Kurtuluş: Bir Semti İnsan Hikâyeleriyle Keşfetmek
Kurtuluş’a her uğradığımda farklı bir hikâyenin peşinden sürüklenirim. Bu semt, küllerini kalbinde taşır, sadece meraklısına geçmişini anlatır. Sokakları, evleri, geniş mezarlıkları ve hatta ağaçlarıyla gelir dile. O kadar severim ki onu dinlemeyi, peşinden kitapları karıştırmayı… Bir apartman adından bir dükkânın tabelasına, bir levazımatçısından balıkçısına kadar her bir yaşam portresinin içinde bıkmadan yaşamayı sürdürür Tatavla ruhu. Bugün, Kurtuluş’un görülmeye değer yapılarını, mekânlarını değil; duyulmayı hakeden insan hikâyelerinin bir kısmını döküyorum yazıya. Eğer yolunuz düşerse, hepsine benden selam söyleyin.
Şişli Rum Ortodoks Mezarlığı: Zarifiler ve Grunberg Ailesi
Bir semti gezmeye başlamak için mezarlıklar belki de çok iç açıcı yerler değildir. Hüzün barındırır, bir son barındırır, gözyaşı barındırır. Yine de bilirim ki mezar taşları arasında gezinirken, gözüme çarpan siyah beyaz aile resimleri, yeni sulanmış papatyalar, güller, üzerine aile isimleri kazılı mermerler en az bir kitap kadar bilgi taşır. Bir ailenin öyküsü, yalnızca bir semte değil şehrin kendisine dair de çok şey anlatır.
Şişli Rum Ortodoks Mezarlığı’nın hemen girişinde yer alan Yorgos Zarifi’ye ait heybetli mezar taşı bir sanat eseri gibidir mesela. Kolunda çelenk taşıyan kız çocuğuyla bir kadını ve banker Yorgos Zarifi’yi simgeleyen heykeller, dönemin ünlü Fransız heykeltıraşı Antonin Mercié tarafından yapılmış. Kız çocuğunun minnetini dile getiren duruşu ve çelengi Zarifi’ye uzatması, ailenin 19. yüzyıl İstanbul’unda yardım ve dayanışma faaliyetlerine götürür bizi. Servetlerini yıllar içinde büyüten aile sadece bankacılıkla ve ticaretle anılmaz, aile bireylerinin yardımsever duruşuyla da döneminin sevilen, sayılan isimlerindendir. Örneğin, Yorgos Bey’in eşi Eleni Zarifi Peralı Yardımsever Bayanlar Derneği’nde çalışan ilk kadınlardandır. Gelini Froso Zarifi de bu dernekte yıllarca görev yapar. Derneğe gelir sağlamak için katılım ücreti oldukça yüksek olan balolar organize ederler. Bu balolardan elde edilen gelirlerle, yardıma muhtaç ailelerin çocuklarını okuturlar.
Daha önce hikâyesini kaleme aldığım Büyük Zarifi Apartmanı dışında Merkez Rum Okulu, Heybeliada Ruhban Okulu, Düşkünler Evi, Balıklı Rum Hastanesi ve birçok yapının da sahibi olan Zarifiler, Osmanlı Bankası’na yaptıkları ticari yardımlarla da adından söz ettirir. Yorgos Zarifi, Osmanlı Devleti’ne yüksek faizle borç vererek savaş dönemlerinde önemli rol oynar. II. Abdülhamid ile de yakın bir ilişki kurduğu, padişahın henüz şehzadelik döneminde kişisel servetinin idaresini Zarifi’ye emanet ettiği bilinir. Yorgos Zarifi ölümünden sonrası için bir miktar parasını da kimsesizlere verilmesi için vasiyet bırakır.
İlginizi çekebilir: Deniz Yılmaz Akman’dan Büyük Zarifi Apartmanı
Salt Galata Arşiv, İstanbul Ansiklopedisi, İstanbullu Rumlar (Sula Bozis)‘dan öğrendiklerimize göre: Zarifi’nin mezarından biraz ilerleyince karşıma bir başka Yorgos çıkar. Kendisi Alman bir aileye mensup olan Yorgos Grunberg’tir. Mezarı ise döneminin öne çıkan mermer ustalarından Marinos Tryfonidis tarafından yapılmış. 19. yüzyıl ortalarında Almanya’dan İstanbul’a göç ederek zamanla Rumlaşan ailenin bireylerinden Yorgos Bey, Karaköy Meydanı’nın 36 numarasında bulunan tanınmış şapka mağazalarından Yorgo Büyük Şapka Evi’nin sahibidir.
Kuzeni İsidоros Grunberg ise Sultanhamam’da, 37 numarada İngiliz kumaşları satan bir mağaza işletir aynı dönemde. Belli ki günümüze Yorgo Şapka Evi’ne dair pek bir fotoğraf kalmamış. Fakat hâlâ antika dükkânlarında Yorgo marka “borsalino” tipi (keçeden fötr şapka) şapkalara ve arşivlerde reklam afişlerine rastlayabiliyoruz.
Aile Apartmanından Bir Kafeye: Gormezano Palas
Kurtuluş’ta günden güne sayısı artan kafelerin, restoranların arasında bir tanesi özellikle dikkatimi çekiyor. Gormezano Palas isimli bu aile apartmanının hikâyesini bizzat Marisa Gormezano’dan dinleme şansına sahip oluyorum. Burası aynı zamanda giriş katında yer alan Siete Cafe isimli mekâna, kursların düzenlendiği seramik atölyesine ve kapısından girer girmez şapkalar sıralanmış küçük bir vitrine ev sahipliği yapıyor. Bu vitrinin içindeki şapkalar öylesine konulmuş antika eşyalardan ibaret değil; bir geçmişi var. Birazdan değineceğim.
Marisa Hanımla sohbetimiz sırasında ilk olarak isminin birkaç anlamını öğreniyorum. Biri Balkan milletlerinin Bulgaristan, Türkiye, Yunanistan sınırındaki Meriç Nehri’ne verdikleri isimden, diğeri ise Maris yani deniz şehri manasından geliyormuş. Son ve en temel anlamının da Meryem Ana’ya dayandığını söylüyor Marisa Hanım. Kendisi şen şakrak, tez canlı ve kafedeki tüm detayları her şey yolunda mı diye tatlı bir telaşla kontrol ediyor. Bu esnada, Marisa Hanım’ın ismine gönderme yapan Sylvie Vartan’ın La Maritza şarkısı kafenin bahçesinde yankılanmaya başlıyor.
Marisa Hanım’ın aile öyküsünü dinlerken epey öncelere gidiyoruz. Ama önce girişteki vitrinde gözüme çarpan şapkaların hikâyesine. Anne tarafından dedesi Adolf Loker, 1904 Lviv (1918’den sonra Avustuya’dan Polonya sınırlarına geçen ve bugün Ukrayna’ya dahil olan) doğumlu. Oradayken askerlere kasketler dikiyormuş. Bolşevik İsyanı’ndan sonra ülkesini terk ederek İstanbul’a yerleşmiş. 1928’de Karaköy’de Bahriye Şapka Evi’ni kurmasıyla hayatında yeni bir dönem başlamış. Zaten 14 yaşından beri bu işi yapan bir şapka terzisi olduğundan her türlü şapkayı gözü kapalı dikecek yeterlilikte. Şapka Devrimi sırasında Atatürk’ün istediği kasket tarzı şapkaları hayata geçiren isim de Adolf Loker. Fakat ne yazık ki bir isyandan kaçarak yeni bür ülkeye sığınan Loker’in karşısına İstanbul’da da başka bir kaos çıkmış. Şapka dükkânı 6-7 Eylül Olayları sırasında talan edilmiş. Bu olaydan sonra Adolf Bey, Heybeliada Deniz Harp Okulu öğrencilerinin kasketlerini dikmiş uzun yıllar. Her bir öğrencinin ölçülerine göre, kişiye özel.
Adolf Loker, 10 Ağustos 1970 tarihli Dünya Gazetesi’ne verdiği röportajda şapka terziliğine başlayışını şöyle anlatmış:
“O zaman Avusturya İmparatorluğu’nun sınırları içinde bulunan Galiçya’da askerî üniformalar çok şatafatlı idi. Hele şapkaların altın sırmalarla süslü olanları beni şapkacı olmaya teşvik etti. İlk olarak 14 yaşında askerî şapkaların imâli ile işe başladım.
“Paşalardan boyacılara kadar herkese bir şapka” parolamdı…”
Görünen o ki bugünlerde şapka takmak çoğu kimsenin aklına gelmese de şapka tarihimize baktığımızda Adolf Loker’in adı en başlarda yer alacak ve toplumsal hafızamızın bir parçası da bu kafede yaşamaya devam edecek.
Marisa Hanım’ın baba tarafından dedesi olan Elia Gormezano ise Selanik’ten Çanakkale’ye göçen ve en son olarak da İstanbul’a yerleşen Sefarad Yahudileri’nden. Aile apartmanları olan Gormezano Palas 1900’lerin başında yapılmış; o dönemin ilk 7 katlı kâgir yığma binalarından. Zaten kafenin ismi Siete, binanın 7 katlı olması ve No:7’de bulunmasından ötürü konuluyor. Ladino ve İspanyolca’da yedi demek. Art-Nouveau tarzındaki binada Bizans yapı sistemi kullanılmış. Doğal taş, ateş tuğlası ve Mimar Sinan’ın “Horasan harcı” diye tabir ettiği harçla inşa edilmiş. Bütün bunları binaya şöyle bir bakınca anlamamız imkansız ama neyse ki Marisa Hanım, ayrıntıları tatlı tatlı anlatıyor.
Baba David Gormezano ise 96 yaşında vefat edene kadar Gormezano Palas’ta yaşamış. İşte bu, şaşılacak şey! Çünkü günümüzde aile apartmanları yaşamıyor, herkes bir yerden bir yere göç halinde. Gormezano Palas ise 1900’lerin başından bu güne kadar, sahipleri değişmeden kuşaktan kuşağa aktarılmış nadir yapılardan biri. Şimdilerde Marisa Hanım’ın kızı Joelle’in de bir dairesinde yaşadığı ve hatta kafe bünyesindeki seramik atölyelerini düzenlediği o alımlı apartman… Adolf Bey’in zarafet timsali şapkaları, kadın elleri değen kafesi ve gürültüden uzak bahçesi. Hepsi Kurtuluş’ta sıradan bir gününüzü güzelleştirmeye yetiyor.
Bir Meyhaneciden Öte: Madam Despina
Tatavla* benim için biraz da Madam Despina’dır. Bugüne kadar gelebilmeyi başarmış işletmenin muşamba örtüleri, bahçesinde halen dimdik duran o ağaç, akşamüzerlerinin taze esintilerinde buluşmaya gelmiş mahalleli müdavimler ve onlara eşlik eden çalgı çengi Tatavla ruhunun içinde barınır. O ruhu tatmak için bir akşamüzeri mekâna uğramak yeterlidir…
Madam Despina olarak bilinen Despina Kanlı, 1919’da İmroz’da (Gökçeada) Rum bir aileye doğar. Ailesi Giritli’dir. Genç yaşlarında İstanbul gazinolarında çalışmaya başlayarak işi “mutfağında” öğrenir. 1946’da ilk meyhanesini Gayrettepe’de açar. 70’lerde ise Kurtuluş’a taşır mekânını. İsmini şehrin ilk kadın meyhanecileri listesine yazdırır. Bu liste zaten bir elin parmağını da geçemez.
Ona göre bu mekanın bazı kuralları vardır. Taşkınlık istemez, herkesin kendi masasında eğlenmesini ister. Marifetli ellerinden mezeler dökülür. Pilaki, yaprak ciğer, fava…
90’larda ne yazık ki üst üste talihsiz olaylar yaşar Madam Despina. Şeker hastası olduğu için bir bacağını kaybeder. Arkasından 1995’te mekanında bir cinayet işlenir. Bir adam, AIDS’den ölen Amerikalı aktör Rock Hudson’a benzetilince olay çıkarır ve 2 arkadaşını vurur. Bu olay sonrası “kanlı meyhane” olarak da anılan mekândan tamamen elini ayağını çeken Despina Hanım, burayı Ercan ve Erdoğan Tekin kardeşlere devreder. Mekânın salaş, otantik halinin aynen korunmasını vasiyet ederek gider Despina. Ondandır ki halen durur o muşamba örtüler. O örtüler ki bir şarkıya da konu olmuştur.
Meral Okay’ın sözlerini yazdığı Yine mi Çiçek şarkısı şu sözlerle başlar: “Kur masayı Madam Despina, kirli beyaz muşamba örtüleri ser…”
Despina Hanım, 2006’da vefat edince geride bir de vasiyet bırakır. Bu vasiyete göre Saadettin Kaynak’ın “Yalan” adlı şarkısı mezarı başında canlı çalınacak ve papaz, dua edilirken mezarı şarapla ıslatacaktır. Bütün bunlara uyularak Madam Despina son yolculuğuna uğurlanır. Günümüzde karakterli, bir hikâyesi olan ve insanı durduk yerde İstanbul hüznüne boğan bu mekânın asmaları altında oturmak, mezelerden tadarken Despina’yı anmak ne güzeldir.
*Tatavla: Kelime Rumca at ahırı anlamına gelir. Bu kelime nüfusun çoğunluğunun Rum olduğu dönemde kullanılır. 1929’da yaşanan büyük yangının ardından semtin adı resmi olarak Kurtuluş olarak değiştirilir.
Kaybolup Gitmiş Bir Seramik Parçası Bize Manukyan’ı Anlatır
Ne zaman Kurtuluş Caddesi No: 149’dan geçsem yolun karşısında terk edilmiş bir binanın (iş hanı olarak kullanılmış) üzerinde öylece kalmış o seramik parçasına takılırdı gözüm. Üzerinde kocaman iki adet M harfi vardı. Araştırmalarım sonucunda bu M’li seramiğin meşhur Madam (Matild) Manukyan’ın baş harflerinden oluşan M’lerden kaynaklandığını öğrenmiştim birkaç yıl önce. Ve kent hafızasında kalması gereken onlarca apartman resimleri, seramikleri gibi bu seramiğin de bir şekilde korunması gerekirdi ama bildiğim kadarıyla öyle olmadı. Yıkılan binanın kendisiyle beraber kayıplara karıştı iki M’nin izi. Şimdi seramikten yola çıkarak Kurtuluş’un bir başka hayat öyküsüne uzanıyoruz.
Madam Matild Manukyan aristokrat bir aileye sahiptir. Dame de Sion’dan mezun olduktan sonra evlenir ve eşinin beklenmedik vefatından sonra çocuğuyla tek başına kalır. Bu sürede terzilik yaparak hayata tutunmaya çalışır. Ailesinin durumu aslında kötü sayılmaz fakat Madam Manukyan kendi ayakları üzerinde durmaya meyillidir. Karaköy’de babasının sahip olduğu bir hanın içinde yer alan bir genel evin kiracısı borçlarını ödeyemeyince, bir zaman sonra kiracıya ortak olmaya karar verir. Yıllar içinde genel evi işleterek giderek işlerini büyüten ve gayrimenkul sayısını arttıran Manukyan defalarca vergi rekortmeni olarak ismini yazdırır sayfalara. Bu han, İstanbul’a hâkim olan hemen hemen herkesin bildiği, genel evler sokağı olarak da anılan Alageyik Sokak’tadır. Bu sokakta yer alan yapıların tümü geçtiğimiz yıllarda yıkıldı ve yerine kültür merkezi yapılması bekleniyor.
Kurtuluş No: 149’daki iş hanı da Manukyan’a ait olan yüzlerce gayrimenkulden sadece biriydi. Hatta bir rivayete göre genel ev olması amacıyla tasarlanır fakat halktan tepki gelince iş hanına dönüştürülür. Yıkılan iş hanının girişinde yer alan bu seramik panonun sanatçısı ise Güngör Kondu’dur. Kendisine ait başka seramik tablolar var mı diye araştırdım fakat bir bilgiye rastlayamadım. Bu panoyu, yıllardır gözümün aşina olduğu köşede görmeye alışık olan bir Şişlili olarak anmak, kayıtlara geçirmek istedim. Kendisi artık yok seramiğin ama hatırası şurada kalsın.
Aynı Sokağın, Aynı Köşesinde: Topikçi Musa
Bozkurt’daki Eşref Efendi Sokak’ın tam köşesinde (No:1) bir sokak lezzeti yaşar senelerdir. Bileni, seveni çoktur. İstanbul mutfağına ait bir Ermeni mezesi olan ve et içermemesi sebebiyle özellikle Büyük Perhiz döneminde tüketilen topik, Musa Bey’in ellerinden çıkmadır. Küçücük tezgâhında satar, meze masasını donatmak isteyenlere. Sınırlı sayıdadır, tarçını boldur.
Her şey 1991 yılında başlar Musa Bey için. Gedikpaşa’da bir lokantadadır önceleri. Gedikpaşa bir dönemin İstanbul’unda tiyatro denildiğinde akla gelen, aristokrat ailelerin ve çoğunlukla Ermenilerin yaşadığı, şimdilerde ise biraz kaderine terk edilmiş; imalat atölyelerine ev sahipliği yapan bir semt. Oradaki lokanta kapanınca Kurtuluş’a gelir topikçi Musa, ustasından öğrenir topiğin inceliklerini. O günden bu yana aslında bir sokak lezzeti olmasa da sokaklarda satılan yegane yiyeceklerden biri olarak karşımıza çıkar topik.
Bir Öneri: Kurtuluş’un çok renkli kimliğini biraz daha yakından tanımak isteyenler Hüseyin Irmak’ın Tatavla’dan Kurtuluş’a ve Gidelim Tatavla’ya kitabını, Mehmet Ali Kucur’un Hanımlara Piliz, Beylere Dikiz kitaplarını okuyabilir.
Kapak Fotoğrafı: Madam Despina İşletmesi
İlginizi çekebilir: Deniz Yılmaz Akman’dan Beyoğlu Rotası Vol. 1

Deniz Yılmaz Akman 

























Aile Tadında
İlk yorumu siz yazın!