Ramazan için hiç kuşkusuz nostalji hastalığından (nostalji kavramı bir hastalıktan doğmuştur) mustarip en bilinen konulardan biri, hatta birincisidir denebilir. “Nerede o eski ramazanlar” klişe cümlesi ile özdeşleşmiş bu nostalji o kadar uzun zamandır seslendiriliyor ki artık bir tür ramazan parodisine dönüşmüş durumda.
Öncelikle şunu belirteyim: Ben ramazanları çok severim. Yakın zamana kadar sağlığım elvermeyinceye kadar çok uzun bir süre düzenli oruç tuttum. Ve evet… itiraf ediyorum çocukluğumdaki ramazanları özlüyorum ve “Ah nerede o ramazanlar?” diyorum içimden.
Benim çocukluğum 70’lerin sonundan 80’lerin sonuna kadar olan bir dönemde geçti. O yılları ergenliğimin tüm çekilmezliğini yaşamaya başladığım 1989 yılına kadar hayatım en mutlu günleri olarak hatırlarım. Oysa ben farkında olmasam da Türkiye’de yaşayan pek çokları için o yıllar yaşamanın en zor ve en kötü yıllarıydı. Faşist bir askeri darbe toplumun üzerinden silindir gibi geçmişti. İşkence görenler; hapislerde çürüyenler; işlerini, onurlarını ve sevdiklerini-yakınlarını kaybedenler için o yıllar benim deneyimlediğimden çok farklıydı elbette. O yıllarda benimle benzer yaşlarda olan ama benim gibi her dediği yapılan, rüya gibi bir çocukluk geçirmek yerine ziyaret günlerinde hapisanede ağır şartlar ve zulüm altındaki tutuklu babasını ziyaret etmek zorunda olan çocuklar… Günümüzde o dönemin çocukları da benim gibi anıyorlar mıdır o yılları; o yılların ramazanlarını, bayramlarını? Ramazan söylendiği üzere gerçekten herkese bolluk bereket mi getiriyordu? Benim için ramazan iki akşamda bir farklı bir akrabaya veya dost eve gidilen ve topluca mutluluk içinde yenen iftarlar; her akşam farklı bir menü ile sevdiğim güzel yemekler ve sonunda da bayram gelince hediyeler ve harçlıklar demekti. Ben çok şanslı bir çocuktum; hem baba hem de anne tarafında neredeyse tüm büyükler hayattaydı (Sadece dedem-anneannem-büyükbabam-babanem değil babamın ve annemin büyük baba ve babaanneleri ve anneanneleri de hayattaydı. Ayrıca halaları ve dayıları da bayram ziyaretine gidecek kadar yakınlardı bize.) tatlı, harçlık ve hediye konusunda cömerttiler. Yoksul bir ailede büyüyen bir çocuğun ramazanları ve bayramları da bu şekilde mi geçiyordu? Örneğin ben çocukken herkesin kurban bayramında kurban kestiğini düşünürdüm. Bir kurban bayramında babamın halalarından birinin herkesin kurban kesemediğini anlatmasıyla bir sosyo-ekonomik gerçeklikle ilk defa karşılaşmıştım ve çok üzüldüğümü hatırlıyorum. Çocukken yoksulluğu hastalık gibi doğal bir durum olarak düşünürdüm mesela. Büyüyünce gerçekler ısırmaya başladı; dünyanın büyüsü bozuldu ve aslında dünyanın ne kadar kirli ve insanlığın ne kadar kötü olabileceğini gördüm tıpkı yoksunluğun politik ve ekonomik tercihlere ve tarihsel süreçlere bağlı olduğunu veya bizim için bir oyun, komik bir olay olan ‘İlk oruç dayağı hangi ilde atılacak’ merakının aslında ülkedeki demokrasi, özgürlükler ve yaşam tarzlarına saygı alanlarına dair çok ciddi politik ve sosyolojik bir sorun olduğunu öğrendiğim gibi.