Sonder: Şehirde Yanından Geçtiğimiz Hayatların Derinliği
Metronun kapıları açılıyor; adımlar hızlanıyor, çantaların askıları düzeltiliyor, kulaklıklar takılıyor. Turnikelerden akan yüzlerce insan, vapura yetişmek için adımlayan ayaklar, kafelerin pencere kenarlarında kahvesini yudumlarken dışarıyı izleyenler… Bir anlığına durup etrafınıza baktığınızda zihninizde şu soru beliriyor mu: Tüm bu insanlar nereye gidiyor, ne düşünüyor ve şu anda hangi hikayenin tam ortasındalar?İşte tam olarak bu idrak anına dilbilimci John Koenig tarafından literatüre kazandırılan harika bir kelime karşılık geliyor: Sonder.

Sonder; sokakta, otobüste veya yan masamızda oturan hiç tanımadığımız her bir yabancının, en az bizimki kadar karmaşık, detaylı, neşeli, kırgın ve canlı bir hayata sahip olduğunu fark ettiğimiz anlık uyanış demek. Bizim kendi hayat filmimizde birer “figüran” gibi gelip geçen insanların, aslında kendi dramalarının, komedilerinin ve aşk hikayelerinin tek başrolü olduğunu anlama hali.
Kalabalık Bir İstanbul Akşamında Sonder Anı
İstanbul, belki de Sonder hissinin en yoğun yaşandığı şehirlerden biri. Çünkü güzel şehrimiz, duygusal olarak da katman katman. Karaköy’ün dar sokaklarını ya da Moda sahilini adımlarken etrafınıza dikkatlice bakın. Yanınızdan elinde kahvesiyle hızlıca geçen kadının çantasında, belki de haftalardır üzerinde çalıştığı sergi projesinin son taslakları var. Vapurun arka güvertesinde, rüzgara karşı oturup kulaklığındaki caz parçasına sığınmış adam, belki de bu şehre tamamen veda etmeden önceki son akşamüstünü geçiriyor. Bir kahvecinin pencere kenarında oturup bilgisayar ekranından kafasını kaldırmayan gencin zihninde ise kariyerini ve tüm hayatını değiştirecek radikal bir kararın ilk sancıları dönüyor. Her bir yüz, içi hikâyelerle hatırlanan çocukluk anılarıyla, pişmanlıklarla ve yarınlara dair umutlarla dolu devasa bir kitabın tek bir cildi gibi. Ve biz çoğu zaman o kitabın bulunduğu kütüphanenin önünden hızlıca geçip gidiyoruz.
Şehirde Yalnız Olmadığımızı Hatırlamak
Günlük yaşamın koşturmacasında kendi dertlerimiz, yapılacaklar listemiz ve hırslarımız o kadar yüksek sesle konuşuyor ki dünyayı sadece kendi perspektifimizden ibaret sanıyoruz. Şehir kalabalıklaştıkça kendimizi daha yalnız hissetmemizin nedeni biraz da bu olabilir diye düşünüyorum: Yüzleri görüyoruz fakat hikâyeleri çok nadir anlıyoruz.
İşte Sonder, tam bu noktada bir empati ve bağ kurma biçimi olarak karşımıza çıkıyor. Yanımızdaki insanın sadece bizi gideceğimiz yere götüren otobüsü dolduran bir kalabalık üyesi olarak görmektense tıpkı bizim gibi aşkı, hayal kırıklığını, stresi ve sevinci tadan bir varlık olduğunu fark etmek, şehirle ve insanla olan bağımızı yeniden onarıyor. Bizi kendi minik kozamızdan çıkarıp, evrensel bir insanlık deneyiminin içine davet ediyor.
Bir Sonraki Yürüyüşünüzde Birkaç Saniye Durun
Bir sonraki İstanbul akşamında; vapur iskeleye yanaşırken, kırmızı ışıkta kalabalıkla yan yana beklerken ya da ışıkları yeni yanan bir sokak lambasının altında yürürken kulaklığınızdaki müziğin sesini bir tık kısın. Bir anlığına bakışlarınızı kendi adımlarınızdan çekip yanınızdan geçen tek bir yüze odaklayın. O insanın dünyasına hiçbir zaman tam olarak adım atamayacaksınız belki ama orada, görünmeyen bir yerlerde en az sizinki kadar derin, kıvrımlı ve canlı bir evrenin var olduğunu bilmek, bu koca şehirde aslında hiç yalnız olmadığımızı fısıldıyor.
Kapak Fotoğrafı: Joshua Earle – unsplash.com
İlginizi çekebilir: Dilara Melisa Yaman’dan Dijital İlişkilerin Paradoksu

Selinay Yüksel 







İlk yorumu siz yazın!