Ayrılıklar: Beynin Kalabalık Cenazesi
Cenaze kalabalık, ‘‘kendimizin’’ seveni ne de çokmuş… Nasıl olmasın? Tonlarca anı, mutlu zamanlarda sürekli pompalanan dopamin… Yasını tuttuğumuz, çoğu zaman karşımızdaki de olmuyor üstelik, eskide kalan o mutlu versiyonumuzun üzerine kapanıp hıçkırarak ağlıyoruz ama korkmayın, bir süre sonra herkes dağılacak ve yeniden dirileceğiz. O sırada gelin ayrılıkların gerçek yüzüne birlikte bakalım.

Kuzenimiz değil, hepimiz yaşadık: “Bana iyi gelmediğini biliyorum, ama neden bırakamıyorum?”, “Tamam, tamam bu ilişki bana zarar veriyor, artık çıkış zamanı” dedik. Sonra iki gün geçti. Telefonumuz, “Anılar” klasöründe kendi kendine fotoğrafları derlemiş, ‘‘bak ne mutluydun’’ diye dalga geçermiş gibi hatırlatma gönderiyor. Blokladık, sildik, söz verdik… Ama WhatsApp geçmişimize bir baktık ve hop! Peki neden? Neden beynimiz, kalbimiz ve WhatsApp’ımız birleşip bize oyun oynuyor? Deli mi bunlar?
Bazen bir sevgili, bazen bir arkadaş, bazen de bir iş ilişkisi… İçten içe zarar verdiğini hissettiğimiz halde koparamadığımız o bağlar bizi darmaduman eder ki normaldir. Bir ilişkiden kopmak, çoğu zaman sadece ilişkinin bitişi değil, beynin gözünde ölüm deneyimiyle eşdeğerdir. Maalesef romantik bir ayrılık, beynimizde yakın birinin kaybıyla benzer devreleri tetikliyor. Abartmıyorum şaka da yapmıyorum.
Ayrılığın Kimyası ve Daha Fazlası

Psikolojide bu durum genellikle bağımlı ilişkiler ya da travma bağları olarak daha havalı bir biçimde açıklanıyor. Özellikle, ilişkide havuç ile sopa birbirine karıştığında beynimiz koşullu sevginin müptelası oluyor. Arada gelen minik sevgi kırıntıları, kumar makinelerinde olduğu gibi değişken oranlı pekiştirme dediğimiz durumu yaratıyor; ki bu en güçlü bağımlılık mekanizmalarından biri. Yani bir gün eleştiri, ertesi gün iltifat… Bu tahmin edilemezlik var ya, hah işte tam olarak o bağın kopmasını zorlaştırıyor. ‘‘Belki bu sefer jackpot’’ diyerek yine bir cep dolusu parayı makineye atıyoruz.
Ayrıca “Sevgi Dili: Sevgi Deposunun Kırmızı Göstergesi” başlıklı yazımda bahsettiğim üzere erken yaşlarda öğrendiğimiz bağlanma stilleri yetişkinlikteki ilişkilerimize nasıl tutunacağımızı belirliyor. Kaygılı ya da kaçıngan bağlanıyorsak yandık. Toksik ilişkilerde daha uzun süre kalabiliyoruz çünkü terk edilme ya da yakınlık kaybı kaygısı da, ilişkiden çıkma korkumuzu dev bir canavara dönüştürüyor.
Burada Martin Seligman’ın meşhur öğrenilmiş çaresizlik deneyini de hatırlayalım. Köpekleri kutuya koyuyor, elektrik şoku veriyor. Bir süre sonra zavallı köpekler, kaçamayacaklarını düşündükleri için tepki vermemeye başlıyor. Kapı açıkken bile çıkmıyorlar. Benzer şekilde, biz de ilişkiyi değiştiremeyeceğimize inanıyorsak kapıda oturup kalmak daha kolayımıza geliyor. Ayrılmak ise neredeyse İstanbul’un trafik sorununu çözmek ya da sabah metrosunda boş koltuk bulmak gibi imkansız.

Bu esnada beyin de boş durmuyor. Ödül devresi o kadar karışık ki içinde neler neler var: ventral tegmental alan, nükleus accumbens ve prefrontal korteks… Toksik ilişkilerde de ilginç bir şekilde aktif kalıyor çünkü, ilişki tamamen kötü değil. Arada gelen güzel anlar dopamin salınımını tetikleyip duruyor. Yukarıda da bahsettiğimiz gibi bu dalgalı sistem, bağımlılık yapan maddelerin beynimizde yarattığı etkinin tıpatıp aynısı. Bunun en güzel kanıtı da sevgili Helen Fisher’dan geliyor. Helen, yeni terk edilmiş kişilerin eski partnerlerinin fotoğraflarına bakarken hem ödül sisteminin hem de acıyı işleyen bölgelerin aynı anda aydınlandığını görüyor. Yani kalbim acıyor derken caz yapmıyormuşuz.
Amigdala da, tehdit ve korku algısını düzenlerken aynı zamanda ilişkiyi kaybetmenin getirdiği stresi işliyor. Bu yüzden “zarar görüyorum ama yalnız kalırsam daha çok acı çekerim” hissi nörobiyolojik bir gerçek ne yazık ki.
Bir diğer ilginç nokta: Oksitosin. Normalde güven hormonu olarak bilinen oksitosin, toksik ilişkilerde paradoksal şekilde bağı güçlendiriyor. Yani aynı molekül hem güveni hem de toksik bağlılığı inşa edebilir hale geliyor.
Yasın Halleri

Elisabeth Kübler Ross’un ünlü yas evrelerinden bahsetmeden geçersek eksik kalır bu yazı. Yıllar önce Kübler Ross’un tanımladığı yasın beş evresini ne yazık ki, ayrılıklarda da adım adım yaşıyoruz:
“Aslında o kadar da kötü değil” (İnkar)
“Bana bunu nasıl yapar!” (Öfke)
“Bir şans daha verirsem değişir bence” (Pazarlık)
“Onsuz hiçbir şeyin anlamı yok ki” (Depresyon)
“Tamam, artık bitti” (Kabullenme)
Birçoğumuz ilk üçü durmadan başa sarıyor. Buradaki sorun, ayrılıkla birlikte kimliğimizi de kaybettiğimizi düşünmemiz. Bu yüzden de ayrılıklar, sadece birini kaybetmek değil. “Ben kimim” sorusunun cevabını da yeniden yazmak anlamına geliyor.
Sosyal Bağlar

Neden bırakıp gidemiyoruz konusu sadece bizlik de değil, çevresel de. Sosyal onay ihtiyacı toksik ilişkilerimizi arkadan hadi, devamdercesine itiyor. Tam “yeter artık” diyorsun, ama arkadaşın “bir daha şans ver” diyor, annen “herkesin evliliği zor” diyor. Bazen arkadaş çevresi bazen de ailenin etkisiyle ayrılık kararı beynimizde daha da tehditkar sinyallere neden oluyor. Korkuyoruz haliyle.
Niye? Çünkü dışlanmak istemiyoruz. Sosyal psikolojide buna grup normları deniyor. Matthew Lieberman’ın Social diye bir kitabı vardır ve orada da buna güzel bir örnek veriyor: Beyin için yalnız kalmak en az fiziksel açlık kadar güçlü bir his.
Neyin Peşindeyiz?

Çok basit: Aidiyet. Hepimiz bir yere, birine ait hissetmek istiyoruz. İlişki kötü olsa bile o bağ “ben yalnız değilim ki” duygusunu veriyorsa beynimiz bırakmak yerine bizi bitirme pahasına da olsa devam etmeyi seçiyor. Ancak bittikten sonra… İlk dönemler tam bir enkazız, darmadağın. Kortizol seviyemiz tavan yapmış, uyku gitmiş ama henüz ölmedik ve mucizevi bir beynimiz var.
Robert Sapolsky’nin çok sevdiğim bir kitabı vardır: “Zebralar Neden Ülser Olmaz?” Burada stresi baştan sona ele alır ve biraz da La Fontaine edasıyla stresle nasıl başa çıkılacağını anlatır. Kortizol ilk zamanlarda yüksektir evet ama sonra düşmeye başlar. Hipokampusumuz ve prefrontal korteksimiz, akılları başlarına yeni gelmiş gibi yaşadıklarımızı yeniden çerçevelemeyi öğrenir. Nöroplastisite kelimesini de buraya nazikçe yerleştirerek diyelim ki beynimiz yeni bağlar kurmaya başlamıştır bile. Beynimiz kentsel dönüşümde!
Antin kuntin ama bir o kadar da müthiş yeni hobiler, yeni dopamin bombardımanı. Yeni arkadaşlıklar, yeni oksitosin şelalesi. Yeni ilişkiler, yepyeni bir aidiyet hissi…. Ne mutlu ki; bağ kurma kapasitemiz bizi ömür boyu yalnız bırakmıyor. Ölmedik çünkü yeniden sevmeye programlıyız. Herhangi yeni bir şeye ya da ilişkiye başlamak eskiyi unutturduğu için değil, o aidiyet açlığımızı tekrar doyurduğu için iyileştiriyor zaten.
Kısacası, bazen birinden ayrılmak, zarar veren ilişkilerden kopamamak kalabalık bir cenaze töreni gibi, o yüzden kolay değil. Ama cenaze yarım saat sonra dağılır ve dirilme sürecimiz biz o esnada fark etmezsek de başlamış oluyor. Sertab Erener’in de dediği gibi ‘‘İyileşiyoruz ya iyileşiyoruz’’.
Kapak Fotoğrafı: unsplash.com/@sandym10

Ezgi Şengel







Aile Tadında
İlk yorumu siz yazın!