Bu sezon birbirinden güzel oyunlar seyreden ve keyiften dört köşe olan ben, belki “en iyiler listesi”ni yaparken zorlanabilirim. Ancak ilk üçü belirlerken Kaplan Sarılması’nı hiç tereddüt etmeden ve anında en tepelere yazabilirim. Elbette yanına da, Kemal Hamamcıoğlu’nun kalemini, Bahar Kerimoğlu’nun yönetmenliğini, Şebnem Bozoklu’nun muhteşem performansını ve Kerem Fırtına’nın kulaklarımızdan silinmeyecek sesini de mutlaka eklerim.

Sezonun en yenilerinden Kaplan Sarılması sahnelere hoş geldi, ne iyi etti de geldi dediğimiz oyunlardan. Önce Kemal Hamamcıoğlu kalemini konuşturmuş. Daha doğrusu, iyi oyun yazma konusundaki geleneğini aynen devam ettirmiş. Oyunun merkezine ismini değil, sevgiye hasretini bildiğimiz bir karakteri koymuş. Dış sesle bu karakteri yönlendirmiş ve en sonunda bizi de ve söz konusu karakteri de bitirmiş (iyi anlamda tabi ki!).

kaplan3

Kaplan Sarılması, bir kadının dört duvardan ve ortada beyaz bir yataktan ibaret odaya girmesiyle başlıyor. Buraya gelme amacı, ideal aşkı bulmak, daha doğrusu kendi kriterleri doğrultusunda yaratabileceği bir figürle aşkı yaşamak. Yavaş yavaş sayıyor istediklerini, gözünü, saçını, hatta kokusunu bile belirliyor. Ne isterse kodlanıyor, dilekleri bir emir olarak kaydediliyor ve müşteri memnuniyeti garanti altına alınıyor. İsminin Kaan (arada ‘ğ’ yok) olduğunu öğrendiğimiz dış sesi de yavaş yavaş tanımaya ve gözümüzde canlandırmaya başlıyoruz. Bu isteklerin sonunun nereye varacağını, karakterin oyun biterken mutlu sona ulaşıp ulaşmadığını söylemek olmaz ama bizi de, o kadını da başka bir yerlere sürüklediği kesin. Oyun, gerçeğin karşısına sahteliği, samimiyetin karşısına yapaylığı koymuş. Nedir şu sevgi konusunda bir türlü anlaşamayışımız? Her şey bu kadar sahte olmak ve bize acı çektirmek zorunda mı? Artık o kadar sıkıldık ki, gerçekmiş gibi yapıp bizi sırtımızdan vuran ilişkilerden, avuntumuzu yapay olanda aramaya çalışıyoruz. Her şeyi tek taraflı yaşamaktan o kadar bıkmışız ki, hayal kırıklığına uğramamak için artık başlamaya bile korkar olmuşuz. Bu kadar mı zor sevmek, bu kadar mı zor sevgiyi göstermek; oyuna adını verdiği şekilde kaplan gibi sarılmak? Boşuna dememişler sevgi emekti, aşk emekti diye ama artık emek vereni bulabilene aşk olsun. Zaten olacaksa da aşk, böyle olsun :)

k5

Bu hislerle oyundan ayrılırken Kemal Hamamcıoğlu’nun kalemine yine hayran kaldım. Sahnedeki kadının seçimlerini, dileklerini, travmalarını özetleyen her söz, ne kadar da dolu; izlerken ağırlığı altında ezilecekmişiz gibi. Bir o kadar da yalın ve basit anlatmış. (Misal: Birinin gitmesi değil, kimsesin gelmemesi yoruyor.) Her iki karakteri de renkli, eğlenceli ama gizemli yaratmış, biz hem gülelim hem de düşünelim diye. Oyunun yönetmeni Bahar Kerimoğlu da oyunu olabilecek en ideal bir rejiyle sahneye taşımış. Oyunda göze batan veya abartıya kaçan hiçbir yer yok, her şey işte tam da bu dedirtiyor.

kaplan2

Şebnem Bozoklu ve Kerem Fırtına bir araya gelirse, sahnede harikalar yarattığını bilmem ayrıca söylememe gerek var mı? Şebnem Bozoklu’yu açıkçası ilk defa sahnede izledim ve asıl oyunculuğunu sahnede konuşturduğunu gördüm. Resmen oyunculukta enginlere sığmamış, taşmış! Keşke oyun en az iki perde daha olsa, karşılıklı çikolata yesek, erkeklerden dedikodu yapsak, aşk acılarımızı birbirimize sarılarak dindirsek diye içimden geçmedi değil. Kerem Fırtına sahnede fiziken değil sesiyle var olan ve soyadı gibi gerçekten sesiyle fırtınalar estiren Kaan Bey’di. Oyunculuğunun bambaşka boyutunu görmek, sesiyle karakterin sevincine, sinirine, telaşına ortak olmak çok güzeldi.

k4

Oyunun en etkileyici yanlarından biri sahne düzeni. Sadece bir yatak ve tepesinde ayna olduğunu düşünürken oyunun başlamasıyla birlikte kendimizi kozmik ve uzay mekiği gibi teknolojinin nimetleriyle donatılmış bir odada bulduk. Ekrana yansıyan dijital görüntüler, hızla kayan kodlamalar, duvardaki resimler, şekil ve animasyonlar ve bizi içine çeken efektlerle hepimiz ayrı bir boyuta taşınmış gibiydik. Oyunun en ilginç tarafı ise bir kokuya sahip olmasıydı. Evet, bu oyunda koku var, çikolata tadında olduğu gibi çikolata kokulu bir oyun bu! Psikolojik sandım, bana öyle geldi diye düşündüm ama oyundan çıkarken izleyicilerin birçoğu aynı yorumu birbirleriyle paylaşıyordu. Oyunu sevmemin başka bir nedeni de böylece itiraf etmiş oldum. (Oyunla ilgili ipucu vermek istemezdim ama bunu söylemem lazımdı.) Bu durumda, dekor, ışık ve müzik tasarımında Muhtar Pahtabanoğlu, Ayşe Ayter ve Alican Okan’ı alkışlıyoruz, değil mi?

Kısaca Kaplan Sarılması, “yine izleyeceğim, en az beş kez izleyeceğim, keşke en az üç perde daha olsa, Şebnem Bozoklu ve Kerem Fırtına hep sahnede olsa, Kemal Hamamcıoğlu yeni bir oyun yazsa ve bu iki oyuncuyu yeniden buluştursa” şeklinde yorumlarınızın yanında ölçüsüz övgülerde bulunacağınız bir oyun. İstanbul’un son dönemde en beğendiğim sahnesi Toy İstanbul’da izleyin, izleyin, izleyin! Öncesinde minik bir öneri: yanınızda bir parça çikolata olsun, oyun sonunda benim gibi krize girebilirsiniz. Şimdiden iyi seyirler!

IMG_20170211_122943_532

Fotoğraflar: Toy İstanbul

SİZ NE DÜŞÜNÜYORSUNUZ? YORUM YAZIN