La Vie d’Adéle bu sene Cannes Film Festivali’nde Altın Palmiye alan ve en çok konuşulan filmlerdendi. Ödül sadece yönetmene değil, 2 başrol oyuncusuna da (Lea Seydoux ve Adèle Exarchopoulos) takdim edildi, bu da Cannes tarihinde bir ilkti. Abdellatif Kechiche’in yönettiği La Vie d’Adéle; “Blue Angel” adlı bir karikatür kitabından yola çıkılarak çekilmiş. Gerçekçi, biraz yorucu ve senaryoya bağlı kalınmadan oynanan La Vie d’Adele’i izlerken yönetmenini ve filmi ya çok seveceksiniz, ya da hiç!

La vie d'Adéle'i (Blue Is the Warmest Color / Mavi En Sıcak Renktir)

Eğer La vie d’Adéle‘i (Blue Is the Warmest Color / Mavi En Sıcak Renktir) henüz izlemediyseniz ve izlemeye niyetiniz varsa bu yazıyı okumayın derim; çünkü söyleyeceğim şeyler filme dair beklentilerinizi şekillendirebilir. Ama eğer izlediyseniz veya “zaten izleyemem” diyorsanız gönül rahatlığıyla okuyabilirsiniz.

Filmin konusu aslında sıkça karşılaştığımız ve çok da enteresan olmayan şeyleri içeriyor. Kendini yeni yeni keşfeden genç bir kızın bir anda karşılaştığı ve cinsel yönelimini sorgulamasına sebep olan, bir diğer kıza aşık olması ve ikisinin uzun yıllara yayılan aşk hikayesi. Sanmayın ki, film cinsellikten yola çıkarak sadece homoseksüelliği ya da bunlara bağlı olarak gelişen sorun ve sorgulamaları ele alıyor. Filmin seks sahneleri dışında homoseksüelliği ele alan politik bir mesaj kaygısı yok. Tamamen aşka, tutkulara ve saplantılara odaklanmış sahneler var. Bu sahnelerin hemen hemen hepsi yakın çekimlerden oluşmuş birer fotoğraf gibi, durup düşünmeniz ve incelemeniz için size zaman veriyor.  İzleyicileri fazlasıyla “gerçek” diyaloglara tanıklık ettirerek, bir yandan da onları “gözetmen” havasına sokarak…

“Peki sonra ne olacak” diye merak ederek ilerliyorsunuz ve kesin bir sonla karşılaşmıyorsunuz. Filmin en vurucu özelliği ise bence oyuncuların kendini sahnelere inandırarak oynaması. Daha sonra röportajlara da göz atma fırsatı bulduğum da görüyorum ki, oyuncular “anı yaşamışlar”, yani yaşayarak oynamışlar. Bunu zaten bütün sahnelerde hissetmek mümkün.

Bu filmde “tutku” o kadar ön plandaki açıkçası senaryonun ilerleyişindeki kopukluklara bile takılacak vaktiniz olmuyor. İki kişi arasında yaşanan tutku, oyuncuların tutku ile birbiriyle yakınlaşmaları, tutku ile peşinde koştukları meslekleri ve daha birçok şey… Hepsi içinde tutkuyu barındırıyor ve üç saat gibi bir süreyi biraz yorularak ama hayata dair birtakım şeyleri de sorgulayarak sonlandırıyorsunuz.

Kechiche, bu çiftin uzun yıllar süren ilişkisini sadece iki insan gözünden göstermiyor. Örneğin; okuldaki öğrencilerin (Adéle’in arkadaşlarının) tepkileri sırasında Adéle’in içine düştüğü duruma bir an kendinizi koyuyorsunuz. Bir diğer bakış açısı ise Adéle ve Emma’nın ailelerinin çerçevesinden veriliyor. Hayata ne kadar farklı baktıklarını, sosyal statülerini ve yaşam tarzlarını sadece yemek sahneleri üzerinden bile kestirmek çok zor olmuyor. Biraz tedirgin ama ne yapmak istediğini bilen, yine de kendini sanat ve felsefe yönünden Emma’ya kıyasla eksik hisseden Adéle; bir ilişkinin sona yaklaşırken ne gibi farklılık sınavlarından geçtiğini de gayet güzel bir şekilde anlatıyor. İlk başta karşıdaki bedeni tanıma, zevk ve tutku gibi öğeler sonlara doğru mantıklı yüzleşmeler, Adéle’in kendisini Emma’nın “sanatsal” ortamının dışında gördüğü ve biraz da dışlandığını hissettiği duygular yüzünden bambaşka bir hale dönüşüyor. Tüm bunlar olurken karakterler de birden siyah ve beyaz olmaya başlıyorlar. Adéle’in yaptığı hata yüzünden artık O’nu istemediğini çok net bir şekilde dile getiren Emma’nın sözleri, tavrı ve beden hareketleri ilişkide bir anda O’nu daha etken, daha kararlı ve güçlü bir kimliğe bürürken, Adéle karakterini de bir o kadar zayıf, saplantılı ve “son bir şans isteyen”, mağdur durumuna sokuyor. Bu süreçte içiniz sızlarken, ister istemez “öyle bir durumda olsaydınız nasıl tepki verirdiniz” diye düşünüyorsunuz.

Daha önce de dediğim gibi ne karakterler, ne de konu sizi şaşırtmıyor. Hatta filmin birçok sahnesinde size dair bir şeyler de buluyorsunuz. Bu filmi farklı kılan ve üzerinde çok konuşulmasını sağlayan yanı tutkuyla çekildiği belli olan, yakın çekim (close up) sahnelerinden kaynaklanıyor. Yönetmen “kapı deliğinden gözetler” gibi yansıtıyor birçok şeyi, en yalın, en açık şekliyle. Sansür olmadan açığa çıkan duygular nasılsa hayatımızda, filmde de aynı o şekilde. Bu sahnelerin en iyi şekilde hakkını veren oyunculardan söz etmeye kalksam sayfalar yetmez, o yüzden bu kısmı biraz es geçiyorum.

Bir de unutmamak gerekir ki, bir ilişkinin uzun yıllara yayılarak anlatılması ve gerçeğe en yakın zamanlama içersinde sahnelere bölünmesi ancak bu kadar saatlik bir filmle anlatılabilirdi. O yüzden bu film 3 saat değil de, 2 saat sürseydi belki aynı hissi veremeyebilirdi. Filmi ben çok uzun bulmadım çünkü izlerken çok kaptırdım kendimi. Ama eğer filmin içine tam giremezseniz, size biraz uzun gelebilir. Zaten belirtmek gerekir ki; filmin süresi tartışılan bir diğer konu.

Bana göre, La Vie d’Adele; basmakalıp mesajlardan arınmış, cinsel kimlik sorgulamalarını ikinci plana atan tavrından, tutkulu oyunculuklarından, yakın çekim fotografik sahnelerinden ve bir aşkı en saf, en maskesiz haliyle anlatmasından dolayı başarılı bir film olmuş.

Dip Not: Eğer Fransız filmleriyle aranız yoksa ve Amerikan yapımı filmleri seviyorsanız, uzun filmlere katlanamıyorsanız, bir de üstüne iki hemcinsin yakınlaşmalarına tanıklık edemeyecek bir ruh halindeyseniz, bence bu filmi izlemeyin. Ama bu dediklerimden uzaksanız, bu filme bir şans vermenizi ve kendinizi filmin akışına bırakmanızı öneriyorum :)

La vie d’Adéle‘i (Blue Is the Warmest Color / Mavi En Sıcak Renktir) Filmekimi 2013

SİZ NE DÜŞÜNÜYORSUNUZ? YORUM YAZIN