Sundance programının da belli olduğu şu günlerde vizyona başarılı filmler gelmeye başladı. Feriye gibi sinemalarda gösterilen bağımsız filmler dışında da çok güzel filmlere rastlayabiliyoruz. Bunlardan birkaçını yazmak istedim…

Hala Tarantino’nun son filminin heyecanını yaşasak da geçtiğimiz cumartesi günü Argo“ya, tekrar açılmasıyla büyük bir sevinç yaşadığım Feriye’de gittim. Fakat ne yazık ki salonda toplam on kişi ya vardı ya yoktu… Gel gelelim filme. İran’da tutsak kalan bir grup Amerikalı’yı kurtarma operasyonu diye kısa bir şekilde özetleyebileceğim bir hikâyesi var. İkinci yarısı ilk yarıya oranla çok daha tempolu ve heyecanlıydı; o yüzden ikinci yarıyı daha çok  sevdiğimi söyleyebilirim. Ben Affleck’in başrolünü üstlendiği filmde kast seçimini oldukça başarılı buldum; fakat senaryo çok yüzeyseldi. Kurtarma operasyonuna yönelik hazırlanışları, Ben Affleck’in nam-ı diğer Tony Mendez’in tutsak kalanları ikna etmeye çalışması, Şah’ın olay ile ilişkisi ve Jimmy Carter gibi unsurlar yüzeysel kaldı fikrimce. Dönem filmi olarak ise gerçekten iyi bir örnek; İstanbul ancak bu kadar İran olabilirdi, o konuda harika bir çalışma olmuş. Gerçek bir hikâyeden uyarlandığını düşünürsek yukarıda bahsettiğim unsurların gerçekçiliğin sağlanması için daha derinlerine inilmesi gerektiğini düşünüyorum. Müzik ise son yıllarda özellikle politik filmler ve fantastik filmlerdeki başarılı müzikleriyle aşina olduğumuz Alexandre Desplat’ya aitti. Genel olarak güzel bir filmdi diyebilirim.

Bu sene geçen seneye göre daha güzel filmler çekildi, bu bir gerçek. Bu aralar seyrettiğim ikinci bir film ise The Master“.  Son derece hastalıklı bir karakterin ön plana oturtulup, onun üzerinden giden bir film. Filmin baş rolündeki Freddie; ikinci dünya savaşı gazisi, seks saplantılı bir Amerikalı. Gizli bir şekilde girdiği yatta ayıldıktan sonra kendini bir anda “The Cause’’ adında bir hareketin içinde buluyor. Freddie’nin saplantılı karakterinin içine girerken, diğer karakterlerin de içten içe en az Freddie kadar saplantılı olduğunu görmeye başlıyoruz. Uzun lafı kısası yola çıkmaktan çekinmeyen Freddie bir gün kendini yine yolda buluyor. Bu kadar değil tabi ama daha fazla anlatıp keyfinizi bozmak istemem. The Master’ı çok beğendim; en çok da Joaquin Phoenix’in oyunculuğunu… Philip Seymour Hoffman ve Amy Adams’ı da tabii unutmamak lazım, Doubt filminden sonra tekrar bir araya gelen ikili de kendilerinden beklediğimiz oyunculuğu sergilemişler. Bazı filmleri film yapan karakterleridir; bu film de onlardan biri. Hikâyelerin gerçek olamayacak kadar kurmaca ve kurmaca olamayacak kadar da gerçekçi olması gerektiğini düşünürüm. Freddie karakteri o kadar gerçekçi geldi ki hayatımdaymış gibi hissettim.

Ve son olarak kitap içinde kitap diye bahsedebileceğim bir film. “The Words’’; Türkçe’ye ’’Çalıntı Hayat’’ diye çevirmişler. Film, Claytan Hammond adlı bir yazarın kitabını basın önünde okumasıyla başlıyor, daha sonra merkeze Rory Jensen adlı yeni yetme bir yazar çıkıyor, üç yıl üzerinde çalıştığı kitabını basacak bir yayınevi bulamadıktan sonra tesadüfen karşısına çıkan bir yazıyı karşı koyamadan bilgisayara geçiriyor. Yazıyı yayınevine götürüp, yazının basılmasıyla ardını alamayan bir şöhret geliyor. Ve günün birinde karşısına çıkan isimsiz yaşlı bir adamın kitabın kendisine ait olduğunu iddia etmesi ve Hammond’un kitabından bölümler okumaya devam etmesi ile birlikte Rory’nin, aslında Hammond’un “alter egosu” olduğunu anlıyoruz. Her ne kadar en mantıklı açıklama bu olsa da ucu açık bırakılmış. Kurgu numaraları ve de flash-backler ile dönen bir film olmakla birlikte edebiyattan hoşlanan herkesin sevebileceği, aslında sıradan ama sıradışı olmaya çalışan bir film. Jeremy Irons yaşlanmış biraz ama gerçekten adeta yaşamış rolü. Edebiyat ile yaşayan ve yayın hayatını merak eden herkes izlesin derim!

SİZ NE DÜŞÜNÜYORSUNUZ? YORUM YAZIN