You Can See Everything: Ufak Çaplı Bir Hayal Kırıklığı

You Can See Everything: Ufak Çaplı Bir Hayal Kırıklığı

Telluride Film Festivali’nde yapılan sürpriz gösterimden bu yana sinema gündemini sık sık meşgul eden o film. Son dönemde sinema basınında ve sosyal medyada adeta bir “çağdaş başyapıt” illüzyonu şeklinde ambalajlanan You Can See Everything, odağına Elizabeth Holmes’un hapse girmeden önceki son günlerini alırken, izleyiciye şeffaflık vaat eden devasa bir oyun alanı sunuyor. Bu oyun alanından kastım aslında bir tiyatro sahnesi gibi bir şey. Nathan Fielder ve Lance Oppenheim imzası taşıyan film, başından itibaren herkesin “düşmeye hazır” olduğu türden bir anlatı kurma çabasında: Metinleşen bir gerçeklik, yeniden canlandırmalar, sınırları belirsizleşen yönetmen-özne ilişkisi ve medya çağında hakikatin imkansızlığı… Aslında Nathan Fielder işlerine görece hakim olan bir izleyici için çok da yeni bir şey barındırmadığını söyleyebiliriz. Fakat yine de benim tam da anlamlandıramadığım muazzam bir fırtına kopardı film. Koparmaya da devam ediyor…

Tüm bu kavramsal şovun ve etrafında dönen yoğun yaygaranın (kibar tabirle hype’ın) arkasına baktığımızda; karşımızda gerçekten son yılların en sarsıcı belgesel deneyimi mi var, yoksa seyircisinin zekasına fazla bel bağlayan uzun ve yorucu bir deney mi? Ben, “ben de bu durumdan bir sonuca varamıyorum, siz yardım edin” tarzı bir hikâye anlatıcılığı sezdim izlerken. Biçimsel olarak yeni şeyler vadediyor, özgün metodlar tercih ediyor fakat bittiğinde bir tortu bırakmıyor.

Bunları Da Okuyun
image
You Can See Everything | Fotoğraf: Fast Company

Filmin temel fikri oldukça cazip: Kameraları bir karakterin hayatına o kadar yakınlaştırıyorsunuz ki bir noktadan sonra nesnellik ortadan kalkıyor. 34 günlük geri sayım boyunca Holmes’un her zerresine tanık olmayı bekliyoruz. Fielder’ın kendi üslubundan alışık olduğumuz o kurgusal gerçeklik ile belgesel arasındaki ince çizgi, Amanda Seyfried’in devreye girdiği meta-kurgu katmanlarıyla daha da karmaşıklaşıyor. Bunu eleştirel bir yerden söylemiyorum, zira Seyfried ile film seviye atlıyor. Öncesi büyük bir hayal kırıklığı.

You Can See Everything, seyircisine “Bakın, size her şeyi gösteriyorum ama hiçbir şeyin gerçekliğinden emin olamayacaksınız” diyerek aslında çok temel bir postmodern numaraya sığınıyor. Bir noktadan sonra bu “hall of mirrors” etkisi, anlatının kendisine hizmet etmekten ziyade kendi etrafında dönen bir egzersize dönüşüyor. Yakın planlar arttıkça geniş açıyı, yani Holmes’un kurduğu yapının toplumsal ve insani tahribatından uzaklaşıyoruz. Film, odağını sistemin kurbanlarından alıp bir manipülatör ile onun kamerasının arasındaki ‘flörtöz’ sorgulamaya sıkıştırıyor. Buna bir belgesel diyebilmemiz için merkezine aldığı konuyu etraflıca değerlendirmesini beklemek çok mu anormal? Hele ki neredeyse 3 saatlik süresinde anlatısını genişletememesi bence tartışmaya açık bir konu.

image
Elizabeth Holmes | Fotoğraf: ABC News

Yaklaşık 3 saate varan süresiyle film, seyircisinden ciddi bir sabır talep ediyor. İlk saatte kurgulanan metodolojik merak ve Holmes’un kişiliğine sızma çabası biraz tekrara düşüyor, zira Holmes’un ağzından hiçbir şey duyamıyoruz doğru düzgün, kendini tekrar eden bir papağan adeta. İkinci yarıdan itibaren tekrara düşen yapı hissi belirginleşiyor. Bu noktada da neyse ki Seyfried kurtarıyor filmi. Fakat ne olursa olsun bir fikrin veya kurumsal eleştirinin “sonsuz bir belirsizlik” üzerinden sürekli aynı noktaya teğet geçmesi, filmi derinleştirmek yerine yüzeysel bir ritme hapsediyor. İzleyiciyi hırpalıyor, ki hırpalasın da tamam. Ama “ne için hırpalandık?” dedirtiyor.

Fielder ve Oppenheim hocalarımız, manipülasyonun mekaniğini gösterirken kendileri de izleyiciyi manipüle ettiklerini açıkça ilan ediyorlar. Zaten filmin esprisi de burada. Ancak bu durum filmi otomatik olarak bir başyapıt yapmaya yetmemeli… Zira izleyiciye sunulan cevapsızlık, bir süre sonra felsefi bir derinlikten ziyade, filmin kendi yapısını toparlayamamasının kılıfı haline geliyor. Seyfried’in performansı haricinde, Elizabeth Holmes’un kocasının ekranda belirdiği her an da kayda değer bu arada. İlk yarıda onunla ilgili ufak ipuçlarını önümüze bırakan film, ikinci yarı da fena olmayan bir deşifreleme yapıyor karakterle ilgili.

You Can See Everything, kesinlikle kötü ya da kayıtsız kalınacak bir yapım değil bence; fikir olarak heyecan verici ve günümüz post-truth dünyasına dair isabetli tespitler barındırıyor. Ancak vizyona girmeden başlayan ve festival/eleştirmen çevrelerinde çığ gibi büyüyen o “sinema tarihini değiştiren yapıt” övgülerinin altında kalıyor.

Film bize her şeyi gösterdiğini iddia ederken, aslında ironik bir şekilde pek de bir şey söyleyemiyor konusuyla ilgili. Sinematik bir devrimden ziyade, görece orijinal tasarlanmış, şık, 174 dakikalık süresini hak etmekte zorlanan eleştirel bir anlatı olarak tanımlayabilirim. Tartışması keyifli olacaktır.

Diğer içeriklerime instagram üzerindeki blogumdan (@atıptutuyorum) ulaşabilirsiniz.

Kapak Fotoğrafı: A24

İlginizi çekebilir: Sine Magger’dan İzleme Listemiz

Yazı Yorumları (0)
Bu yazıya ilk yorumu siz yazın!