You Can See Everything: Ufak Çaplı Bir Hayal Kırıklığı

Telluride Film Festivali’nde yapılan sürpriz gösterimden bu yana sinema gündemini sık sık meşgul eden o film. Son dönemde sinema basınında ve sosyal medyada adeta bir “çağdaş başyapıt” illüzyonu şeklinde ambalajlanan You Can See Everything, odağına Elizabeth Holmes’un hapse girmeden önceki son günlerini alırken, izleyiciye şeffaflık vaat eden devasa bir oyun alanı sunuyor. Bu oyun alanından kastım aslında bir tiyatro sahnesi gibi bir şey. Nathan Fielder ve Lance Oppenheim imzası taşıyan film, başından itibaren herkesin “düşmeye hazır” olduğu türden bir anlatı kurma çabasında: Metinleşen bir gerçeklik, yeniden canlandırmalar, sınırları belirsizleşen yönetmen-özne ilişkisi ve medya çağında hakikatin imkansızlığı… Aslında Nathan Fielder işlerine görece hakim olan bir izleyici için çok da yeni bir şey barındırmadığını söyleyebiliriz. Fakat yine de benim tam da anlamlandıramadığım muazzam bir fırtına kopardı film. Koparmaya da devam ediyor…
Tüm bu kavramsal şovun ve etrafında dönen yoğun yaygaranın (kibar tabirle hype’ın) arkasına baktığımızda; karşımızda gerçekten son yılların en sarsıcı belgesel deneyimi mi var, yoksa seyircisinin zekasına fazla bel bağlayan uzun ve yorucu bir deney mi? Ben, “ben de bu durumdan bir sonuca varamıyorum, siz yardım edin” tarzı bir hikâye anlatıcılığı sezdim izlerken. Biçimsel olarak yeni şeyler vadediyor, özgün metodlar tercih ediyor fakat bittiğinde bir tortu bırakmıyor.










