Kıyılar Arasında Yankılar: Virginia Woolf'un İstanbul'dan Görünümü

Sanırım hazır bu yaşama gelmişken beni en çok şaşırtacak yenilik, rüyalarımızın kaydedilmesi ve gündüz gözü bu rüyaları izleyebilme fırsatının insanın eline bir silah gibi tutuşturulması olurdu. Çünkü rüyalarımızla aniden baş başa kalabilmek demek, defalarca kendimizi yeniden hazırlıksız anlayabilmek, dehlizlerimizi, korkularımızı, üzüntülerimizi, sevinçlerimizi de yeniden yargısızca ve aniden kuşatabilmek demek. İşte Virginia Woolf’a adanan Kıyılar Arasında Yankılar sergisi, kaydedilmiş bir rüya gibi gündüz gözü hissedilen termometrenin 40’ları gösterdiği bir sıcakta, gençlerin mezun olmak için telaşla topuklu ayakkabıları ile tıngır mıngır burkularak yürüdüğü bir kampüsün hemen yanı başında, aydınlık, sofistike ancak hayli zeki z kuşağının ulaşabileceği bir noktadan yankılanıyordu.

Virginia Woolf, modern edebiyatın kuşkusuz en zorlayıcı ve hayli de sansasyonel yazarlarından biri. Onun eserlerindeki en belirgin özellik, dış dünyadaki olaylardan ziyade karakterlerin zihinsel hareketlerini bir nevi bilinç sıçraması ile sayfalarına taşıma becerisi ve okuyucuyularını bu muğlak belli belirsiz alana hızlıca çekebilme cesaretidir bana kalırsa. Yazarın “tekniği” demeye dilim varmıyor çünkü geleneksel anlatının sınırlarını çiğnemeye öyle meraklı ki “taktik maktik yok, bam bam bam” müdahil olur insan hayatına Woolf. Peki, böyle bir yazı stilinin söz ile anlatılması zor olan taraflarını fotoğraf, belgesel, sinema dışında hangi araçla temsil etmek bizi gerçeğe en çok yaklaştırır derseniz ben fotoğraftan daha güçlü bir medya bulamadım.











