In the Country

Adorno ve Horkheimer bu dönem aldığım Çağdaş Felsefe (Contemporary Philosophy) dersinin öne çıkan 2 büyük düşünürü. Özellikle aydınlanma eleştirisi, kültür endüstrisi, Frankfurt Okulu gibi ekol yarattıkları birçok konu var ancak benim küçük bir hatırlatma yapmak istediğim alan “kültür endüstrisi”. 1940 yılında yazmaya başladıkları “Aydınlanmanın Diyalektiği” adlı kitapta konunun ayrıntılarını bulmak mümkün. Kültür endüstrisi bütünsel yaklaşımla sanatın (genel olarak üretimin) tekleşmesi, farklılıkların ortadan kaybolması; hikayelerin, romanların, dizilerin, filmlerin, müziğin değerini arttıran ayrıntıların artık var olmayışından bahseder. Bunu aklımızda tutup şu anki duruma bakarsak pek de yanıldıklarını söyleyemeyeceğim. Çok olumsuz bir bakış olabilir, ama yerinde.

Gelelim, Norveçli In The Country adlı sıradışı caz grubunun bu konuyla ne ilgisi olduğuna… Aslında cevabı cümlenin içinde oldu; onları bir adım öteye taşıyan sıradışı olmaları. En İyi Genç Caz Sanatçıları ödülü, yaptıkları 4 albüm, verdikleri konserler, bulundukları festivaller bu durumun -çok gerekli olmasa da- eleştirmenler tarafında da kanıtlanmış olduğunu gösterir sanırım.

In the Country

Şaraplı, biftekli akşam yemeklerinde arkadan gelen klasik caz gruplarını unutun. In The Country, bu klasik yapı haricinde içinde Led Zeppelin, Frank Sinatra, Dire Straits, Sigur Ros ve nicesini bulunduruyor. Özellikle Sigur Ros etkisi şarkı aralarındaki ses efektleri ve vokal konusunda göze çarpıyor. Bu 3 müzisyen enstrümanlarının yanında vokale de çok hakimler. Bunun dışında sakin ilerleyen davul ritimleri yerine birden gürültülü, sert veya punk şarkılarını hatırlatan ritimler duyabilirsiniz albümlerde.

Akılda kalıcı düzenlerle başlayan şarkılar bir aşamadan sonra kaosu hatırlatan bir karmaşaya dönüşüyor.Bu karmaşa içinde ilk duyduğunuz ritmi hala takip edebilmek mümkün, güzel olan da bu zaten. Basitliğini kaybetmeden derinleşebilen şarkılarla dolu albümler.

In the Country @ Salon

8 Ekim Salı günü de Salon‘da bu 3 yakın arkadaşı dinleme fırsatı buldum.Oturmalı ve ayakta düzene göre hazırlanan konserde erken gittiğimiz için masaya oturma şansını yakaladık. Konser geç bittiği için bu oturma işinin avantajını konser sonunda fark ettim.

Konser,sanat eseri değeri taşıdı demek yanlış olmayacaktır sanırım. Hazırlanan her bir görsel, şarkılarla çok uyumluydu. Her şarkının kendi karakterini anlatan değişen görseller seyircinin dikkatini ayakta tutmaya da yardımcı oldu. Zira tek bir anını bile kaçırmak istemedim.

Kesintisiz 3 şarkı çalarak başladılar konsere, alkış arasına bile izin vermediler. Hikayeyi bölmek olurdu bu, film izliyormuşuz gibi bir hisse kapıldım.

In the Country @ Salon

Morten Quvenild belirgin kamburuyla piyanonun başında her tuşa basarken salonda değişen havayı hissetmek çok kolaydı. Bir süre çocuk parkı olan salon birden karlı bir dağa, sonrasında havuza dönüşüyordu. Akış çok karmaşık ancak bir o kadar da netti. Her bir hikaye aynı kişileri içine alıp sadece ortamı değiştirdi ki bunu 3 enstrümanla başarmak çok inanılmaz olsa gerek.

In the Country @ SalonŞarkıların isimlerini takip etmekte zorlandım anca yakaladıklarım var. Bir caz grubundan beklenmeyecek cover olan Dire Straits’den Brothers In Arms, Derick, onların diyişiyle gençlik yıllarından kalma Kung Fu Boys, Vancover’daki Stanley Parkı’nda yaptıkları sabah koşusunda şekillenen Stanley Park ve benim favorimlerimden White Out dinlediklerimizden.

In the Country @ Salon

İstanbul’da olmaktan memnun gibiydiler; seyyar satıcılardan kendilerine enstrüman yaptıkları oyuncaklardan almaları ve konserde yer vermeleri çok hoştu. Konser çıkışı da çok nazik davranıp imza isteklerini geri çevirmediler.

 

 

Faber-Castell

Konser Fotoğrafları: Ali Güler, İKSV
In the Country Fotoğrafları: Jorn Stenersen

SİZ NE DÜŞÜNÜYORSUNUZ? YORUM YAZIN

x

Newsletter'a üye olmadınız mı?