theMagger Spot ile şehrin güzelliklerini ‘yaşamakla kalmayanlar’ spot altında! Bu haftaki konuklarımız tiyatro dünyasından: Duru Tiyatro’dan Tamer Subaşı, “Mi Minör” ekibinden Sedef Çevirgen ve “DANTEL”in yaratıcısı Can Bora ile şehir hayatını ve sanat dünyasını konuştuk.

Can Bora / Tiyatro sanatçısı

İstanbul’da biranı alıp güzel bir manzara eşliğinde arkadaşlarınla keyifli sohbet edebileceğin favori mekanın neresi?

Bira deyince aklıma hemen Kadıköy, Kadife Sokak geliyor. Ortaokul ve liseyi Moda’da okuduğumdan dolayı, bir alışmışlık var oraya karşı. Yalnızsam Karga‘yı, arkadaşlarımla sohbet için de Arkaoda‘yı tercih ediyorum. Fakat çok olmadı, Moda’ya Yer isimli yeni bir cafe açıldı. Akşamüstlerinde, günbatımına yakın, Moda sahil manzarasıyla gayet zevkli ve sakin. Bunun dışında, bir de bu aralar Adalar‘a taktım, hava güzel olduğu gibi oralara kaçıyorum çoğunlukla. Sanırım kalabalıktan gün geçtikçe daha çok sıkılıyorum. Ondan Adalar’da bir tekelden biraları kapıp da, adanın arka tarafına doğru, çamların içinde ve İstanbul’un beton siluetinin karışmadığı bir deniz manzarası bu sıralar daha iyi hissettiriyor. Favori mekan demiştik değil mi? Tek bir tane sayamıyorum maalesef, günlük moduma göre tercihler de değişiyor!

Türk Sineması’nda son zamanlarda en beğendiğin yönetmen ve oyuncular kimler?

Işıl Kasapoğlu ve Mehmet Ulusoy bu ülkenin en değerli tiyatro yönetmenlerinden. Işıl Kasaopoğlu Fransız ekolünden geliyor ve durmadan üretiyor. Bir metine, sahneye, oyuncu yönetimine bakış açışı gayet berrak; tereddüt yok. İşin matematiğini bu kadar iyi kurduğu için hayranlık duyuyorum. Mehmet Ulusoy’u tanımıyanlar içinse, şu sıralar İstanbul Devlet Tiyatroları’nda Nazım Hikmet’in yazdığı, Mehmet Ulusoy’un yönettiği “Benerci Kendini Niçin Öldürdü?” tekrardan sahneleniyor, izlemenizi kesinlikle öneririm. GalataPerform’un kurucusu Yeşim Özsoy Gülan’ı da beğeniyorum. Çünkü Yeşim de sürekli üretiyor, yeni sahne dilleri araştırıyor. Ve de Şahika Tekand… Geliştirdiği yöntem enerjinin düşmesine izin vermiyor ve anlatılan hikaye bu yöntemle daha çarpıcı bir hale geliyor. Çünkü replikten de öte; ritmi ve fizikselliği vurgulaması içimi ateşleyen unsurlardan. Ve son olarak biriken (Okan Urun ve Melis Tezkan)… Aynı jenerasyondanız; hem de kafa yapımız, üstünde durduğumuz düşünceler ve konular ve tiyatroya bakış açımız benziyor birbirine.

Oyunculara gelince… hep doğallıktan yanayım. Zaten bir oyuncu, o doğallığı koruyabiliyorsa, içinde taşıdığı potansiyeli en sağlam ve güvenli şekilde dışarı çıkarabiliyor; ürkmeden, tereddüt etmeden. Ve yaydığı enerji, seyirciye dokunuyor, izleyeni himayesi altına alıyorsa söylenecek daha başka bir şey yok kalmıyor geriye. Bu senenin oyunlarından Sessizlik‘te başrolü oynayan Funda Eryiğit ve Yalnızlar Kulübü‘ndeki Pınar Çağlar Gençtürk‘ü çok beğeniyorum mesela.

Yurt dışında en son hangi şehri gezdin? Burada yapılması gereken 3 şeyi nedenleriyle sıralayabilir misin?

En son Paris’teydim, yüksek lisans tezimi jüriye sunmak için. Pazar akşamüstleri, Paris’in kuzeybatısında bulunan Buttes Chaumont Parkı‘nda, Rosa Bonheur isimli ufak bir cafe-bar’da partiler düzenleniyor. Paris’in belki de ilk açık ve elektro yerine pop çalan barı. Ortam şahane, insanlar sohbet etmek, tanışmak için oradalar. Saat 16.00 gibi gittiğinizde genelde sıra başlamış oluyor ve gece, 1-2′ye kadar devam ediyor. Biranızı içerken, dans ederken karşınızda Paris manzarası…

Paris’in merkezinde bulunan Théâtre de la Ville‘de sene boyunca büyük prodüksüyonlar, tiyatro ve dans alanının en başarılı isimleri orada sahne alıyor. Paris’e gitmeden, tiyatronun internet sitesine bir göz atmakta fayda var!

Son olarak da, kokoş bir zevk olacak ama, o da yemek üstüne olsun: Ya Saint Germain’deki La Durée‘den bir güllü milföy yenilmesini ya da bir akşam Marais’deki Pink Flamingo adlı pizzacıda bira-pizza ikilisinin denenmesini tavsiye ederim. Çok fazla insan bilmez ama, İsveç Kültür Evi‘nin avlusunda bulunan cafeyi de gün içinde biraz dinlenmek, chill out takılmak için öneririm. Kahveleri çok köpüklü ve çok büyük!

Tiyatro ile arandaki bağ ne zaman başladı? Bize en başından bu zamana kadarki serüvenini anlatır mısın?

İlk bağ 10 yaşımdayken önünden geçerken “Müjdat Gezen Sanat Merkezi’ne gitmek istiyorum anne!” diye bağırmamla başladı. Birkaç sene orada devam ettim. Daha sonra, önce Pera Güzel Sanatlar’ın haftasonu kursuna daha sonra ise akşam okuluna geçtim lisede. Ardından da, üniversite için Paris’e gittim, Sorbonne’da Tiyatro Bilimi okumaya. Eşzamanlı olarak 10. Bölge’nin Belediye Konservatuarı’nda da öğrenciydim. Paris’e gidene kadar aklımda sadece oyunculuk vardı. Fakat, orada izlediğim gösteriler ve kuramsal derslerin etkisiyle sanırım biraz da yazar ve yönetmenliğe de kaydım. İçimde “dans etmek” ukte olarak kalmıştı, Erasmus’la Barselona’ya gidince orada yoğun olarak dansa yöneldim. O zamandan beri de oyunculuk ve dans workshoplarını bir arada götürmeye devam ediyorum. Kafamda kimi zaman ikisi iyice kesişiyor, bir oluyor; kimi zamansa kendi alanlarında yeşeriyorlar. İstanbul’a temelli döneli 1.5 sene oldu. Geldiğim gibi DANTEL isimli bir çoklu disiplinli tiyatro oyununu yazdım, oynadım. Proje başlarken hiç tahmin etmemiştim fakat DANTEL 3. sezonuna giriyor 2013 yeni tiyatro sezonunda ve açılışı eylül sonunda İstanbul Fransız Enstitüsü‘nde yapacağız. Merak edenler, DANTEL’in bloguna göz atabilirler. Bunun dışında bu sene Aytül Hasaltun‘un proje tasarımını gerçekleştirdiği Taşş isimli performansta yaratıcı dansçı olarak çalıştım. Psikolojik olarak kolay bir deneyim değildi, fiziksel olarak birine “yapışık” kalmak, onu taşımak, seni onun taşıması… İnsan ilişkileri aslında… Ne zaman kolay oldular ki zaten? Oyun, Çıplak Ayaklar Kumpanyası’nda ve garajistanbul’da oynadı. Sanırım devamı da gelecek. Aynı zamanda, İstanbul Devlet Tiyatrosu‘nda yardımcı oyuncu olarak çalışmaya başladım bu sene. Yeni sezon bakalım neler getirecek? Ama şu sıralar Münevver Rezidans isimli tiyatro oyununu yazıyorum. İnşallah ekim-kasım gibi prömiyeri yapmayı düşlüyorum. Sinemayı da tiyatroyu da sahneye sığdırmak amacım, bakalım seyirci nasıl tepki verecek aynı anda hem yapım aşamasında bir film ve şu an akmakta olan bir tiyatro oyununu izlemeye?

Sedef Çevirgen / Mi Minör Dijital Sorumlusu

İstanbul’da biranı alıp güzel bir manzara eşliğinde arkadaşlarınla keyifli sohbet edebileceğin favori mekanın neresi?

Bu aralar bira, konserler dışında gündemimde değil, ama şaraba tam anlamıyla takmış durumdayım. Şöyle bir düşününce aklıma ilk gelen yer Kuruçeşme’de İncirli Şaraphanesi. Burayı gittiğim bir kitap lansmanı esnasında keşfettim. Dost meclisi, manzara ve sohbet deyince şaşmaz adresim. Bu sene en keyifli zamanlarımı burada geçirdiğimi rahatlıkla söyleyebilirim. Manzarası şahane, ama içerideki ambiyansı hele bir de dostlarla gitmişseniz, manzarayı aratmayacak kadar güzel. Hizmeti ve tabii ki şarapları enfes.
En son oradan çıktığımızda yüzümüzde kocaman gülümsemelerle Ortaköy’e kadar yürümüştük.

Türk Sineması’nda son zamanlarda en beğendiğin yönetmen ve oyuncular kimler?

Bu sene beni en çok etkileyen oyun şüphesiz ki Mi Minör’dü ve Mi Minör çok dağılmaya müsait, oyuncuları zorlayan bir oyun; çünkü seyirciyi de oyuna dahil edince replikler değişiyor, oyun doğaçlama gelişiyor ve bu durumda en zorunun da oyun yönetimi olduğunu düşünüyorum. Bu konuda ilk vereceğim isim oyunun hem oyuncusu hem de yönetmeni olan Memet Ali Alabora. En zor durumlarda bile oyunu çok güzel toparladı. Sinemada hayranlık beslediğim çok fazla kök salmış isim var onlara değinmiyorum bile, yoksa uzayıp, giden bir yazı olur :) Sinema için  dönüp baktığımda, filmlerini de art arda izlediğimden çok iyi gözlemleyebildiğim bir oyuncu, Mert Fırat. Her role çok iyi bürünüyor ve “o kişi” olmayı başarıyor. Tiyatroda beni şaşırtan iki oyuncu var; Rüzgar Aksoy ve Gonca Vuslateri. İlk profesyonel tiyatro oyunlarında yılların oyuncuları gibi sahneyle bütünleşebildikleri için harika iki örnek ve çok başarılılar.

Yurt dışında en son hangi şehri gezdin? Burada yapılması gereken 3 şeyi nedenleriyle sıralayabilir misin?

En son Köln‘ü gezdim. Herkes Münih’i sever ama ben Köln’ü çok seviyorum. Köln benim için biraz tarih, çokça aşk şehri; çocukken annemle başlayan, sonra sevgiliyle biten. Köln’de çok fazla kilise var, o kadar ki bazıları kullanılmıyor…ama Dom! Hayranlık uyandıran bir yapı ve merdivenlerine aşığım. O merdivenlerde gözünüzde tarihi canlandırıp heyecanlanmamanız mümkün değil, yorgunluktan ölmezseniz zafer sizin! Katedralin önünde hep bir gösteri ya da konser var. Ben en doğru zamanlamada Köln’e gitmişim, sonuna yetiştiğim, Şubat’a kadar süren bir Köln Festivali var ki mutlaka görülmeli.

İkinci olarak, Alter Markt! Eski meydan demek. Tarihi bölgede yer alıyor ve mini mini evleri andıran bir sürü yapı var.Tüm bar, restoran ve kafeler burada. Bizim Taksim gibi, Köln’ün kalbi de burası. Burada bir generalin heykeli var, başarılarıyla değil aşk hikayesiyle oraya dikilmiş. Alışveriş içinse mutlaka Hohe Strasse. Aklınıza gelebilecek her şey burada var; restoranlar, zincir mağazalar ve hediyelik eşya dükkanları…

…ve bir de aşk demiştik! Ben ilk kez Köln’de aşık oldum! :) …daha doğrusu Köln kaçıp sığındığım yerken, İstanbul’a ve İstanbul’da bıraktığıma aşık olduğumu anlamamı sağlayan süreci orada geçirdim…ve 6 ay kalmam gereken yerden 2 ay sürmeden döndüm :) Köln’de mutlaka görülmesi gereken, Hohenzollern Köprüsü var. Sadece yayalara ve trenlere açık… Bu köprüde binlerce rengarenk asma kilit asılı. Aynı bizim dilek ağaçlarımız misali onların da böyle bir geleneği var. Asma kilitlere sevdiğinin ismini yazıp kilidini Renn’e fırlatıyorsun ve efsaneye göre nehrin dibinden anahtarı çıkarıp kilidi açmadıkça, asla bağınızı koparamıyorsunuz, yani bir nevi aşkınızı sonsuza kilitliyorsunuz. Tavsiyem kilidinizle beraber gitmeniz. O’nun haberi yok ama İstanbul’a dönerken ben de aşkımı buraya kilitlemiştim :)

Tiyatro ile arandaki bağ ne zaman başladı? Bize en başından bu zamana kadarki serüvenini anlatır mısın?

Tiyatroyla ilgili hatırladığım ilk anım 5 yaşında ve başrol karakterinin adı Zeze adlı bir çocuk olan oyundu.Capitol’de oynuyordu, ucu ucuna yetişmiştik ve aylarca evde Zeze konuşmuştum. Öyle yer etmiş ki sahnede ne giyinmişlerdi tek tek sayabilirim :) Şimdi de durum pek değişmedi, bir oyuna gidip eve geliyor; önce aileme, sonra arkadaşlarıma ve tabii ki magger’lara anlatıyorum. Tiyatroya ve tüm tiyatroculara büyük hayranlık duyuyorum. Müthiş gelir sağlayan sinema ve diziler yerine, sahnede aşkla tiyatroyu ayakta tutmaları bence alkışlanması gereken bir olay. Kendimi bulmamı sağlıyor oyunlar, farkındalığım artıyor, bazı oyunlar var ki beni fikir olarak besliyor. Tiyatroyla büyüyor, genişliyorum. Oyun çıkışlarında enerjim yükselmiş oluyor ve sanırım o vakitler, daha iyi bir dünyaya inanıyorum. Tiyatroya eli, emeği değen herkesin içinde aşk var, tutku var… Ve ben elini kalbine koyan insanlarla bir başka oluyorum.

Çok uzun süre tiyatroya küskündüm. Kabuğumu kırmamı sağlayan ve içimdeki kanı tekrar kaynatan Mi Minör’dü. Sonra gerisi geldi, olabildiğince tiyatroya zaman ayırmaya çalışıyorum. Oyunlar sizi içinizde saklı deryalara salıyor, orada bir batıp bir çıkıyorsunuz; bu esnada hamurunuza suyun tuzu karışıyor. Artık siz başka bir sizsiniz biraz daha değiştiniz, güzelleştiniz. Bana kendi doğamı armağan ediyor, hissettirdiği duygu tam anlamıyla bu.

theMagger’dan Mi Minör izlenimleri…

Tamer Subaşı / Tiyatro sanatçısı

İstanbul’da biranı alıp güzel bir manzara eşliğinde arkadaşlarınla keyifli sohbet edebileceğin favori mekanın neresi?

Bira, sıklıkla tükettiğim bir alkol türü değil açıkçası. Koço’nun Yeri (Moda Park Restaurant), manzara ve bira eşliğinde yapılacak sınırsız sohbetler için favori mekanım diyebilirim. İlk Duru Tiyatro ekibiyle birlikte gitmiştim. Kendimi evimde gibi hissetmemi sağlayan ortamı, sürekli burayı tercih etmemdeki en büyük etken…

Türk Sineması’nda son zamanlarda en beğendiğin yönetmen ve oyuncular kimler?

Nuri Bilge Ceylan, Reha Erdem ve Zeki Demirkubuz en sevdiğim yönetmenler. Ortaya çıkardıkları işleri sevmemin en önemli sebebi, yapıtlarının bir derdinin olması. Dertlerini, güzel kurgulanmış olaylar silsilesiyle bize aktarıyorlar. Yarattıkları karakterlerin de kendi içinde bir derdi, bir amacı, bir engeli, bu engellerle baş etme yolları, karakterlerin amaçlarının çarpışması sonucu ortaya çıkan çatışmalar, ortaya güçlü bir anlatım koyuyor. Bülent Emin Yarar, Haluk Bilginer, Şener Şen, Bennu Yıldırımlar en sevdiğim oyuncular arasında. Daha birçok oyuncu sayabilirim aslında. Oyuncu hikaye anlatan kişidir aynı zamanda. Bu özel insanlar da, derdi olan bu güzel hikayeleri, bize çok güzel anlatıyorlar.

Yurt dışında en son hangi şehri gezdin? Burada yapılması gereken 3 şeyi nedenleriyle sıralayabilir misin?

2012 yazından beri yurt dışına çıkmadım. Son gittiğim yer Rodos Adası’ydı. Vize alma koşulu olmasa, kendimi yurt dışına çıkmış saymazdım. Tarihi savaş “sanatları”na ilgim olduğu için, Rodos Adası, uzun zamandır görmek istediğim bir yerdi. Haliyle, ilk ziyaret ettiğim yerler şatolar, kaleler, içinde savaş aletleri ve kostümlerini barındıran müzeler oldu. Eğer siz de bu tarz şeylere ilgi duyuyorsanız, Rodos Adası’nı mutlaka ziyaret edin derim. Rodos Kalesi, Grand Masters Sarayı, Arkeoloji Müzesi, Şövalyeler Caddesi, sizi günümüz dünyasından alıp, başka bir zamana rahatlıkla götüren mekanlar. Birer zaman makinesi gibi öylece duruyorlar yerlerinde. Bunların dışında, Kelebekler Vadisi, Hipokrat Meydanı, Salakos Köyü gibi, o kadar çok gezip görülecek yerleri var ki adanın… Ayrıca, ateşli silahlar öncesine ait birçok savaş aletlerinin replikalarını da satın alabilmeniz mümkün.

Tiyatro ile arandaki bağ ne zaman başladı? Bize en başından bu zamana kadarki serüvenini anlatır mısın?

Küçükken, televizyon insanlarının, biz uyurken gizlice televizyonun içine girip, bize program hazırladıklarını düşünürdüm. Hatta bir gece, televizyonun içine girecek insanları beklemeye koyulurken, pusuya yattığım yerde uyumuşluğum vardır. Bir gün anneme “ben de televizyonun içine girmek istiyorum” dedim. Annem de hiç üşenmedi, kalktı beni bir drama kursuna yazdırdı. Böylece, bu serüven başlamış oldu. Aradan yıllar geçti; üniversite eğitimimi tiyato üzerine tamamlamaktayım. Yurt içinde ve yurt dışında çeşitli workshoplara katıldım. Okul iki ay sonra bitiyor ama bir ömür boyu bu eğitim sürmeye devam edecek.

Şu anda Emre Kınay’ın kuruculuğunu yaptığı Duru Tiyatro’da oyuncu olarak görev almaktayım. Nafile Dünya adlı, 2 perdelik müzikal komedya oynuyoruz. Emre Kınay, Selahattin Taşdöğen, Ayşe Erbulak, Neslihan Yeldan, Başak Akan, gibi usta isimlerle aynı sahneyi paylaşıyor olmak benim için büyük mutluluk… Ayrıca bölümden arkadaşlarım Burak Bayer ve Erdeniz Kurucan da bu oyunda yer almakta.

Bunun dışında Nazım Hikmet Tiyatro Akademisi’nde asistanlık, Sahne Dövüşü ve Koreografisi üzerine eğitim vermekteyim. Ayrıca, 2011 yılında, on sene boyunca derin araştırmalar yaptıktan, yeterince hedef kestikten ve sayısız ok tükettikten sonra, Cemal Hünal ve Abdullah Bal liderliğinde Sarıyeri’in Gümüşdere Köyü’nde, İstanbul Atlı Okçuluk ve Tarihi Atlı Savaş Sanatları Kulübü’nü kurduk. Binicilik, Digitovka (atlı akrobasi), tarihi eskrim, okçuluk, balta, gürz, teber, şeşber, kargı, mızrak gibi savaş aletlerinin kullanımı ve bunların at üstünde tatbikine yönelik eğitimler veriyoruz. Dizilere ve filmlere savaş koreografileri yapmakla birlikte, bu alanlarda organize edilmiş dünya şampiyonalarına katılıyoruz. Atmaca, şahin gibi yırtıcı hayvanlar besliyoruz. Metropol kirliliğinden kaçmak için bulunmaz fırsat.

SİZ NE DÜŞÜNÜYORSUNUZ? YORUM YAZIN

MAGGER NEWSLETTER'A ÜYE OLUN

x

Newsletter'a üye olmadınız mı?