13. !f İstanbul Bağımsız Filmler Festivali sona erdi. !f 2014 Günlükleri’nin son bölümünde 4 film var:

NymphomaniacPoster01 (1)Spot: Nymphomaniac

(İtiraf, Danimarka, Lars von Trier)

Neden Seçtim? Lars von Trier, “Melancholia”nın ardından, oldukça fazla cinsellik içeren, hatta sansürlü ve sansürsüz iki kurgusu olacağını en başından beri bildiği uzun bir film çekeceğini duyurduğunda herkes gibi ben de heyecanlanmıştım. İki bölümden oluşan “Nymphomaniac”ın !f’te sansürsüz olarak gösterime gireceğini duyduğumda ise ilk bilet aldığım film olacağı belliydi. İki bölümü ardarda izlemek için festivalin son günlerini beklemek de yerinde bir karardı sanıyorum. Nymphomaniac (4) Filmin Olayı: İki film, (kendisini bir nymphomaniac olarak tanımlayan) seks bağımlısı Joe’nun, bir gece boyunca tüm hayatını, zevklerini, hatalarını ve yaşadıklarını bölümler halinde yaşlı bir adama anlattığı bir bütünden oluşuyor. İnsan bedeninin ve seksin derinlemesine bir tartışması olarak da yorumlanabilecek “Nymphomaniac”, Joe’nun hikayesini sürekli olarak tarihi, felsefi, toplumsal ve bilimsel açıklamalarla kesen Seligman’ın yorumlarıyla kesiliyor. Filmin zengin oyuncu kadrosu ve altmetinleri onu kusursuzlaştırıyor. Nymphomaniac (9) Filmin Notu: (8/10) Öncelikle toplam süresi 4 saati aşan film birçok Lars von Trier filminde olduğu gibi bölümlere ayrıldığından ve karşımıza çıkan karakterle sürekli kendini yenilediğinden, kesinlikle sıkıcılaşmadan izleniyor. Son Lars von Trier filmlerinde olduğu gibi görkemli, epik ve klasik müziğin fon oluşturduğu bir açılış sahnesi bekleyenleri, bu kez yine etkileyici olmayı başaran fakat daha farklı bir açılış bekliyor. Filmi tek bir parça halinde değerlendirmek gerekli, zira ikinci bölümü tek başına seyretmek fazla anlamlı olmayacağı gibi, ilk bölümün sonunda da ikinci bölümün teaserları gösteriliyor. Filmi çok beğenmiş olsam da, birkaç kişiden duyduğum “power point sunumu” benzetmelerine de katılmak zorundayım. Seligman’ın hikayeye müdahale ettiği açıklamalı bölümler ve hemen hemen her sözcüğü için kullanılan yerli ya da yersiz görseller filmi yer yer akademik bir ortama taşıyor. Joe’yu canlandıran Charlotte Gainsbourg’dansa Joe’nun gençliğini canlandıran Stacy Martin’in oyunculuğundan etkilendiğimi; filmin en başarılı oyuncusunun (ve sahnesinin) Uma Thurman (ve Uma Thurman’ın rol aldığı sahne) olduğunu söyleyebilirim. Filmdeki cinselliğin kesinlikle rahatsız etmediğini ve hiçbir cinsellik içeren detayın gereksiz ya da yersiz olmadığını da söylebilirim.

!f Notları

Gün #10 Film #17 & #18: Nymphomaniac (İtiraf, Danimarka, Lars von Trier) Herkesin merakla beklediği, sansürlü kopya mı sansürsüz kopya mı gösterilecek tartışmalarının alıp başını yürüdüğü, biletleri kapış kapış kapışılan Lars von Trier filmi !f 2014’teki son hafta sonumun öne çıkanı olmakla kalmadı, festival top5’ime de girdi. Nedenlerini Spot bölümünde sıraladım. Gün #11 Film #19: Kaze tachinu (The Wind Rises / Rüzgar Yükseliyor, Japonya, Hayao Miyazaki) yoko_out Uzakdoğu sinemasına da animelere de mesafeli hatta önyargılı yaklaşan biriyim. Anime ustası Hayao Miyazaki’nin son filmi olacağını açıkladığı, En İyi Animasyon dalında Oscar için yarışan “Kaze tachinu”nun, bu mesafeyi ve önyargıyı ortadan kaldırmak için iyi bir fırsat olacağını düşünmüştüm, fakat ol(a)madı. Objektif yaklaşmak gerekirse, Japon tarihi ve endüstrisi için önemli bir ismin biyografisini işleyen ciddi bir konusu var filmin. Çok iyi müzikleri, çokça emek harcanmış kaliteli çizimlere eşlik ediyor. Fakat en dramatik anları bile mübalağalı mimiklerle karikatürize eden animelere ısınmam konusunda bu ciddi hikaye de işe yaramadı. Miyazaki filmlerine aşık olanların ya da anime sevenlerin kaçırmaması gereken bir yapım “Kaze tachinu”. Bu dalda daha önce ödüllendirilmiş Miyazaki’nin son filmiyle Oscar alması da “Frozen”ı alt edebilirse mümkün olabilir. Yine de kişisel olarak, bu türe bir daha ne zaman şans verebilirim, bilemiyorum. Gün #11 Film #20: Under the Skin (Derinin Altında, İngiltere, Jonathan Glazer) under the skin 2004’te izlediğim ve beni büyüleyen “Birth”ten beri Jonathan Glazer’ın sıradaki işini merakla bekliyordum. Michel Faber’in romanından uyarlanan ve Scarlett Johansson’un tamamını omuzlarında taşıdığı “Under the Skin” ise benim için bir hayalkırıklığı, kötü bir deneyim, hatta açıkça söylemek gerekirse bir kabus oldu. Tamamı karanlığa boğulmuş sinematografisi, anlaması güç sahneleri, derinlerde saklı altmetni ile bir sinema filminden çok güncel sanat galerilerinde tüplü televiyonlarda gösterilen soyut bir video havasındaydı “Under the Skin”. Avcıyken av olmayı, insani duyguları ve güdüleri, “insan olmak” kavramını güçlü metaforlarla sunmaya çalışıp 108 dakikalık bir karabasan olmakla sonuçlanan bir deneyimdi. Gün #11 Film #21: The Double (Öteki, İngiltere, Richard Ayoade) The Double (1) Çok iyi eleştiriler alan 2010 yapımı “Submarine”i henüz izlemesem de, Richard Ayoade’nin yeni filmi “The Double”ı !f programıma eklemiştim. Jesse Eisenberg, Jesse Eisenberg ve Mia Wasikowska’nın başrollerini paylaştığı film modern bir Dostoyevski uyarlaması. Adeta görünmez bir adam gibi yaşayan, hoşlandığı kadın, patronu ya da sokaktaki adam tarafından fark edilmeyen bir insanın trajikomik hikayesini anlatıyor film. Bir gün, kendisinin bir kopyası olsa da herkes tarafından görünür birinin hayatına girmesiyle her şey sarpa sarıyor. Çaresizliği de, öfkesi de, fark edilme isteği de artıyor. Yönetmen, filmi günümüz plaza insanlarına da uyarlayabilecekken, distopik  ve zamansız/mekansız bir ortama uyarlamayı tercih etmiş. Hikayesi, söylemi ve oyunculukları ortalamanın çok üzerinde seyreden filme ısınamamdaki tek sebep bu tercih sanırım.

Finding Vivian Maier (2)!f 2014 Top5

11 günde izlediğim 21 filmin ardından benim için !f 2014’ün en iyileri (belirli bir sıralama olmaksızın, alfabetik olarak) şu 5 filmi oldu: Dallas Buyers Club, Filth, Finding Vivian Maier, Nymphomaniac, Short Term 12.

!f 2014, 27 Şubat – 02 Mart tarihleri arasında Ankara ve İzmir’de devam edecek.

Emre Eminoğlu

Magger, Kültür ve Sanat Blogger'ı
SİZ NE DÜŞÜNÜYORSUNUZ? YORUM YAZIN

x

Newsletter'a üye olmadınız mı?