İskandinav mitolojisi şu sıralar her yerde: Dizilerde, oyunlarda, podcastlerde, kitap listelerinde… Bu ilginin arkasında Viking estetiğinden fazlası var; Mehmet Emre İnal’a göre, Kuzey’in o soğuk atmosferi bizi içine çekiyor çünkü buzun altında aslında tanıdık bir ruh yatıyor. Bugün, 2018’den bu yana “Mitolojik Evren” adlı sosyal medya hesabıyla mitolojiyi ve sanat tarihini herkese açık tutmaya çalışan Mehmet Emre İnal ile gerçekleştirdiğim sohbeti size anlatmak istiyorum. Kendisi, not defteri olsun diye başladığı bu sosyal medya hesabını zamanla yüz binlere taşıdı. Sanat tarihindeki nü eserleri paylaştığı için erişim engeline bile takıldı ama devam etti. İnal, bugün Roma Tor Vergata Üniversitesi’nde yüksek lisansını sürdürüyor.

mei2
Mehmet Emre İnal | Fotoğraf: Mehmet Emre İnal

Destek Yayınları’ndan çıkan ilk kitabı “İskandinav Mitolojisi”nin ardından Myrina Yayınları’ndan çıkan ikinci kitabı “İskandinav Mitolojisinin Sanat Yolculuğu” hem mitoloji severlere hem de sanat meraklılarına sesleniyor. Mehmet Emre İnal ile, 18-19. yüzyıl yağlı boya tablolarını Panofsky metoduyla katman katman çözümleyen kitabı üzerinden, Thor’un neden kızıl değil sarışın çizildiğini, bir güneş sembolünün nasıl tarihin en karanlık ideolojisine araç edildiğini, Romantik dönem ressamlarının mitleri neden bu kadar sahiplendiklerini ve diğer şeyleri konuştuk. 

mei-kapak
İskandinav Mitolojisinin Sanat Yolculuğu | Fotoğraf: Myrina Yayınları

Mehmet Emre merhaba, mitolojiye ilginin ilk ne zaman başladığını merak ediyorum. Bir çizgi romanda, çizgi filmde veya bir oyunda…  En etkilendiğin karakter hangisiydi? 

Mitolojiye olan ilgim benim jenerasyonumdaki pek çok kişi gibi doğrudan popüler kültürle başladı. Çocukluğumda büyük bir keyifle oynadığım Age of Mythology oyunu ve okuduğum Thor çizgi romanları mitolojiyle tanışmama vesile oldu. O zamanlar sadece epik savaşlar ve fantastik evrenler olarak gördüğüm bu hikâyeler, zamanla tutkuya dönüştü. Sonrasında sanat tarihi alanında derinleştikçe, o çocukluk kahramanlarımın izini yüzyıllar öncesinin sanat eserlerinde sürmek beni bu alanda araştırmalar yapmaya kadar götürdü.

En etkilendiğim karakterler başından beri Odin ve Thor oldu. Thor’un gücü, destansı maceraları ve koruyucu yanı her zaman çok etkileyici gelmiştir. Ancak mitolojinin kökenlerine indikçe yaratılış tanrılarından biri olan Odin figürü de beni büyüledi. Sadece kudretli bir tanrı olmasından ziyade, bilgiye ulaşmak uğruna kendi gözünü feda edebilmesi, rünlerin sırrını çözmek için Yggdrasil’e kendini asması, ödediği bedeller… Odin’in bu bilge ve arayış içindeki doğası bana her zaman ilham vermiştir.

Ben, He-man dönemi insanıyım. Atılgan, Titrek, İskeletor. Ardından She-ra eklendi. He-man ve She-ra’nın mitolojide karşılığı var mı diye merak ettim şimdi. 

Aslına bakarsanız He-Man ve She-Ra, modern çağın ekranlara yansımış mitolojilerinden başka bir şey değil. Popüler kültür, mitolojik arketipleri alıp onları değiştirerek bizlere sunmayı çok sever.

He-Man’e baktığımızda Yunan mitolojisindeki Herakles ile İskandinav mitolojisindeki Thor arketipini görürüz. Her iki mitolojik figür de insanüstü güç ve sürekli kötülüklerle, canavarlarla mücadele etme temalarıyla karşımıza çıkar. Öte yandan He-Man’in dönüştüğü o an ve havaya kaldırdığı güç kılıcı, efsanelerdeki sihirli silah motifinin karşılığıdır. Bunu İskandinav mitolojisindeki meşhur Gram Kılıcı ya da Kral Arthur’un Excalibur’u ile eş tutabiliriz.

johann_heinrich_fussli-tor_and_jormundgandr-5
Johann Heinrich Füssli, Tor and Jormundgandr | Fotoğraf: M. Emre İnal

She-Ra’ya gelirsek, güçlü bir savaşçı kadın figürüyle karşılaşırız. Onu doğrudan Yunan mitolojisindeki Athena’ya ve Amazon savaşçılarına veya İskandinav mitolojisindeki Freya’ya ve Valkürler’e benzetebiliriz. Odin’in savaş alanındaki yardımcıları olan Valkürler de tıpkı She-Ra gibi kudretli ve iyiliğin, düzenin koruyucusu olan figürlerdir. Ayrıca She-Ra’nın kanatlı miğferini İskandinav mitolojisini konu alan tasvirlerde sıklıkla Valkür figürlerinde de görürüz.

Benim İskandinav bilgim Vikingler çizgi filmden gelmeydi. Daha çok Zeus, Hera, Medusa’yı bildik çünkü bu toprakların da hikâyeleri… Ne zamanki biraz büyüyüp Cermenlerin Galata’ya kadar geldiklerini öğrendim, oldukça şaşırmıştım. Seni uzakların akademik çalışmalar yapacak kadar cezbetmesinin sebebi neydi?

Bizim coğrafyamızda büyüyen biri için Yunan ve Roma mitolojisi hep yanı başımızda, antik kentlerde mermerlere kazınmış efsanelerde. Beni o uzaklara, Kuzey’in soğuk ve karanlık dünyasına çeken şey İskandinav mitolojisinin barındırdığı o sert, gerçekçi ve karanlık atmosfer oldu.

Yunan tanrıları ölümsüzdür ve keyiflerine düşkündür. Keza İskandinav tanrıları da keyiflerine düşkündür ancak bir gün Ragnarok geldiğinde yok olacaklarının farkındadırlar. Bu kaderci yapı, o sert doğanın sanata ve efsanelere yansıması bana her zaman çok daha dramatik ve insani gelmiştir.

Diğer yandan aslında o kadar da uzak sayılmazlar. İskandinavlar Vareg muhafızı olarak topraklarımıza kadar gelmişler. Ayasofya’nın mermerlerine kazınan Halfdan’ın imzasını içeren o meşhur runik yazı, bu iki coğrafyanın nasıl kesiştiğini gösteriyor. Bir sanat tarihçisi olarak Kuzey’in bu sert dünyasının Avrupa’yı ve sanatı nasıl şekillendirdiğini incelemek benim için her zaman çekici bir alan oldu.

Sence biz Türk okurları olarak neden Kuzey’in bu soğuk ama epik dünyasına bu kadar ilgi duyuyoruz? Mesela ben onların polisiye romanlarını su gibi okuyorum. Sıcak kanlı coğrafyanın insanı olarak, acaba zıtlıklar birbirini çekiyor mu diye düşünmeden de edemiyorum. Sana göre sebebi nedir?

Zıtlıkların çekimi teorisine katılıyorum. Bizler güneşli ve sıcak bir coğrafyanın insanlarıyız; Kuzey’in o sessiz, karanlık ve melankolik atmosferi bize haliyle çekici geliyor. Ama bence işin tanıdık gelen bir boyutu da var. İskandinav mitolojisindeki o savaşçı ruh, kadere boyun eğmeyen yapı ve destansı anlatım tarzı, aslında bizim kendi kültürel kodlarımızla eski destanlarımızla alttan alta çok uyuşuyor. Yani dışarıdan bakınca o soğuk ve uzak olma hali bizi cezbediyor ama hikâyenin içine girince özündeki o tanıdık mücadeleci ruh bizi içeride tutuyor diyebilirim.

Yavaş yavaş kitabına girelim. Sanat tarihine mesafeli olan ama mitolojiyi seven gençler için Erwin Panofsky metodunu biraz açabilir misin? Bir tabloya baktığımızda sadece “kaslı bir adam ve bir çekiç” görmekle, o eserin “içeriğini” ve ressamın o dönemki tutumunu anlamak üzerine konuşalım.

Panofsky’nin metodu, bir eseri katman katman okuma işidir. İlk bakışta tabloda sadece elinde çekiç tutan kaslı bir adam görürsünüz. İkinci adımda mitoloji bilginiz devreye girer; o çekicin Mjölnir, adamın da Thor olduğunu anlarsınız. Üçüncü aşamada ise “Thor’u neden o dönemde, o renkte veya o kompozisyonda çizdi? Dönemin siyasi havası neydi, sanatçı bize alttan alta ne mesaj veriyordu?” gibi sorulara yanıt veririz. Bir tablonun gerçekten anlaşılabilmesi için bu şekilde, katman katman çözümlenmesi gerekli. Aksi takdirde sadece kaslı bir adama bakıp geçeriz. Kitapta da bunu yaptım; tabloları bu metodla ele alıp ressamların dönemlerine dair tutumlarını ve eserlerin ardındaki alt metinleri okuyucuyla birlikte çözümlemeye çalıştım.

Günümüzde Marvel filmleri veya God of War gibi oyunlar sayesinde Thor ve Loki artık birer “pop ikonu”. Ancak kitabında, Vikinglerin aslında boynuzlu miğferler takmadığını ve bu imajın çok sonra oluştuğunu belirtiyorsun. Popüler kültürün yarattığı bu “karizmatik ama hatalı” Viking imajı, gerçek sanat tarihini gölgeliyor mu? Yoksa bir şekilde ilgileri olsun gerçeğini sonra da öğrenirler mi diyorsun?

Açıkçası boynuzlu Viking görünce tadım kaçıyor. Bu imge, 19. yüzyılda Richard Wagner’in Nibelungen Yüzüğü operasıyla hayatımıza bir girdi, bir daha da çıkmak bilmedi. Sahnede daha dramatik ve heybetli dursun diye tasarlanan o miğferler, maalesef zamanla koca bir kültürün görsel hafızasını ele geçirdi.

Sanat tarihini tamamen gölgeliyor diyemem, sonuçta Marvel filmleri veya oyunlar sayesinde birilerinin bu dünyaya adım atması kıymetli bir ilk adım. Benim asıl rahatsız olduğum şey, bu karizmatik ama hatalı tasarımın popüler kültürde inatla tarihi bir gerçekmiş gibi sunulmaya ve tüketilmeye devam etmesi. Oysa konuya ufak bir merak salıp araştıran biri bile işin doğrusunu hemen öğrenebilir. Savaşta kafanıza taktığınız o boynuzlu miğferlerin, rakibinizin kılıcı veya baltası için harika bir hedef olmaktan başka bir işe yaramayacağını anlamak çok zor değil.

Yine de işin iyi tarafından bakarsak, o boynuzlar insanları bu efsanelerin dünyasına çeken bir unsursa, varsın ilk başta öyle bilsinler. Biz kitaplarımızda, araştırmalarımızda ve içeriklerimizde işin doğrusunu anlatmaya devam edeceğiz.

elisabeth_jerichau_baumann_-_valkyrier_-_1871
Elisabeth​ Jerichau​ Baumann​, Valkyrier | Fotoğraf: M. Emre İnal

Kitabındaki tek kadın ressam olan Elisabeth Jerichau-Baumann ve onun “Valkürler” eseri dikkat çekiyor. Mitolojideki kadın figürlerin (Freya, Frigg, Valkürler) sanattaki temsili, günümüzdeki “güçlü kadın figürü” arayışına bir referans veriyor olabilir mi?

İskandinav mitolojisinde kadın zaten hep çok güçlü ve belirleyici bir rolde. Orada kurtarılmayı bekleyen prensesler yerine savaşı ve ölümü yöneten Freya veya savaş alanında kimin yaşayacağına karar veren kudretli Valkürler var. Üstelik yaşayan tüm canlıların, hatta tanrıların bile kaderlerini belirleyen karakterler Nornlar olarak bildiğimiz kadınlardır. Eski Türk kültüründeki kadının yeri ve İskandinav kültüründeki kadının yeri oldukça benzer; olumlu yöndeki bu benzerlik bence çok kıymetli.

Elisabeth Jerichau-Baumann’ın tablosu da bu yüzden kitabımda çok özel bir yerde. Erkek egemen bir sanat dünyasında, bir kadın ressamın fırçasından böylesine savaşçı ve bağımsız kadın figürleri görmek gerçekten çok etkileyici. Sanattaki bu mitolojik temsiller, bugünün güçlü kadın arayışının ve duruşunun yüzyıllar öncesinden gelen sağlam bir referansı.

“İskandinav Rönesansı” olarak adlandırılan dönemde sanatçıların bu mitlere yönelmesi o dönemin uluslaşma çabalarının bir parçası mıydı? Bugün de benzer bir “köklere dönüş” trendi olduğunu düşünüyor musun?

İskandinav Rönesansı dediğimiz süreç, Romantik dönem ressamlarının kendi mitolojilerini adeta uykudan uyandırıp yeniden tasvir etmeye başladığı dönemdir. O yıllarda Avrupa sanatına Yunan ve Roma hegemonyası hakimdi, Kuzeyli sanatçılar ise kendi köklerini hatırlayıp ulusal kimliklerini sanat üzerinden inşa etmeye giriştiler. Yani bu mitlere yöneliş tamamen bilinçli bir uluslaşma çabasıydı.

Bugün de bence çok net bir köklere dönüş yaşıyoruz. Her şeyin çok hızlı tüketildiği, yapaylaştığı ve fazlasıyla dijitalleştiği bir çağdayız. İnsanlar bu inanılmaz hızın içinde daha gerçek, kadim ve sağlam bir şeylere tutunma ihtiyacı hissediyor. Bu yüzden mitolojiler bize bu karmaşada sığınacağımız o sağlam kökleri ve insan doğasının değişmez özünü sunuyor. Bence mitolojinin son zamanlarda bu kadar ilgi görmesinin sebeplerinden biri de bu.

marten_eskil_winge_-_tors_fight_with_the_giants_-_google_art_project
Mårten​ Eskil​ Winge​, Tor’s​ Fight​ with​ the​ Giants | Fotoğraf: M. Emre İnal

Mårten Eskil Winge’nin Thor’un Devlerle Savaşı tablosundaki Thor tasviriyle, günümüzdeki sarışın Thor imajı arasında ilginç bir bağ var. Thor’un kemerindeki “gamalı haç” motifinin o dönemki anlamıyla, bugünkü algısı arasındaki ayrımı anlatır mısın?

İskandinav mitolojisinin orijinal metinlerine baktığınızda Thor, bugün popüler kültürde gördüğümüz gibi sarışın değildir. Aksine kızıl saç ve sakallara sahip bir tanrıdır. Peki Mårten Eskil Winge onu bu tabloda neden altın sarısı saçlarla çizdi? Çünkü tablo 19. yüzyılda, milliyetçilik akımlarının Avrupa’yı kasıp kavurduğu bir dönemde çizildi. İskandinavlar kendileri için ideal, kusursuz bir Kuzeyli ırk profili inşa etmek istiyordu. Thor da bu tabloda aydınlık, sarışın bir figür olarak karşımıza çıkar. Tam da bu yüzden tablodaki devler özellikle esmer, koyu saçlı ve karanlık tasvir edilmiştir. O milliyetçi bakış açısıyla devler kaosu, vahşeti ve öteki olanı temsil ediyordu.

Thor, 20. yüzyılda Naziler tarafından hızla benimsendi ve kendi karanlık propagandaları için kullanıldı.

Kemerdeki gamalı haç meselesine gelirsek, tablonun yapıldığı dönemde bu sembolün faşizmle uzaktan yakından bir ilgisi yoktu. Svastika binlerce yıllık kadim bir güneş sembolüdür ve Kuzey paganizminde Thor’un çekicinin kudretini, yıldırımı ve gök tanrısı kimliğini temsil eder. Ancak işin çok talihsiz bir boyutu da var: Thor’un bu tasviri ve kemerindeki svastika figürü sebebiyle eser 20. yüzyılda Naziler tarafından hızla benimsendi ve kendi karanlık propagandaları için kullanıldı. Oysa sanatçının amacı kadim bir miti resmetmekti.

20260428_150916
M. Emre İnal, Palazzo Altemps, Roma | Fotoğraf: M. Emre İnal

Roma Tor Vergata Üniversitesi’nde eğitimine devam ediyorsun. Antik Roma’nın mermer sütunları arasında yaşarken, Kuzey’in karanlık ormanlarını ve sisli fiyortlarını hayal etmek nasıl bir duygu? Akdeniz sanatı ile İskandinav sanatı zihninde çarpışıyor mu?

Zihnimde pek çarpışmıyorlar, aksine birbirlerini çok iyi dengeliyorlar. Çünkü işin özünde çoğu mitoloji birbirleriyle benzerlik taşıyor. Antik Roma ve Yunan sanatına zaten büyük bir tutkum var. Roma’da yüksek lisans yapmak, sık sık bu devasa mermer sütunların, Kolezyum’un veya Roma Forumu’nun yanından geçip bu tarihi yerinde deneyimlemek benim için müthiş bir duygu. Ne zaman istesem sokaklarda veya müzelerde o kusursuz estetiği ve Akdeniz sanatını inceliyorum, bu şansın olabildiğince tadını çıkarmaya çalışıyorum.

Ancak bir proje üzerine çalıştığımda masaya oturunca işin rengi değişiyor. Bir anda o sıcak, güneşli atmosferden çıkıp İskandinav mitolojisinin soğuk dünyasına geçiş yapıyorum. Yazarken mitlerin içine girip karakterlerle o anı yaşadığımı hissetmezsem asla verim alamıyorum. Biri günlük hayatım ve akademik temelim, diğeri odaklandığım üretim alanım diyebilirim. Bu iki farklı uçta çalışmak beni daha da motive ediyor.

mei5
M. Emre İnal, National Museum, Oslo, Norveç | Fotoğraf: M. Emre İnal

 “Mitolojik Evren” isimli sosyal medya hesabın var. Akademik bilgiyi dijital dünyaya nasıl adapte ediyorsun? Genç kuşak için Nesir Edda gibi ağır kaynakları kaydırılabilir içerik haline getirmek zor mu?

Sayfayı lisans eğitimime ilk başladığımda tamamen kendime bir not defteri olsun diye açmıştım. Öğrendiğim o ağır ve teorik bilgileri akılda kalıcı hale getirmek için basitleştirerek paylaşıyordum. Zamanla çok sevildi ve sayfa hiç beklemediğim kadar geniş kitlelere ulaştı.

Tabii bu süreç her zaman kolay olmadı. Sanat tarihindeki nü eserleri paylaştığım için bir kesimin ciddi saldırılarına ve şikayetlerine maruz kaldım. Hatta bu yüzden sayfaya erişim engeli bile getirildi. Yalan yok, bir ara hevesim cidden kırıldı, bırakma noktasına geldim ama sonra kendi kendime tam da o kitleye inat devam etmem gerektiğine karar verdim.

Çünkü sanat ve mitoloji gibi konuları sosyal medyaya taşımak, herkesin bu bilgiye kolayca ulaşabilmesine vesile oluyor. Özellikle malum kitap fiyatları bu kadar artmışken, bilginin bu şekilde herkes için ücretsiz ve erişilebilir olması bence çok kıymetli. Zaten öğrenmek ve öğretmek bu hayattaki en temel mottom. O yüzden ne olursa olsun, mitolojiyi ve sanatı takipçilerime aktarmaya devam edeceğim.

la_caza_salvaje_de_odin_por_peter_nicolai_arbo-1
La​ caza​ salvaje​ de​ Odín​, Peter​ Nicolai​ Arbo | Fotoğraf: M. Emre İnal

Eğer bir gün Bifrost köprüsünden geçip Asgard’a girme şansın olsaydı, yanına hangi ressamı ve hangi tablosunu alırdın?

Yanıma kesinlikle Peter Nicolai Arbo’yu ve o meşhur “Odin’in Vahşi Avı” tablosunu alırdım. Tabii sadece tabloyu alıp gitmek olmaz. Odin eğer müsaade ederse, eseri doğrudan onun kendi salonu olan Valaskjalf’ın duvarına asardık. Şöyle tahtı Hlidskjalf’ın tam üzerine… Söylerken heyecanlandım. Hem oranın ruhuna çok yakışırdı hem de Arbo’yu bizzat tanrıların salonunda onurlandırmış olurduk.

Atatürk’ün “Sanatsız kalan bir milletin hayat damarlarından biri kopmuş demektir” sözünü kitabının önsözüne taşımışsın. Bu söz, senin sanat tarihçisi kimliğinle mitolojiyi birleştirme çabanı nasıl özetliyor?

Dünyaya şöyle bir baktığımızda, sanatın değer görmediği toplumların nasıl nefessiz ve karanlık kaldığını çok net görebiliyoruz. Bugün kendi ülkemizde sanatı özgürce yaşayabiliyorsak, dünyanın öbür ucundaki bir kültürü araştırıp sanat tarihini konuşabiliyorsak, bu tamamen Atamızın vizyonu sayesindedir. Ona olan minnetimi ve hayranlığımı kelimelerle anlatmam zor.

Bu sözü önsöze taşıdım çünkü binlerce yıllık hikâyeleri bugüne kanlı canlı taşıyan asıl hayat damarı sanattır. Ben de bir sanat tarihçisi olarak, Atamızın açtığı bu aydınlık yolda o hayat damarının ne kadar değerli olduğunu ve bizi nasıl aydınlattığını okurlara en baştan hatırlatmak istedim.

kapak-02
İskandinav Mitolojisinin Sanat Yolculuğu | Fotoğraf: Myrina Yayınları

Mitolojiyi bir sanat eseri üzerinden incelemek, bir ağacın sadece meyvelerine bakmak yerine, o ağacın köklerini ve o köklerin hangi topraktan beslendiğini anlamaya benzer; meyve sadece sonuçtur, sanat ise o meyvenin neden o tatta olduğunun hikayesidir. Bu “İskandinav Mitolojisinin Sanat Yolculuğu” için doğru bir tespit mi?

Mitolojik efsane o ağacın meyvesiyse, sanat tarihi o meyvenin hangi topraktan, hangi iklimden beslenip o tadı aldığını anlamaktır. İskandinav Mitolojisinin Sanat Yolculuğu kitabımı da bu niyetle hazırladım; okuyucuya sadece meyveyi sunmak değil, o meyvenin neden o tatta olduğunun hikâyesini bizzat sanat üzerinden anlatmak istedim. Keza ilk kitabımda da İskandinav mitolojisini anlatırken ünlü sanatçılar tarafından çizilmiş illüstrasyonlara sıklıkla yer vermiştim. Sanat eserleri bir metnin akılda kalıcı olmasında önemli rol sahibi; çalışmalarımda olabildiğince buna dikkat etmeye çalışıyorum.

Arkeoloji meraklısı olarak sence ülkemizdeki müzelerde bu mitolojiye dair izler bulabilir miyim? 

Maalesef ülkemizdeki müzelerde İskandinav mitolojisine dair izler bulmak oldukça zor. Keşke Avrupa’daki gibi bu eserlerin geçici de olsa sergilendiği organizasyonlar yapılsa ama şu an için elimizdeki en net ve etkileyici kanıt bahsettiğimiz üzere Ayasofya’da. Umarım günün birinde kitabımda yer alan eserlerin en azından birkaçını ülkemizdeki sergilerde görebiliriz.

mehmet-emre-inal
Mehmet Emre İnal | Fotoğraf: M. Emre İnal

Bir tablodaki kaslı adamı artık o renkte, o kompozisyonda neden çizildiğini sormadan geçmek mümkün değil. İskandinav Mitolojisinin Sanat Yolculuğu Myrina Yayınları’ndan çıktı; Mehmet Emre İnal’ı Mitolojik Evren sosyal medya hesabından takip edebilirsiniz.

Kapak Fotoğrafı: M. Emre İnal

İlginizi çekebilir: Ariadne’nin İpi’nden Modern Hayatta Mitoloji