Bir süredir İstanbul Modern’de görülebilen Prix Pictet: Güç adlı sergi, günümüzün en etkili fotoğraf ödüllerinden biri olarak sayılan Prix Pictet’in 12 finalistinin çarpıcı işlerini bizlerle buluşturuyor. 2008 yılında başlayan bu yarışma, sırasıyla “Water”, “Earth” ve “Growth” temalarından sonra, dördüncü yılında hayli ses getiren “Power” teması ile karşımızda.

Prix Pictet, İsviçreli özel bir banka olan Pictet&Cie tarafından başlatılmış, odağında fotoğraf ve sürdürülebilirlik olan bir yarışma aslında. Büyük şirket ve kuruluşların sürdürülebilirlik konusundaki bu tarz destekleyici yaklaşımlarının hala ironik olduğunu düşünüp, çokça ikiyüzlü bulsam da, yarışma fotoğraflarının, yarışma temasının sorduğu sorulara verdiği net, dürüst, rahatsız edici yanıtları görüp, bu fotoğrafların geniş kitlelere ulaşmasının en nihayetinde faydalı bir amaca hizmet ettiğine inanıyorum.

Bu seneki yarışmanın teması olan Güç, günümüz insanının çok temel bir ikilemini ele alıyor. Aslında zayıfı sindirme ve üstünlüğü ispat etme sanatı olan gücün doğurduğu sonuçların, aslında toplumların çaresizliğinin en büyük sebeplerinden de biri olduğunu gözümüze sokuyor sergideki fotoğraflar. Gücü bazen, şehir banliyölerindeki varolma savaşı olarak anlatan fotoğraflar, bazen de Meksika’daki BP petrol sızıntısı karşısındaki çaresizliğimizi, petrol gibi mutlak bir güce olan bağımlılığımızı yüzümüze vuruyor. Gücü yalnızca geleneksel kavramsal anlamı ile düşünen zihinlerin yüzüne, gücün ve güç savaşlarının aslında hayatımızın her anında bizimle birlikte olduğu soğuk gerçeğini çarpıyor adeta.

12 finalist arasından benim çalışmalarına hayran olduğum sanatçılar; Joel Sternfeld, Daniel Beltra, Robert Adams ve Rena Effendi oldu. Özellikle Joel Sternfeld, “When It Changed” adlı portfolyosunda, Kanada’daki 11. Birleşmiş Milletler Küresel Isınma toplantısındaki fotoğrafları ile güç olgusuna çok geniş bir bakış açısı ile ele bakıyor. Dünyaya insanoğlu olarak verdiğimiz zararın çözümü için bir araya gelen, sözümona dünyadaki en önemli otorite ve güç unsurlarından birinin üyelerinin, gücün yarattığı yıkımlar karşısında, aslında finansal gücün yarattığı yıkımlar karşısındaki endişe ve çaresizliklerini bu kadar doğrudan bir biçimde görmek, beni şaşırttı. Aslında ülkeler arasındaki, çoğu petrol gibi salt finansal odaklara dayalı güç savaşlarının, büyük global şirketlerin vurdumduymazca çevreye verdiği zararın karşısında en güçlülerden bildiğimiz otoritenin bile kifayetsiz kalışı, insanoğlunun en büyük ironisi bir bakıma.

Sovyetler Birliği’nde büyümüş ve Türkiye’yi de defalarca fotoğraflamış olan, benim çok yetenekli bulduğum Rena Effendi‘nin , çağımızın en büyük yıkımlarından birisi olan Çernobil sonrası, hayalet şehir Prypiat’a yaptığı gezinin fotoğraflarıdır içimi cız ettiren. İnsanların evlerini terk etmek zorunda kalması ve bir daha dönme ihtimallerinin de ellerinden alınması, kulağa yeterince acımasız geliyor. Devletler arasındaki bitmek bilmeyen iktidar savaşlarının faturasının her zamanki gibi, “isimsiz” güçsüz çoğunluk ama azınlıklara kesildiğini bu kadar net görmek, insana fikren ve ruhen huzursuzluk veriyor. Yarışmanın amacının da, günlük hayattaki körlüğümüz karşısında gözümüzü açmak olduğunu bildiğimden, bu huzursuzluk hissini ve bu hissin dozunu da çok yerinde buluyorum Rena Effendi’nin işlerinde.

Çoğunlukla natürmort olan çalışmaların dinginliği, anlamını sessizliğinden alışı, Effendi’nin işlerini gözümde daha önemli ve anlamlı kılıyor. Sanatçının iletmek istediği bir mesajı paylaşmak için seçeceği en doğru yolun, söyleyeceklerini göze sokmadan, bağırmadan söylemesi olduğuna inananlardanım.

Bu iki isim dışında, Daniel Beltra‘nın Meksika’daki hepimizin büyük hayretle, oturduğumuz yerlerden seyirci kaldığımız petrol sızıntısını anlattığı portfolyosu ile Robert Adams‘ın ormanların toplu kıyıma uğratıldığı mekanlarda yaptığı çekimler, sergideki diğer favorilerim. Özellikle Robert Adams’ın toplu orman kesimleri üzerinden sorduğu temel, felsefi sorular, beni çokça düşündürdü. Ormanların toplu kesimi ile savaşlar arasında bir bağın bulunup bulunmadığı, bu kesimlerin kitlelere şiddeti öğretip öğretmediği, nihilizme katkıda bulunup bulunmadığı, çalışmasını yaparken, sanatçının kendine ve dünyaya sorduğu sorular. Fotoğrafları gördükten ve sonrasında bu konu ile ilgili biraz okuduktan sonra, bu sorulara kendi adıma verdiğim yanıt “Evet” yönüne kayıyor aslında.

Yarışmanın bu seneki birincisi ve 10 yıl dünyanın en prestijli foto muhabirlik ajansı olan Magnum’un üyesi olarak çalışmış Luc Delahaye‘nin fotoğrafları, beni belirli bir ölçüye kadar etkilese de yarışmaya sunduğu portfolyosunu anlamsal bütünsellikten uzak buldum. Çalışmaları ayrı ayrı net mesajlar içerip ve önemli lirik alt metinler taşısa da, bir araya geldiklerinde güç ile ilgili anlamlı bir kompozisyon oluşturduklarını düşünmedim. Bana çalışmaları güç olgusunda, tek bir ortak soru sordurtamayıp, tek bir yanıt da verdirtemedi.

Güç olgusu, hayatımızın her yerinde bizimle. Bazen iki kişi arasındaki basit bir ego kıvılcımı formunda, bazen terfi etmek için gecemizi gündüzümüze kattığımızda, bazen uzaktan baktığımız toplu mezar fotoğraflarında, bazen bir tsunami ya da deprem sonrası hayatın aylarca, yıllarca normale dönmeyişinde, bazen okuduğumuz post-modern işgal haberlerinde… Sergideki provokatif bulduğum çalışmalar ve değişik bakış açıları sonrasında, insan olarak kendi icat ettiğimiz güç olgusu karşısında aslında ne kadar güçsüz olup, dünyayı kendimiz ve diğerleri için ne kadar yaşanmaz kıldığımız gerçeği karşısında bir kez daha sarsıldım. Güç olgusunun orantısız ve yanlış kullanımı sonucunda da yine kendi kendimizi doğa karşısında güçsüzleştirip, çaresizleştirdiğimizi de bir kere daha büyük bir netlikle gördüm. Bu tarz farkındalıklara vardığı o kısa anlarda, insan tek başına bir dağın başında kollarını açarak uzanıp, kendini bir anlığına dünyadan soyutlamak istiyor.

İstanbul Modern’de 28 Nisan’a kadar görülebilecek Prix Pictet: Güç adlı serginin, günlük hayatımızdaki çok önemli bir olguyu, 12 değerli sanatçının farklı pencerelerinden ele alması sebebi ile görülmesi gerektiğine inanıyorum. İnsanlığın yakın tarihine çok dürüst ve tokat gibi bir ayna tutan sergi, belki kendi hayatlarımızda bir şeyleri değiştirmemizin ilk adımı olur. Ne de olsa, hayal kurmak bedava…

Fotoğraflar: İstanbul Modern ve Prix Pictet

SİZ NE DÜŞÜNÜYORSUNUZ? YORUM YAZIN

MAGGER NEWSLETTER'A ÜYE OLUN

x

Newsletter'a üye olmadınız mı?