul Caz Festivali’nde çalıştım. Muhteşem bir deneyimdi, hep söylerim, biraz virüs gibi bir şeydir bu, insanın bünyesine organizasyon-etkinlik-konser heyecanı bir kere girince unutması kolay olmuyor. Ondan sonra gerisi tam da çorap söküğü gibi olmasa da geliverdi…

İstanbul’un müzik endüstrisi ve müzik organizasyonları açısından güçlü ve zayıf yönleri sence nedir?

İstanbul’un en güçlü yönü bence doğal cazibesi, şehrin güzelliği ve biraz da son dönemde (bunlara bağlı olarak) artan popülerliği. Tabii bu biraz hazırdan yemek gibi bir şey, keşke üretimimiz vs. başarılı olduğu için bu camiada güçlü olabilsek. Belki zamanla olur. Bir de, genelde sektör dışından bilinmez ama bizim bir diğer güçlü yönümüz de misafirlerimizi cidden güzel bir şekilde ağırlamamız. Çok kötü birkaç organizasyon dışında genelde buraya gelen yabancı topluluklar öyle veya böyle güzel bir şekilde ağırlanıyor burada. Zayıf yönümüz, işin teknik yönünde. Ne yazık ki amaca uygun konser salonlarımız yok, yeri geliyor akustiği bile olmayan kongre salonlarında konser yapıyoruz. Keza uygun ses-ışık ve prodüksiyon ekipmanları konusunda eksiklerimiz çok. Bunlardan daha da önemlisi, bunları yetkin şekilde kullanabilecek uzman insanlar yok. Aslında uzun bir konu bu, şimdi fazla canınızı sıkmayayım :)

En son hangi…
… albümü dinledin? Yo La Tengo – Fade
… konsere gittin? Jehan Barbur (Kanyon’daki konseri, geçen pazar)
… festivale katıldın? Eurosonic, Hollanda
… filmi izledin? Last Year At Marienbad
… sergiyi gezdin? Haset, Husumet, Rezalet (Arter)

İstanbul’da aşağıdaki durumlara göre mekan tercihin nedir?
Caz: Nardis
Alternatif müzik: Salon
Pazar kahvaltısı: Kandilli’de Ihlamur Kafe
Arkadaşlarla kahve: Herhangi bir yer olur, arkadaşlar yeterli.
Öğle yemeği: Auf
İş toplantısı: X Restaurant veya Big Chefs Tünel

Sanal ortamda seni nerelerden takip edebiliriz, dışarıda seninle en çok nerelerde karşılaşabiliriz?

Facebook hesabımda birçok bilgiyi herkese açık paylaşıyorum (yani oradan takibe alınabilirim). Aynı zamanda radyo programımla ilgili güzel de bir blog’um var, onu da tavsiye ederim. Twitter’da o kadar aktif değilim ama varım. Dışarıda ise her yerde olabilirim sanırım, çok emin olamadım. Ama haftanın en az bir akşamı bizim İKSV’deki Salon’da oluyorum galiba.

SİZ NE DÜŞÜNÜYORSUNUZ? YORUM YAZIN

x

Newsletter'a üye olmadınız mı?