Rüya Oteli: Göçmenlik ve Kadınlık Yan Yana Gelince Başlayan Distopya

Şimdi aramızda, bir arkadaşıyla sohbet ettikten yalnızca saniyeler sonra sosyal medyada o konu hakkında karşısına reklam düşmüş olanlar elini kaldırsın. 2000’lerin başından duymaya alıştığımız “dinleniyoruz” paranoyaklığı çoktan gerçek oldu, kendimizi kandırmayalım. O yüzden teknoloji bizi artık bununla pek korkutamaz, sadece rahatsız edebilir. O zaman gelin, sizi başka bir evrene götüreyim: Bir varmış bir yokmuş, uykunuzu kontrol altına alabildiğiniz, arkadaşlarınızla rüyalarınızı paylaşabildiğiniz yeni bir düzen kurulmuş. Yalnızca minik bir sorun var. Rüyalarınız için artık tutuklanabilirsiniz. Bir orayı kurcalamadıkları kalmıştı, değil mi? Laila Lalami’nin Rüya Oteli kitabı için size ilk önerim, uyumadan önce yemek yemeyin ve kesinlikle korku filmi izlemeyin.

Aslında hepimiz benzer bir öğütle büyüdük: “Davranış, düşüncelerden daha önemlidir.” Sonuçta düşüncelerimizi kontrol etmek her zaman elimizde olmayabilir. Fakat nasıl davrandığımıza biz karar verebiliriz. Fas kökenli Lalami’nin ödüllü Rüya Oteli’nde, artık zihnimizin en karanlık köşelerinde kalan, hatta bizim düşüncelerimize ait olmayan rüyalarımız bile bir yargılama konusuna dönüşebiliyor. Kitaba geçmeden önce bir not düşmek isterim: Rüyalardan yargılanmak düşündüğümüz kadar distopik değil. Çünkü bugün bile Gana’da uykuda görülenler yüzünden cadılıkla suçlanan ve kamplarda tutsak tutulan kadınlar bulunuyor. Bence bu hikâyede asıl bu kadar korkutucu olan, göçmenlik ve kadın kimlikleri yan yana gelince başlıyor.










